İnsan ateist doğar. İnsan doğduğunda ruh, muh, allah, kitap bilmez. Sadece nesneler vardır. Doğa nesneler toplamıdır, onlara dokunmak, koklamak, ısırmak tadına bakmak ister. Dünya gerçektir, nesneldir, algılanabilirdir.
...
Dopkunmak sevginin en basit, ilkel hâlidir. Yani eğer her harekete bir duygusal karşılık bulunacaksa, bebeğin nesnelere dokunuşu gerçeğe, doğaya olan bir sevgidir. Gerçeklerden uzaklaşıp, nesnelerden çekildiğinde ise korku söz konusudur. İşte tam burada din devreye girer: Korku. Özellikle beyin geliştikçe, seslere ve davranışları daha net görmeye başladığında onu anlamlandıurır. Karşındaki insanın kızgınlık ifadesini anlamaya başlar, öfkeli bir azar ile, kahkahanın arasındaki farkı anlar. "İyi" ve "kötü"yü öğrenir. Sevgi, yani dokunuş, algılama isteği, yerini "korku"ya, onlardan kaçmaya "cıss!"lkara kalır. Cezalandırılma korksundan beslenen din tam da bu sırada devreye girer.
...
"Yapma oğlum/kızım bak allah çarpar" dendiği anda çocuk durur, düşünür. Ses oalrak "Allah" tek başına birşey ifade etmez. Ama "yapma, etme" ile beraber yanyana geldiğinde onun bir "güç" ve "cezalandırıcı" olduğunu çıkarsar. Yine çocuk anlam veremez. Çünkü "Allah"ın nesnel bir karşılığı yoktur. Ama çocukta da buna karşı çok güzel bir silah vardır: Hayal gücü.
...
4-5 yaşındaki Norveç'li çocuklar üzerine bir araştırma yapılmış. "Tanrı'yı tanımlayın" diye. İstisnasız bütün çocuklar onun neye benzediğini açıklamaya çalışmış. Hepsi ona nesnel bir karşılık bulmuş. Örneğin ben, "Allah" dendiği zaman hep hayalimde, uzayda Dünya'ya bakan kaslı güçlü, mavi gözleri beyaz ve çatık kaşlı bir fügır hayâl etmiştim. Başka bir arkadaşım "kesme şeker"e benzetirmiş.
...
Şimdi böyle bir imgenin beslendiği şey cezalandırılma korkusu ise, bunda olumlu bir şey aramak mümkünmüdür? Oysa ilkel dinler çok daha masumdu. Tanrı imgeleri, ruhlar ya da yaratıcı güçler, hep koruyucudurlar, hayat verendirler. Ve, çok ilignçtir tamamen nesneldirler. Bir canlı öldüğünde ruhu doğaya karışırdı. Aynı şekilde bir insan da öldüğünde ruhu "öte dünyalara" değil, bu dünyaya karışırdı. Onu bir kuşta, bir ağaçta yaşıyor diye düşünürlerdi.
...
Elbette insan "ölüm"ü anlamlandıran, onu bilinçli olarak "bilen" tek canlıdır. Bir gün öleceğini bile bile yaşamak ölüm anskiyetesini doğurur. Bu anksiyeteye karşı da en güçlü silah yaşamı bir şekilde sonsuz kılacak bir inançtır. İlkel dinlerde bu inanç nesneldi, "görülemez, algılanamaz" değil, yaşanılan içindew bulunan birşeydi. Oysa sınıflı toplum ve uygarlık gekliştikçe dinler de öte dünyalara, cezalandırıcı formatlara büründü.
...
Biri ölüyor "mekânı cennet olsun" diyoruz. "Şimdi cennette mutludur" diyoruz, ama neden üzülüyoruz? Neden yokluğu bizim canımızı yakar? Eninde sonunda biz de "oraya" gitmeyecek miyiz? Kavuşmayacak mıyız? Burada üzüntü tamamen gerçektir, rasyoneldir, nesneldir. Ama öçte dünya inancı, ölüm anksiyetesinin ve ölümün gerçekliğine karşı bir avuntudur, Marx'ın dediği gibi "içli bir ezgi"dir.
...
Peki modern Dünya'da dine gerek var mı? Din, Tanrı yoksa Ölüm'ü bilmenin yarattığı o anksiyete, yani öleceğimizi bile bilke yaşamanın anlamsızlığı duygusu nasıl aşılabilir? Ölüm anskiyetesi inanç sistemleri olmadan nasıl yenilebilir? Bazıları ölümsüzlüğün yolunu sağır olmasına rağmen 9. senfoniyi besteleyerek bulmuştur. İnsanlığa katılan kolektif her katkı, ölüme karşı ayakta durmaya devam edecektir. Biz toprak olup Dünya'nın rahmien geri döndüğümüz de ya da kül olup rüzgarla dans ederken bile, varlığımızın izi zamanın resminde hep varolacaktır...
neyin ne oldğu toprak olunca belli olcak kimileri eşşek cennetine kimleri huzur dolu cennetin kapılarına kimileride artık neye inanıyorsa oraya. ama lütfen ve lütfen kutsal olan şeylerle dalga geçmeyelim. nasıl siz özgürlüğe eşcinselliğe demokrasiye dininze (ve bunun gbi binler şey ) annenize babanıza saygı duyup onlarla alay edilmesi küfür edilmesini istemzseniz.sizde yapmayın..aksi takdir idealarınızın ülkeleriniz anlamı kalmaz.
insanların ateistleri inandırma calışmalarına anlam veremiyorum bırak ulan ne ugraşıyosun sonra kendilerini bi sikim zannediyolar
ateistlerde tanrının olmadıgına herkesi inandırmaya calışır valla yok allah carpsın ki tanrı yok sanane la bok kafa ben varolduguna inaniyorum sende öyle bişey yok diyosun herkesin inancı kendine
"hiç" olmaktan korkmamanın adıdır..
vay allahsızlar allah gomecek sıze elıne gectıyınızde yedınız yarrrrragıı
İngiltere’de bir Hristiyan grubu, belediye otobüslerine ateist ilan veren kişilerden, Tanrı olmadığına dair “kanıt” istemişti.
hocu ben kızıllar sağlam sevişir diye biliyorum
en iyisi agnostiklik gerisinin götüne koyayım
s.a metalic Dai ateist misiniz ?
Bir varlığın, olgunun, kurgunun vs. ispatı, onun varolduğunu düşünenler tarafından yapılmalıdır. Allah'ın olmadığı düşünen biz ateistler, onun varolmadığını kanıtlamak gibi bir zorunluluk içinde değilizdir.
Bunu açıklaması gerekenler, teistler, yani inananlardır. Ki bunun da imkansız olduğunu bile bile, dallama Harun Yahya'nın "varolmayan" profesörler, bilimadamları aracılığıyla kanıt çabalarına girişmesini, "ateizmin muna goyduk laaaağn" diye adlandıran hıyarlar illa ki mevcut.
Ve son olarak.. "Oh god, please protect me from your followers"
hamam yolu civarındaydı unuttum caminin de mahallenin de adını
abi ataistler atatürkü sevenler oluyo di mi
ayarcı mısın lan sen işin gücün yok mu amuk?
eskişehirde bir cami duvarı
"allah yok kesin yok ibne peygamber."
yıl 1999
yine neden kızdın?
yıllar önce mizah dergilerinden birinde bir karikatür vardı. hala gülerim
adam dağ başında panik içerisinde kurtlardan kaçıyor, bir kulübenin kapısını çalıyor, içeriden bir ses-kim o? diye soruyor, adam-tanrı misafiri diye cevap veriyor, içeriden -get la biz ateistik. diye cevap veriyor. sanırım sarkis paçacının bir karikatürüydü.
siz ateistlere ilk soru Allah'ın olmadığını ispat edin?bende ateist olacam yeminle