toplam 6 kişi bulundu. 6 adedi gösteriliyor.
| tuttum | zakare |
| tuttum | A4milena |
| tuttum | kirlikorpekirpi |
| tuttum | simen |
| tuttum | aksaraylialperen |
| tuttum | lawyer28833 |
~18 ahkam var.
abdülhamidi tahttan indirmeye gelen heyet 3 yahudi 2 ermeni ve bir türkten oluştuğu için abdulhamidin gözyaşı döktüğü söylenir
dunyada 10 liderlik vasfı varsa bunun 9 abdülhamidedir diyor churchill
cennet mekan ulu hakan balkanlara kilise antlasmazligini sokarak birbirine düsürüyor taki bizim salak ittihatcılar onlari baristirana dek sonrada gelip ulu hakan biz savasa giricez diyecek kadar gerizekalilar toplulugu ulu hakan 1. dunya savasinda savasa ingilizlerle beraber girin diyip devletin bekasini görüp uyaran büyük hakan biz ondan raziyiz Allahda razi olsun
karikatürden hiç haz etmeyip en çok malzeme olan padişahtır kendisi :D
hiç bir kaynak göstermemektense "1" kaynak göstermek daha iyidir diye düşünüyorum, üstelik gösterdiğim kaynak da o dönemin en önemli kaynaklarından biri, yani herhangi bir kaynak değil...
II.Abdülhamid Han'ın basına yaptıgı sansür ağırlıklı olarak yabancı basına yapılmıs olup,bu dönemde halkın aydınlanmasını aslında oldukca onem verilmistir Kaldıkı o donemın sartlarına bakıldıgında da hafiye teskilatinin kurulmasıda cok iyi olmus,bazen ustun goru bakmamak lazım olaylara tek kaynaktan yararlanmakta oldukca yanlıs olup bu donemın basarısızlıga ugramasındakı en buyuk etkende ittihat ve terraki'dir.tarih tek kaynakta oldukca acımasızdır.
hala bu adama ilah gözü ile bakanlara :
VAKANÜVİS(gün be gün olay, tarih yazıcılığı) ABDURRAHMAN ŞEREF BEYİN KALEMİNDEN II.ABDÜLHAMİT
ABDÜLHAMİD MECLİSİ KAPATIYOR, ANAYASAYI KALDIRIYOR
Sultan Abdülhamid, bir meşruti padişah olmak üzere saltanatı almıştı. Rusya ile savaşın başlaması nedeniyle iki küçük denemesi yapılan mebuslar meclisi geçici olarak dağıldı. Bu geçici süre otuz iki yıl sürmüştür.Meşruti yönetim biçimini yerleştirmek ve insanların düşüncelerini bu yönetim biçimine yavaş yavaş alıştırmak bir kutsal görevdi. Meclis kapatılmamış ve bu görev otuz iki yıl boyunca güzelce yerine getirilmiş olsaydı, şimdi düzenli ve güçlü bir meşruti yönetim kurulmuş, Osmanlı'da din ya da soy ayrılıklarına göre örgütlenmiş çeşitli toplulukların bir millet biçminde kaynaşması sağlanmış; Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet sözlerinin gerçek anlamlan tümüyle ve uygulamasıyla anlaşılmış, ülke ve devletin iç ve dış görkemi ve bayındırlığı sağlanmış olurdu. Mebuslar meclisi otuz iki yıl kapalı kaldığı sürece ne yaptığımızı gözden geçirelim:
Abdülhamid, yönetimden düşürülmek ve öldürülmek gibi saplantıların onulmaz tutsağıydı. Bu yüzden o, otuz iki yıllık yönetimi süresince, yazılı yasaları ve düzenlemeleri yürürlükten kaldırarak, korkularından kaynaklanan o ünlü baskı düzenini işletmiştir.
ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE GÜVENSİZLİK VE HAFİYELER
Öldürülme ve düşürülme korkusu nedeniyle yönetimde kimselere güvenemeyişinden dolayı her işi doğrudan Abdülhamid yapmaya kalkınca Saray'ın etkisi çoğalmış, Abdülhamid'in yaşadığı ev olan Yıldız sarayı, herkesin her iş için başvurduğu küçük büyük her işin görüldüğü bir yer olup çıkmıştı. Her iş doğrudan doğruya Abdülhamid'in evi olan Yıldız sarayında görülüyor ve Abdülhamid'in Yıldız sarayından verdiği yasaya uymaz keyfi buyruklar çarçabuk yerine getiriliyordu.Abdülhamid, devlet görevlilerine güvenmediği gibi halka da güvenmiyor, bir evde ya da gezinti yerinde üç dört kişinin toplanmasına dahi kötü amaçlar yüklenerek yönetimle hiç ilgisi olmayan halk katmanlarından bir çok kimseler salt bir kaçı bir yerde buluştular diye tutuklanıyor, sürgüne gönderiliyor; dahası bir aralık tekkelerde zikir ve ibadetin yasaklanması bile söz konusu oluyordu. Abdülhamidin korkuları, takıntıları arttıkça halkı daha çok düşman gördü ve herkesin en küçük davranışına varıncaya dek araştırılması için gizli bir polis gücü örgütledik.Abdülhamid'in güvensizlik duygusu yakınlarına dek uzanmış, kendi oğullarını dahi çok sıkı bir biçimde gözetim altında bulundurduğu gibi, oğullarıyla ilişki kurmak şöyle dursun yolda onlara selam vermek ya da dairelerde bilmeyerek bir İki söz söylemek en acıtıcı cezalara çarptırılmaya yetecek bir suç sayılmaya başlanmıştı. Casusluk, Abdülhamid döneminde en kazançlı iş olunca, yaradılışça temiz, doğru, çekingen olan kimseler bile bu yola sapmışlardı. Jurnalciler, usa düşe gelmez gerçeğe aykırı karaçalmalar ve kötülemeler yapsalar dahi ceza görmediklerinden ve yaptıkları gammazlamaların önem ve değerine göre büyük parasal ödüller aldıkları görüldüğünden, bu gönüllü hafiyelerin sayıları ve etkinlikleri amaçlandığının çok ötesinde artmıştır. Bunların kötülüğünden halk birbirine iki söz etmekten çekindiği gibi sıradan işlere ilişkin söylenen sözler dahi haince yorumlarla çarpıtılıp aktarılarak söyleyenlerin başına büyük büyük dertler açılmış ve kardeşin kardeşi, oğulun babayı gammazlayıp tutuklatarak sürgüne göndertip bu yoldan gelir sağladığı çok görülmüştür. Bu durum, diğer İllere dahi bulaşarak Osmanlı toprağında gönüllü hafiye bulunmadık tek yer dahi kalmamıştır.Hafiyeliğin kuralı görevini gizlemek olmasına karşın bu gönüllü hafiyeler kendilerini gizlemeksizin herkesin içinde atıp tutarak, şu olayı yada bu kişiyi padişaha ben gammazladım gibi böbürlenmelere koyulup utanmazlıkları, alçaklıkları ve ocaklar söndürmekteki becerileriyle, haklı olarak toplumun tiksintisini ve lanetini üstlerine çekmişlerdir.Abdülhamid'in otuz iki yıllık yönetimi boyunca bu gönüllü hafiyelerin, bu jurnalcilerin, kırmızı fesleri ve özel davranışlarıyla toplum içinde ayrı bir katman oluşturarak, kötülükleriyle ülkeye ve topluma ne büyük zararlar verdiği, açıklanması dahi gerekmeyecek denli herkesçe bilinen apaçık bir gerçektir. Abdülhamid'in hafiyelerinin kötülüklerinden dolayı bütün millet dilsizliğe ya da gerçek düşündüklerinin tam tersini söylemeye, eşdeyişle yalancılığa zorunlu kalarak buna alışmış ve soylu ümmetimizde güzel erdem ahlak kökünden sarsılmıştır.
ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE EĞİTİM VE BASIN
Bilimle doğrular ve gerçekler ortaya çıkarıldığından, Abdülhamid, eğitimi ve basını kendi baskıcı yönetiminin en büyük düşmanı saymıştır. "Toplumu daha kolay güdebilmek için onu bilgisiz cahil bırakmak gerekir" anlayışıyla halkı bilgiden uzak tutmayı en yüce amaç edinen Abdülhamid, okullardaki bilimsel dersleri bin türlü baskı ve kısıtlama ile sınırlandırmış; ders programları toplumu cahil bırakma anlayışla düzenlendiği gibi, Abdülhamid döneminde Tarih gibi dersler tümüyle ders programlarından çıkartılmıştır. Öğretmenlerin dersliklerdeki konuşmalarına varıncaya dek her davranışları sansür altına alınmış; ağızlarından kaçan söz çoğunlukla kasıtsız olduğu durumlarda bile kötüye çekilerek işlerinden atılıp sürgüne gönderilen öğretmenler çok görülmüştür.Ders aralarında dinlenme yerlerinde öğrencilerin kendi aralarında söyleşmeleri bile denetim altında bulundurulup şu sözü söyledi diye nice öğrenciler Irak ve Fizan çöllerine sürülerek ortadan kaldırılmıştır...
Öğretmenlerin, öğrencilerin, kitapların, özetle bütün bir milletin "Dilsizler Toplumu"na döndüğü Abdülhamid döneminde, Osmanlılar Tanrı'nın kişisoyuna en büyük armağanı olan konuşma yetisinden pek az yararlanabilmişlerdir. Abdülhamid döneminde en büyük sıkıntıyı beyin geliştirici, düşünce ve duygu eğitimiyle ilgili kitaplar ve basın çekmiştir.
Tarih kitapları, öykü ve bilim kitapları şöyle dursun, din ve şeriat kitaplarına varıncaya dek sansüre uğratılmış, din kitaplarından kimileri bir takım yapraklar ve konular kaldırılarak sansür görevlilerinin acımasız ellerinden kurtulabilmişse de, büyük bir bölümü kitapçılardan, kütüphanelerden, evlerden karşılığında bir yazılı belge dahi verilmeksizin toplanıp ya sandıklar içinde çürütülmüş ya da ateşte yakılmıştır. Haşiye-i İbn-i Abidin ve Şerh-i Mevakıf gibi önem verilen şeriat kitapları Abdülhamid'çe yasaklanmış, yerli basının (suya sabuna dokunmayan) dili herkesçe bilinirken yine de yeterli görülmeyip bir sözde bir dizgici yanlışından dolayı gazeteler çeşitli sürelerle kapatılmıştır. Yabancı basına gelince, bunlar ülkeye sokulmaz, yayımlandıkları kentlerde denetlenmeleri için ve zararlı olanları yasaklamak ya da gelecek bir zararı def için görevliler bulundurulur ve gerek bu görevlilere gerekse yabancı gazetecilere birçok paralar ve armağanlar verilirdi.Abdülhamid yönetiminde yasaklanmış gazete okumak yüzünden tutuklanan ya da sürgün edilen kişilerin sayısını Tanrıdan başka kimse bilmez.
ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE KİŞİ ÖZGÜRLÜKLERİ
Abdülhamid döneminde kişi Özgürlükleri Mecelle'de yazılı olmasından Öte bir anlam taşımamış, uygulamada büsbütün yok edilmiştir. Abdülhamid döneminde insanların yasak yayın okumak, ağzından bir iki söz kaçırmak ya da iki üç kişi bir yere toplanmaktan dolayı geceleri evleri basılarak yargılanmaksızın tutsak edilmesi ve sürgüne gönderilmesi bir genel kural durumuna girmiştir. Bunlardan arada tek tuk mahkemeye çıkarılanlar olursa da cezaya çarptırılmaları için yargıçlar çekilip baskıya uğratılmıştır. Olağanüstü divan-ı harb, savaş mahkemeleri kurularak, asker ve sivil yöneticilerle esnaf kesiminden bir çok kimseler gönüllü hafiyelerin jurnalları üzerine soruşturma yapılmaksızın savunmaları dahi alınmadan mahkum edilmiş ve kimilerinin işkenceden geçirildiği söylentileri yayılmıştır.Bir yerden kalkıp bir başka yere gitmek kişinin en doğal özgürlüğü olması gerekirken, ülke içinde bir kentten diğerine gitmek için geçiş belgesi (pasaport) sağlamak bir çok işlemlere bağlı kılındığı gibi, Avrupa ülkelerine gitmek için hiç kimseye pasaport verilmemesi gibi bir uygulama da yapılmıştır.Abdülhamid döneminde İstanbul'da hiç kimse kendini güvende göremezdi. Asılsız bir iftira üzerine gece evlerinden alınanlar ve korkudan kütüphaneler indeki kitapları yok edenler pek çoktur.
ABDÜLHAMİD'İN SARAYI = ŞEDDAT'IN RİYAZ-I İREM'İ
Abdülhamid'in oturduğu yer olan Yıldız Sarayı, halk arasında "Şeddad'ın riyaz-ı İremi"ne benzetiliyordu. (Şeddat, Kur'an'da geçen Yemen'deki Add kavminin zalim hükümdarıdır. Hud peygamber zamanında yaşayan Şeddat, kendisini Tanrı'ya eş koşmaya kalkarak Tann'nın cennetine karşılık yeryüzünde bir cennet kurmaya davranmış, bu amaçla İrem Bağı adıyla bir bahçe yapmış, bahçeyi cennet tanımındaki gibi donatmış, gelgelelim bu bahçe bir gün yıkılıp yerle bir olmuştur. İşte Abdülhamid döneminde halk, Abdülhamid'in oturduğu Yıldız Sarayı'nı Tanrı'ya baş kaldıran Şeddat'ın kurduğu bir gün yerle bir olan o cennete benzetiyordu.) Yıldız sarayının kapısı her gün arı kovanı gibi işler, her giyimde, her yaradılışta insanlar orada kendilerine bir geçim yolu bulurlardı. Jurnal sunumu, yapmacık bağlılık gösterisi ya da Yıldız sarayındaki görevlilerinden biriyle ilişkisi olduğunu öne sürerek kabul edilenlere her türlü yüksek görev ve şans kapısı açık olduğundan, bunların durumu, yolunu bulamayıp da çatamayan yüzsüz ve kıskanç kimselere unutulmaz bir gönül yarası olurdu. Saray görevlilerine askerlik yaptırılmadığı için bir çok asker kaçağı bir yolunu bulup kapağı Yıldız'a atıyordu. Tüfekçi, silahşor gibi ordu görevlilerinden başka görevlilerin sayısı her türlü kestirimin üstüne çıkmıştı. Yalnız aşçıların sayısı iki binden çoktu. Doğrudan doğruya Abdülhamid'in canını korumakla görevli olanlar o denli iyi seçilmişlerdi ki, bunların arasında; "Padişah buyruk verirse hiç gözümü kırpmadan babamı bile keserim" diyenler vardı.Bunların en büyük düşmanı yurdunu ulusunu seven koruyan kimselerdi... Sultan Abdülhamid, bu iğrenç uğursuz yolsuzluk ve aşırı tüketim yuvasında böylesi görevliler ve yardakçılar arasında otuz yılı aşkın bir süre tutuklu gibi yaşamıştır.
O GİTTİ, OSMANLI BİTTİ
Sultan Abdülhamid Han devrinde Osmanlı, dünyanın dört büyük gücünden biriydi. Sınırlarımız hala Afrika'nın ortalarından Avrupa içlerine kadar uzanıyordu. Osmanlı, 7 milyon kilometrekareden fazla olan toprağıyla Abdülhamid Han zamanında her şeye rağmen dimdik ayaktaydı. Çeşitli entrika ve iftiralarla onu tahtından indirip ülke idaresini eline alan İttihatçılar, Osmanlı Devleti'ni hızlı bir parçalanma sürecine soktular. Önce Trablusgarb'ı İtalyanlar işgal etti, sonra Balkan Harbi bozgunu oldu. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ aralarında anlaşıp Osmanlı'ya saldırdılar ve çok kısa bir süre sonra da 1. Dünya savaşı ile Osmanlı tarihe karıştı.
ULU HAKAN NELER YAPMADI Kİ!
İşte Cennetmekan Abdülahmit Han'ın yaptığı hayırlı hizmetlerden bazıları:
1. Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya'ya elçiler ve din adamları gönderdi.
2. Dünyanın ilk dişçilik okulunu kurdu.
3. Paris'te İslam Külliyesi kurdu.
4. Çinlilere karşı Doğu Türkistan'a gönderdiği askeri yardım ile Orta Asya Müslümanlarını örgütledi.
5. Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demiryollarını yaptırdı.
6. Cami yaptırdığı her köye bir de okul açtı.
7. Modern matbaa makinelerini Türkiye'ye getirtti, ücretsiz kitap dağıttırdı, 6 bin kitabın çevrilmesini sağladı.
8. Beyazıt kütüphanesini kurup 10 bini el yazması olmak üzere tam 30 bin kitap bağışladı.
9. İlk defa elektriği ve gazı getirdi.
10. Ziraat Bankası'nı kurdu.
11. Dünyanın ilk torpido atan denizaltısını tamamen kendi parası ile yaptırdı.
12. Israrla yerli kumaş giydi, Hereke bez fabrikası ve Feshane'yi kurdu.
13. Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderdi. Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıttı.
14. Yalova Termal kaplıcalarını kurdurdu.
15. Terkos'un sularını İstanbul'a taşıttı.
16. İlk modern eczanemizi açtırdı.
17. İlk otomobili getirdi ve 5 bin km karayolunu yaptırdı.
18. Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptırdı, atlı ve elektrikli tramvaylar kurdu.
19. Arkeoloji müzeciliğini başlattı.
20. İlk kuduz hastanesini (İstanbul Darü'l-Kelb Tedavihanesi) açtırdı.
21. Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktirdi, yaralı askerler için bizzat kendi eli ile koltuk değneği yaptı.
22. Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım'ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri aldı.
23. Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını kurdu.
24. Pekin'de Üniversite kurdurdu.
25. Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderdi ve bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetlerin yaygınlaşmasını sağladı.
26. Kendi el emeği ile kazandığı ve biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis etti.
27. Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektirdi.
28. İzmir limanına izinsiz giremeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturdu.
29. Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını özellikle gazilere hediye ederdi.
30. Kendisine yapılan bombalı suikasti düzenlemesine rağmen Ermeni katili affedip Avrupa'da hafiyelik yapmaya gönderdi.
31. Daha sonra Çanakkale Savaşı'nda kurtarıcımız olacak topları yaptırdı.
32. Sadece Anadolu'da 14 bin ilkokul açtı.
33. Telefonu Avrupa ile birlikte ülkemize getirtti.
34. Peygamberimize, dinimize veya Osmanlı'ya hakaret içeren oyunları Fransa, İngiltere, Roma ve ABD'den kaldırttı.
HAKARET EDENLER DAHA SONRA ÖZÜR DİLEDİ
Sultan İkinci Abdülhamid Han 1905 yılının Temmuz ayında Ermeni komitacıların kendisine düzenlediği bir suikast girişiminden 1 dakika 42 saniyelik bir gecikmeyle kurtulmuştu. Şair Tevfik Fikret ise bunun üzerine Ermeni komitacılara olan sitemini ve Padişah'a olan kinini şu dörtlükle ifade etmişti;
“Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş.”
Rıza Tevfik Bölükbaşı ise Abdülhamid Han'ın vefatından sonra Sultanı anlamış ve Sultan Abdülhamid Han'ın ‘Ruhaniyetinden İstimdat' adlı şiirinde Ulu Sultan'ın ruhundan şöyle helallik istemişti:
“Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
Feryadım varır mı bargahına?
Ölüm uykusundan bir lahza uyan,
Şu nankör kulunun bak günahına.
Tarihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyasî Padişahına.
Divane sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegahına.
Lakin sen sultanım gavs-ı ekbersin
Ahiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefaat kıl şahım mededhahına.”
Osmanlıda fotoğrafçılık sanatını destekleyen ve fotoğrafçılık konusunda ciddi çalışmaları olan son Osmanlı padişahlarından biridir. Fotoğrafı sadece sanat için değil farklı amaçlar içinde kullanmıştır. Sarayın dışındaki hayatı anlamak için fotoğrafı adeta bir ayna olarak kullanan padişah, insan tanıma sanatıyla da ilgilenirmiş. Bu amaçla suçluların fotoğraflarını çektirtir, bu fotoğraflara mahkumlarla ilgili notlar düşer, ve bu mahkumlardan bazıları için af çıkartırmış.
Nihal Atsız o'nun için göksultan demiştir,Nihal Atsız öyle kolay kolay kimseyi öven kimse değildir,ve Abdülhamid Han için makalesinde şöyle anlatmıştır;
Toplumun en büyük haksızlığa uğramış tarihî şahsiyetlerinden biri, II. Abdülhamid’dir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişahı katil, kanlı, müstebit, kızıl sultan, cahil ve korkak olarak tanıtılmış, daima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır.
Daha ilkokul sıralarında belirli bir propagandanın tesirinde kalmaya başlayarak, yaşları ilerledikçe aynı telkinler ile büyütülen nesillerin, o propagandanın yalanlarını bir gerçek gibi benimsemelerinden tabiî ne olabilir?Bu düşmanlığı aşılayanlar ilkönce İttihatçılar, yâni hürriyet kahramanları (!) yâni Sultan Abdülhamid’in 33 yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu 10 yılda dağıttıktan sonra memleketten kaçan kişilerdi. İttihatçılardan sonra da Ermeniler, Rumlar, Yahudilerdi. Yâni, yabancıları işe karıştırarak Türkiye’yi batırmak için Osmanlı Bankası’nı basan, Anadolu’da kargaşalık çıkaran ve Avrupa’nın gık demesine meydan vermeden Sultan Abdülhamid tarafından tepelenen Ermeniler; yani Balkanlara saldırıp karışıklık çıkarmak ve yine yabancıların da işe karışması ile Türkiye’yi parçalamak isterken Sultan Hamid tarafından 1897’de tepelenen Yunanlılar( ve bizdeki adı ile Rumlar ); ve Filistin’de bir Yahudistan kurmak teşebbüsleri Sultan Hamid tarafından önlenen Yahudi’lerdi.
Sultan Hamid, bin türlü siyasî tertiple bu azınlıkların azgınlıklarını yere sererken, onlarla birleşerek padişahı tahtından indiren kabadayılar:
Türk, Musevi, Rum, Ermeni,
Gördük bu rûz-ı rûşeni!
şarkısının, bu unutulmaz ahmaklık ve ihanet bestesini söyleyerek meydanları çınlatıyor, Birinci Dünya Savaşı ile mütarekesine kadar Musevi, Rum, Ermeni vatandaşların nasıl bir “rûz-ı rûşeni” beklediklerini anlamamak gibi bir alıklıkla bir imparatorluğu idare ettiklerini sanıyorlardı.
Sultan Hamid’i iyice anlamak için tahta çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan Aziz’in son zamanlardaki çöküntü sırasında, memleketi yürütmek için beliren iki akımdan libaralizmi V.Murat, muhafazakârlığı II.Abdülhamid temsil ediyordu. Liberaller, İngiltere ve Fransa’ya bakarak parlamento ile her şeyin düzeleceğine inanıyor, muhafakârlar, 30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk’ün hâkimiyetini sağlamak içim mutlak idareye lüzum görüyordu. Masonlar, Sultan Murad’ı da mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan Murad’a göstermeyen masonluğun arkasında ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.
İlk Meşrutiyet Meclisindeki Hıristiyan mebuslar, Türkiye’nin biran önce parçalanması için Ruslar ile savaşa şiddetle taraftar olmuşlardı. Ve gerçekten de neredeyse imparatorluk dağılacaktı. Sultan Hamid, bunu gördükten sonra, meşrutiyeti devam ettirseydi, elbette ki yanlış bir iş yapmış olurdu. Müslüman olmayan mebuslarla birlikte, dışardan körüklenen Arap ve Arnavut milliyetçiliklerine de set çekmek üzere Meclisi kapatması, Sultan Hamid’in en büyük başarısı ve hizmetidir. Bu meclis kapatılmasaydı ne olacaktı? 8 milyon Hırıstiyan ve 12 milyon Müslüman yabancıya karşı, kültür seviyesi hepsinden geri 10 milyon Türkle bu devlet nasıl tutulacaktı? Demokrasi bir çoğunluk rejimi olduğuna göre, Türklerden çok olan Araplar, meselâ, resmi dilin Arapça olmasını teklif etseler ve Arnavutları da yanlarına alsalar, sonuç ne olacaktı? Bütün Türk olmayanlar birleşerek Osmanlı İmparatorluğunun Avusturya-Macaristan gibi federatif bir devlet olmasını isteseler, bunun, nasıl önüne geçilecekti? Karışmak için fırsat gözleyen Avrupa devletlerini kışkırtmak üzere demokratik nümayişler yapılsa, bu ne ile önlenebilecekti?
İşte Sultan Hamid, Meclisi kapatarak bütün bu tehlikeleri önledi ve tahtından indirilmeseydi daha da önleyecekti.
Fakat onun hizmeti bu kadar da değildi. 1877-1878 savaşından yenilerek çıkan Osmanlı ordusunu, o zamanın en mükemmel silâhları ile, meselâ mavzer tüfekleriyle silâhlandırdı. Denizci devletlerin ve Rusların denizden yapmaları mümkün taarruzlara karşı, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını tahkim etti. Ve, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle Fransızların 18 Mart 1915 saldırıları bu istihkâmlarla durduruldu.
Mükemmel kurmaylar yetiştirdi. 1914-1918 savaşı ile İstiklâl Savaşı’nı bunlar idare ettiler. Sultan Aziz’in, Ruslarla çarpışıp Kırım’ı kurtarmak için hazırladığı donanma, denizcilik tekniğinin değişmesi karşısında değerini kaybetmişti. 8-10 mil giden gemilerle artık iş görülemezdi. Bunları kadro dışı ederek iki zırhlı ile iki kruvazör aldı. Büyük Osmanlı borçlarının üçte ikisini ödedi. Pek çok okul açıldı. Pek çok yol ve köprü, ayrıca hastahane ve çeşme gibi hayrat yaptırdı. Görülmemiş bir haber alma şebekesi kurdu. Yabancı elçilerden bile casusları vardı. Avrupa’da kuş uçsa haberi oluyor, aleyhimizdeki kararları önceden öğrenerek tedbirini alıyordu. Hilâfeti, Osmanlı Hanedanından almak için Mısır’da kurulan gizli bir derneğin üyelerinden biri Sultan Hamid’in adamlarından biri idi. Balkanlıların mezhep ve milliyet ayrılıklarını körükleyerek birleşmelerine engel olduğu gibi; İngiliz, Alman ve Rusları da birbirine düşürerek aleyhimizde birleşmelerini engelledi.
Bunları yaparken de vezirlerinden, paşalarından kimseye güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu zaman göstermiş ve koca vezirler, hiç sıkılmadan, yabancı elçiliklere, konsolosluklara sığınmışlardı.
Çok namuslu ve dindar bir adam olduğu için, asla kan dökmemiştir. Mithat Paşa’yı öldürttüğü hakkındaki söylenti iftiradır. Gerçi o, Mithat Paşa’dan şüphe ediyor, onun Sultan Aziz’i öldürtmüş olduğuna inanıyordu. Fakat, dindar bir insan olarak, kan dökmekten, bütün hayatınca çekinmiş, Mithat Paşa ile arkadaşlarının idam kararlarını müebbet hapse çevirmişti. İsteseydi idam kararını imzalayamaz mı idi? Buna hangi kuvvet engel olabilirdi? Bunu yapmayarak sonra, Talif’te suikasta girişecek kadar az zekâlı mı idi?
Memleketi doğrudan tehdit eden Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden Avrupa emperyalizmi ve onun temsilcisi İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan Hamid, ayrıca azınlıklar ve gafil hürriyetçiler ile de uğraşmaya mecbur olmuş, güneyden gelen siyonizme de göğüs germiştir.
Sultan Hamid için Osmanlı İmparatorluğunu, soyumuzun düşmanı Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere’ye, devletimizin düşmanları siyonizme ve azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savunmak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de, kendisinin devlet başkanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse, devletin tutunamayacağı hakkındaki düşüncenin doğruluğu, çok geçmeden gerçekleşmiştir.
Şimdi bu kadar büyük bir dâvânın karşısında, Peyami Safa’nın ileri sürdüğü İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin ne ehemmiyeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu? Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrutiyet, serbest seçim. Yani bir alay Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve Sırp’ın Türkiye’nin kaderi hakkında söz sahibi olması... Şimdi akıl, anlayış, vicdan ve millî şuur sahibi olarak düşünelim: Böyle bir sonuca razı olunabilir mi?
Sultan Hamid, sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre, Anadolu’nun en sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahalisinin dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas’ta İsmail Safa’nın ölmesi Sultan Hamid’in kabahatı mıdır? Verem olan İsmail Safa, İstanbul’da kalsaydı, ölmeyecek miydi?
Babasına karşı beslediği sevgi dolayısıyla, Peyami Safa’nın bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün binlerce kişiye seslenen bir yazarın, Sultan Hamid gibi büyük bir padişahı, Osmanlı sultanlarının en cahili ve kanlısı diye göstermeye kalkması, doğru mudur?
“Bu dünyada herkes bir çok şeyin cahilidir. Yeter ki kendi işinin cahili olmasın”. Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille isbat etmiş bulunan Sultan Hamid ise asla cahil değildir. Onun bir yüksek okul hattâ lise diploması yoktur. Fakat özel öğretmenlerle hayattan ve içinde yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli şeyler öğrenmişti. Ressam, hattât ve musikişinas idi. Doğu ve batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu çok değerli Yıldız Kütüphanesi, bugün, Üniversite Kütüphanesi’ni de yine o kurdu. Yani Sultan Hamid, Türk kültürüne kütüphane kurarak, pek çok okul açarak ve ilmî eserler yazdırarak hizmet etti.
Onun katil olduğu yalan, kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların emellerine hizmet etmek olmaz mı?
Sultan Hamid, kızıl değil, “Gök Sultan”dır. Herkeste bulunması mümkün ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk tarihi, ne de Türk milleti bir şey kazanır. İsmail Safa, İngiliz-Boer savaşında, İngilizlerin bu başarısını, onların elçiliklerine giderek tebrik ettiği için, Sultan Hamid tarafından haklı olarak, sürgün edilmiştir. Belki İsmail Safa, o zaman, İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman düşmanı olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma imkânları ile her şeyi bilen Sultan Hamid, memleket aydınlarının düşman elçilikleriyle temasına müsaade edemezdi.
Şimdi insafla düşünülsün: Hiçbir sebep yokken, sırf yurtlarındaki elmas madenlerini zaptetmek için, bir avuç Boer’e büyük ordularla saldıran İngiltere’yi tebrik etmek hangi hürriyetçilik anlayışının sonucudur?
O günkü İngiltere’yi Boer’leri yendi diye tebrik etmekle, bugünkü Moskofları Finlere karşı başarılarından dolayı alkışlamak arasında ne fark vardır?
Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han, bütün hayatında bir fikir, devleti ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehası ile Avrupa’yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da demir yolu ve okul ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.
Sultan Hamid ile onun düşmanları olan hürriyetçileri ölçüştürmek için, yalnız şu noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları (!), hürriyeti yok edip yüzlerce masumu astıktan sonra, savaşa soktukları devlet yenilince, hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan, bir tek siyasî idam yapmadan, en korkunç siyasî güçlükleri atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta tuttuktan sonra tahtından indirilirken, Moskof çarının Rusya’ya davetini; Selanik’ten Alman gemileriyle İstanbul’a gelirken de Alman İmparatorunun dâvetini reddederek vatanında sürgün ve mahpus gibi yaşamayı tercih etti.
Türkiye dört sınırında yangınlar olan bir ev, Sultan Hamid, o yangınların eve bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su serpen, kum döken ve keçe kapatan bir savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yoluna çıkan bir iki çocuğa çarpıp düşürdüyse, suç onun değildir. Çünkü, yurdun çevresindeki yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan, alevleri içeri sokmamak için didiniyordu.
Ve sokmadı da...
Ne diyelim? Durağı cennet olsun...
Atatürk Kitaplığı'nda yapılan "Abdülhamit'i Anlamak" başlıklı sohbet toplantısında konuşan araştırmacı ve yazar Mustafa Armağan önemli bilgiler verir.
halkın bütünleşmesini sağlamıştır.Kurtuluş Savaşı ve onun öncesinde oluşan bu dini ve milli ruh onun döneminde başlamıştı. Bugün ülkemizin yüzde 99'unun Müslüman olduğunu söylüyorsak bu bir bakıma Abdülhamid devrindeki İslamlaşma sürecinin bir neticesidir müslümanlarında gayri müslimler gibi kaliteli eğitim alması için uğraşmıştır
cennet mekan insan...zamanında dünya siyasetine yön vermiş...halk ve devleti rahatlatmıs biri....ALLAH ondan razı olsun
ULU HAKAN. EN BÜYÜK ZAAFI KENDİSİNE İHANET EDENLERİ AFFETMESİYDİ. KEŞKE BU KADAR MERHAMETLİ OLMASAYDI.
ALLAH dostu olduğu bilinir,türk milletine ve nur-u islamiyeye çok büyük hizmetleri olmuş atamızdır.aynı zamanda birçok tarihçi otarite tarafından büyük bir lider ve yönetici olarak kabul edilir.ALLAH ondan razı olsun
lange dostum bu etiketi açtığın için teşşekür ederim.