1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

abdülhamit han beni tanımlar diyenler

toplam 7 kişi bulundu. 7 adedi gösteriliyor.

abdülhamit han hakkında abdülhamit han

~9 ahkam var.

    lan kim o ?

    3nokta14   27 Nisan 2008 23:52   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Memlekete kan ve ter döküp senin gibilere bırakan ;

    ''Cennet mekan Abdülhamit han'' . . .!

    kinslamer   27 Nisan 2008 23:51   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    ABDÜLHAMİD'İN BÜYÜKLÜĞÜ NEREDE YATIYOR DİYENLERE...

    Abdülhamid’in yatak odası

    “Millet seni azletmiştir!”

    Yıldız Sarayı Küçük Mabeyn Dairesi’nin beyaz yağlıboya kapısı önünde Esad Toptanî Paşa’nın Arnavut lehçesiyle çınlattığı bu kelimeler, 8-10 saniye süren bir sessizlik darbesiyle kesilmişti. Artık gözler konuşuyordu.

    Abdülhamid, yalnız konuşan şahsa değil, Bahriye Feriki Arif Hikmet Paşa’ya, Ermeni Aram Efendi’ye, Yahudi Emanuel Karasso’ya da bakmış ve gayet metin bir eda ile “Hal’ etti demek istediniz herhalde. Pekala gösterilen sebep ne?” diye eklemişti. Bunun üzerine Arif Hikmet Paşa’nın tahttan indirme fetvasını açıp okuduğu görüldü.

    Ne saçmalıklar sayılmıyordu ki? Dinî kitapları yasaklatıp yaktırdığından tutun da gençleri öldürttüğüne kadar yığınla zırva. Peki iddialar bu kadar kesin delillere dayanıyor idiyse hükmü neden muğlak bırakmışlar ve ağızlarında gevelemişlerdi? Çünkü Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi bu iddiaların hukuken ispatlanamayacağını biliyor ve fetva vermeye yanaşmıyordu. Ancak bu şekilde her anlama çekilecek bir fetvayı verebilir ve İttihatçıların ellerinden yakayı kurtarabilirdi.

    Abdülhamid, fetvada hal için kesin bir karar olmadığını, bu kararı hangi makamın verdiğini öğrenmek istedi. “Meclis-i Millî” denildi. Güya milletin meclisinde alınmıştı karar ama kimsenin aleyhte konuşulmasına fırsat bırakılmadığı gibi, kabul oyu için elini kaldırmayan birkaç kişi olduğu görülünce Talat Paşa o meşhur sert bakışıyla onları “ikna” edivermişti(?) Yalnız bir tek itiraz sesi duyulmuştu. Uzun beyaz sakalı titreye titreye ve nemli gözlerini etrafta gezdirerek “Yazıktır, günahtır” diye söylenen bu kişi, ayan azasından Yorgiadis Efendi’dir. Tabii etraftan “Alçak, hain, mürteci!” naraları yükselmekte gecikmeyecektir.

    Abdülhamid’in ağzından “33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır. Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Ne çare ki, düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.” sözleri döküldü Küçük Mabeyn’e.

    Abdülhamid’in en zoruna giden şey de, halifeye dinî fetvayı tebliğ edecek heyete bir Ermeni ile bir Yahudi’nin dahil edilmiş olmasıydı. Esad Paşa, sonradan Balkan Savaşı’nda İttihatçılara ihanet edecek, anlı şanlı Mason üstadı Emanuel Karasso ise tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını yiyerek, girdiği ihalelerden kazandığı deve yükü parayla savaş sonunda İtalya’ya sıvışacaktır.

    Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından Albay Hüsamettin Ertürk’ün “İki Devrin Perde Arkası” (1964) adlı hatıralarında Abdülhamid’in 1909 yılında Selanik sürgününde Debreli Zünnün adlı bir dostuna şöyle dediğini aktarmaktadır: “Göreceksiniz yüzbaşım! İttihatçılar Turancılık gayretiyle hem Rusya, hem de İngiltere ile bir savaşa girerlerse Allah göstermesin Osmanlı’nın parçalandığına şahit olacağız. İnşaallah böyle bir güç gösterisine girmezler.” Ertürk, sonraki olaylara bakınca “1909’da bu konuşmayı yapan Abdülhamid’e, uzakları gören bir hükümdar demeyip ne diyeceğiz?” diye soruyor haklı olarak.

    Cevabımız yok. Var aslında ama nerede?

    Yıldız Yağması’na uzanalım ve oradan bir ibret kıvılcımı çaktırmaya çalışalım. Tam bir “Han-ı Yağma”dır yaşanan. (Tabirin nereden geldiğini biliyorsunuz değil mi? Eskiden zengin ağalar yılda bir gün aileleriyle birlikte evlerini terk eder ve hanelerini yağmaya açarlarmış. O gün halk eve hücum eder, iğneden ipliğe ne bulursa alırmış. Fikret de ünlü “Han-ı Yağma” şiirini bu olay üzerine yazmıştır.)

    O gün saraydan kim ne bulursa almış, hatta Abdülhamid’in kötü günler için havuzun altına yaptırdığı gizli hazinenin kapısı kırılarak içine girilmiş ve o muazzam servet, Meclise dahi haber verilmeden birilerince iç edilmişti. Yeni bir çağ açtıklarını söyleyen İttihatçıların bu adi yağmadan ne kadar para götürdükleri hiçbir zaman belirlenemedi. Teşkilat-ı Mahsusacı Hüsamettin Ertürk, fakat, der, bu servet onlara da yar olmadı. Parlayan ocak söndü, hepsi çil yavrusu gibi dağıldılar. Kimisi uzak diyarlarda Ermeni kurşunlarıyla, kimisi yurdun içinde karıştıkları İzmir suikasti mahkemesi sonunda darağacında can verdiler.

    Sözde binlerce insanın katili ‘Kızıl Sultan’ın sarayındaki hazineleri yağmaya dalanların aklına neden sonra bir sayım yaptırmak geldi ve bu göreve romancı Halit Ziya Uşaklıgil’in de içinde bulunduğu bir heyeti memur ettiler. İşte o kan dökmekten zevk alan ve keyf içinde yaşadığı söylenen sultanın sarayında görülen ibretlik manzara. Halit Ziya, anlatıyor. Çıt çıkarmadan dinliyoruz:

    “İlk şaşırmak ilk adımda başladı diyorum. Daire-i hususiye bu mu idi? Bütün Abdülhamid siyasetinin mihveri şu basık tavanlı loş köşeciklerden ve onun içi tıklım tıklım kâğıt desteleriyle dolu dolaplarından ibaret miydi? Methalden sonra hemen ilk karanlık odada bir divan gösterdiler. Bu, Abdülhamid’in istirahat yeriydi. Belki de yatağı… Zaten daire-i hususiyede en basit şeklinde bile bir yatak odası görmedik. …Bir kenarda içinde yumurta yenmiş sahanı ile bir tepsi, gene onun hususi eğlence yerini teşkil eden marangozhaneyi gördükten sonra küçük mabeyn namiyle anılan daireye geçtik.”

    Sarayın en yakınında bulunmuş tanıklardan Salih Münir [Çorlu] Paşa’nın kardeşi Münir Sirer, 1955’te Resimli Tarih Mecmuası’na yazdığı bir yazıda Halit Ziya’nın gördüğü yatağı bizim için tabir caizse biraz daha ‘zumluyor’. İçimizi cız ettiren o ses: “Fakat tuhafı şu ki, Abdülhamid’in yattığı odadaki karyola, en âdi hastanelerde kullanılan cinsindendi.”

    Sarayda binlerce kadınla beraber zevk, sefahat ve şatafat içinde yaşadığı zannedilen Abdülhamid’in yatak odasını bir türlü bulamayan acar heyet şaşırmış ve en sonunda buldukları yatağın da en adi hastanelerde kullanılan karyolalardan biri olduğunu görünce tam anlamıyla şoke olmuşlardı.

    İşte hadise budur sevgili dostlar. “Abdülhamid’in büyüklüğü nerede yatıyor?” diye soranlara, başka bir şeyi değil, saraydaki o yumurta sahanı ile o adi hastane karyolasını gösteriyorum.

    MUSTAFA ARMAĞAN - ZAMAN PAZAR
    27.Nisan.2008 09:25:23

    kinslamer   27 Nisan 2008 23:04   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    Cennet mekan !

    kinslamer   07 Mart 2008 11:35   aferim     (3 puan)  |   Yk 

    İkinci Abdülhamit dönemi (1876-1909)
    23 Aralık 1876’da Kanun-ı Esasi’yi ilan eden 2. Abdülhamit yine kendini egemenliğin tek kaynağı olarak bırakır. Anayasaya “Padişah halife olmak nedeniyle, İslâm dininin koruyucudur.” cümlesinin konmasını sağlamıştır.

    3 Mart 1878 tarihinde imzaladığı Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması ile Karadağ, Sırbistan ve Romanya’ya tam bağımsızlık vermiştir.

    Ayrıca Makedonya ‘yı da içine alan Bulgaristan devletini kabul etmiştir. Bosna-Hersek, Girit ve Ermenilerin bulunduğu vilayetlere ayrıcalık tanımıştır.

    Kars, Ardahan, Batum, Doğu Beyazıt ve civarını ise Ruslara bırakmıştır.

    4 Haziran 1878’de imzaladığı antlaşma ile de Kıbrıs’ı, İngilizlerin kullanımına bırakmıştır.

    1881 yılında Fransızlar Tunus’u, 1882’de İngilizler Mısır’ı, 1885’de Bulgarlar Doğu Trakya’yı işgal ederler.

    20 Aralık 1881’de Muharrem Kararnamesiyle alacaklı ülkelere belli devlet gelirlerini toplamak üzere Düyun-ı Umumi kurma ayrıcalığını tanır. Yer altı ve üstü kaynakların işletme hakları; İngiliz, Alman ve Fransız şirket ve bankalarına verilir.

    Devlet maliyesinin yabancı uzmanlarca denetlenmesine izin veren kararlar alınarak siyasal bağımsızlığa gölge düşürülerek ülke yarı sömürge durumuna getirildi.

    Bunlarda yetmeyince bugün ki adı “yap-işlet-devret” modeli olan “imtiyaz usulü” başlatıldı. Sonucunda da belli bölgelerde yoğunlaşan belli ülkelerin şirketleri kendilerine nüfuz bölgeleri yaratmayı başardılar.

    Nüfuzunu artırmak için tarikatları kullanan Padişah, aşiret liderlerini de yanına çekmeye çalıştı. Halifelik kurumunu kullanarak pan-İslamist ideolojiyi yaymaya çalıştı.

    31 Mart (13 Nisan 1909) gerici ayaklanmasıyla ilgili bağlantısı nedeniyle 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan uzaklaştırıldı.

    Fakat bu dönemde çok büyük zararı olmuştur.

    Abdülhamit iktidarının temel karakteri Batılılaşmacı despotizmdir. 33 yıllık (1876-1909) döneminde Türk vatansever ve milliyetçileri istibdattan en ezilen kesim olmuştur.

    İttihatçılar, milliyetçidir ama çözümü Türk milliyetçiliğinde değil Alman mandacılığında aramışlardır.

    Türkiye’yi Almanların tesiriyle 1. Paylaşım Savaşına sokarak, ülkeyi Sevr’e taşımışlardır.

    Tanzimat, Batılı ülkelerin, azınlıkların hukuksal üstünlüğü ve Batı hukukunun egemenliğinin kabul ettirildiği bir reformlar sürecidir.

    Meşrutiyet süreci, Osmanlı’nın mali köleliği ve toprak kaybı suretiyle parçalanma dönemidir.

    I. Meşrutiyet, İngiltere’nin yaklaşan Rus işgaline karşı ilk koşuludur.

    Meşrutiyet, Büyük Önderin deyimiyle “Batılı Düşmanları memnun etmenin” bir ürünüdür.

    Abdülhamit dönemi, Türklere yönelik bir diktatörlüktür. Meclis’i kaldıran Abdülhamit, Anayasa’yı sadece Batılılar ile gayrimüslimlere uygulamıştır.

    Türk milletini baskı altında tutmak için gericilik bizzat Abdülhamit tarafından örgütlenmiştir. Nakşileri jurnalcilikte kullanmıştır.

    Onun için bugün bazı çevrelerce Abdülhamit “Ulu Hakan” adıyla anılmaktadır. Tarikatlar onun döneminde ithal edilmiştir. Ayrıca Hıristiyan misyonerlerin en ücra köye kadar ulaştığı dönem Abdülhamit dönemidir.

    Abdülhamit Türklük ve Türkçülüğe düşman olup devletin resmi ideolojisi “Osmanlıcılık” ve “İslamcılıktır.” Bu dönemde en büyük suç Türkçülüktür. Hıristiyanlara ve Batılı sermayeye her türlü özgürlüğü hoş gören Abdülhamit Türkleri, sürü olarak gördüğünden özgürlük yerine, güdebilmek için baskı altında tutmayı yeğlemiştir.

    Abdülhamit’in temel felsefesi; baskı altında tutulan ve gerici ideolojiyle beslenen bir halk yaratmaktı.

    Hilafet makamı, İslam dini, pan-İslamizm ve ülke toprakları, Abdülhamit’in Batılı devletlerin desteğini alabilmek için kullandığı pazarlık unsurlarıydı.

    Abdülhamit “denge politikası” adı altında tüm emperyalist güçlerle işbirliği yapabilen “çok kutuplu uşaklık” politikasını geliştirmiş bir padişahtır.

    Osmanlı Devleti’nde, devletin kontrolü Türklerin elinden devşirmelere geçtikten sonra imparatorluk sallanmaya başlamıştır.

    Türkler asli oldukları vatanlarında horlanmıştır.

    Atatürk dönemi hariç bugünde Türkler, “Etrak-ı idrak” yani “idraksiz Türk” olarak horlanmışlardır. Sadece Atatürk döneminde Türkler yüceltilmiştir

    deli kurt   07 Mart 2008 11:14   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Mehmet Akif Ersoy anlatıyor:

    "Her sabah Sultanahmed Camiine erkenden giden bir zat vardı. Mihrabın bir kenarında saçı sakalı bembeyaz olmuş bu ihtiyar adam, ümitsiz bir şekilde durmadan ağlıyordu. Nihayet bir gün yanına sokuldum:
    - "Muhterem" dedim. "Allah'ın rahmetinden bu kadar ümitsizlik olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun?"
    Bana:
    - "Beni konuşturma. Kalbim duracak" dedi.

    Çok ısrar edince anlattı:
    - "Ben Abdülhamid devrinde bir binbaşı idim. Anam babam vefat edince sadarete bir dilekçe gönderdim. Dedim ki;
    Mallarımız gayri menkullerimiz var. Bunların bir nezaretçiye ihtiyacı vardır. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum.
    Sadaret benim dilekçemi Padişaha göndermiş. Bana doğrudan doğruya Hünkardan bir yazı geldi."İstifa kabul edilmedi" deniyordu.
    Ben bir daha gönderdim. Yine aynı cevap geldi.
    Bizzat huzura çıkıp şifahi görüsmek istedim. Ben o cehalet ile Padişahın huzuruna çıktım:
    - Sultanım, istifamın kabulünü istirham edeceğim. Durumumuz budur, dedim.
    Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Israrıma da dayanamadı. Öfkeli bir edayla elinin tersi ile:
    - Haydi istifa ettirdik seni, dedi.
    Ben dönüp işimin başına geldim.
    Gece mana aleminde orduların teftiş edildiğini gördüm. Resullullah Efendimiz(s.a.v.) Yıldız Sarayı'nın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftiş ediyordu. Osmanlı Padişahlarının ileri gelenleri orada idi. Sultan Abdülhamid edeple Fahri Kainat Efendimiz'in arkasında duruyordu.
    Derken benim birliğim geldi. Başında kumandan olmadığı için darmadağınıktı.
    Efendimiz(s.a.v.):
    - Nerede bu birliğin kumandanı?, diye sordular.
    - Ya Resullallah çok ısrar etti. İstifa ettirdik, dedi.
    Resullullah (s.a.v.):
    - Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik, buyurdular.

    Ben ağlamayayım da kim ağlasın?..."

    nizamialem   13 Ocak 2007 18:33   aferim     (3 puan)  |   Yk 

    Az önce izledim, son derece taraflı,
    tan öte, zihniyetiyle yapılmış, dönemin önemli kişilerine saldıran hakaret eden, yani hesabedin ne kadar objektif olduğunu artık, belgesel görünümlü propoganda şeysi(hiç bi kategoriye sokamdım, görüntüler dahilinde hırlayan adam var içinde).

    ", devleti parçalayabilecek cereyanların müşade edildiği meclisi mebusanı böyle bir felakete mani olabilmek için kapatmıştır"
    -bak sen şu Allah'ın işine!

    Zagnafein   13 Ocak 2007 18:25   aferim     (0 puan)  |   Yk 

ahkam girebilmek için, üye olmalı veya giriş yapmalısınız.
 
etiketler; üzerimize yapıştırabildiğimiz, bizi tanımlayan ve/ya ilgili olduğumuz konuları gösteren terimlerdir.

bu etiket ile görülen ilk kişi(?) :nizamialem

bu etiketi açan kişi(?) : nizamialem

Etiket-radyoaktif-ghost bu etiketin kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage