toplam 31 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
| tuttum | fosil68 |
| tuttum | crazy diomand |
| tuttum | meruva |
| tuttum | tarpadanak |
| tuttum | indolent |
| tuttum | onuroz |
| tuttum | club33 |
| tuttum | berqay |
| tuttum | Unforgiven LoverMan |
| tuttum | thecrowfun |
| tuttum | Teodora |
| tuttum | chiaro di luna |
| tuttum | spookyhamdi |
| tuttum | pjpjaylinfan |
| tuttum | matejakezman |
| tuttum | deathnossk |
| tuttum | Narcatas |
| tuttum | esatbjk |
| tuttum | scudman |
| tuttum | dalgaci |
~46 ahkam var. 1 2 3 önceki sayfa »
halkına en iyi hakaret eden yazar ünvanına sahip gazeteci
Siyasi görüşünü begenmesem de arada takdir edilesi yazılar yazar
işimize geldıgınde demokrası...gelmedıgınde dıkta dıye adlandırırız zaten...bugun ergenekondan yargılananlar...bır bakıs acısına gore devletın bekaası ıcın kanunsuz eylemler yapmıs olsalar da sucsuzdurlar...kalkıp sorsan..hanı demokrası hanı ınsan hakları...kem kum edıp efendım demokrası ısımıze geldıgı zaman demokrasıdır..gelmıyorsa darbelerle, faılı mechullarla, kımın elı kımın cebınde bellı olmayan orgutlerı destekleyerek... kendısıne getırmeyı bılırız dıyeceklerdır...
iyisimi ulkemızın unıversıtelerınde kafalarını kıtaplara gomup yıllar yılı bu adalet nedır nasıl saglanıra kafa patlatan ergenekon savcılarına fazla karısmayalım....emın olun ortada bu kadar belge gızlı tanık, arac gerec, kadrolasma, planlar, krokıler vs vs olmayan bır örgüt olsaydı ve savcılar susurlukta oldugu gıbı olsaydı ( kı o zamanın savcısı bugunun ergenekon sanıgının avukatıdır...) bu dava coktan kapanırdı...
bu ulkede darbeden yana dılım deyıp..ergenekona destek cıkmak ne denlı tutarlıdır onu da kestırebılmıs dılım ne yazık kı...sulandırıla sulandırıla polıtık baskılarla ıcı bosaltılan bu davaya herkesın sabırla bakıp sonucunu beklemesını dılerım
"Demokrasinin soytarılaştırılmışı...
BİRÇOK rezilliği “demokrasi” adına yapıyorlar.
Ülkenin ordusunu hırpalıyorlar, dışlıyorlar, eziyorlar... Ama 40 bin can almış terörü onurlandırıyorlar “demokrasi” adına...
Gericiliğin merkezi olduğu en yüksek mahkeme tarafından karara bağlanmış siyasi parti Türkiye'yi hâlâ yönetiyor “demokrasi” adına...
Atatürkçüleri hapislere tıkıyorlar, karanlıktan ürken ve sesi çıkan ne kadar onurlu-namuslu aydın varsa hapislere dolduruluyor “demokrasi” adına...
Telefonlar dinleniyor...
Özel hayatlar sergileniyor...
İnsanların yatak odasına giriyorlar...
Kim tepki duyup sesini yükseltirse yok ediliyor, faşizmdir bu “demokrasi” adına...
*
Gerçekten bu demokrasi midir?..
Böyle mi olur demokrasi?..
Yani “sahtecilik”, “evrakta sahtekârlık”, “hile”, “yalan beyan”, “dolandırıcılık” iddiası altında olanların sorgulanmaması... Üstelik en önemli koltuklarda oturup ülkeyi yönetmeleri... Ama bu suçları işleyenleri belirleyen savcıların-yargıçların üzerine müfettiş salınıp linç edilmelerine mi demokrasi denilir?..
Demokrasi hukuksuz mu olur?..
Ya da:
Demokraside devleti yönetenlerin ve önemli koltuklara oturanların kadınlarının başında illa türban olması şart mıdır?..
Demokraside; iktidardakilerin çocukları askerlik yapmazlar mı?..
Demokraside; tüm ülke ekonomik cenderenin dişlileri arasında ezilirken, üniversiteli çocuklar sefil dolanırken... Cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanların çocukları zenginleşirler mi?..
*
Böyle midir demokrasi?..
Haksız...
Hukuksuz...
Keyfi...
Fırsatçı...
Akıldışı...
Hile...
Yalan-dolan...
Entrika...
Buna mı “demokrasi” diyorsunuz?.. "
(5 agustos 2009 )
BAZEN düşünürüm:
"Bu iktidar, bu hükümet, bu Cumhurbaşkanı, bu Başbakan, bu devlet adamları kimin?.."
Benim değil...
Çünkü beni kovdular bu topraklardan, bizzat Başbakan "git..." dedi, gitmedim...
Mahallemizin adını değiştirip birlikte dümenler çevirdikleri kendi imar komisyonu başkanlarının adını koydular.
Çalıştığım gazeteyi yok etmek istiyorlar...
Aynı düşüncede olduğum arkadaşlarımın-dostlarımın tümünü alıp hapislere doldurdular... Dışarıda kalanlar sessizleşti, ortadan kayboldular, dostlarımı aldılar elimden...
*
Bir tuhaflık var...
Kim bu adamlar?..
Diyelim ki dış politikada:
- Azerbaycan’ı iterek, Ermeniler ile uzlaşıyorlar...
- Kıbrıs Türkleri yerine Rumlarla daha iyi anlaşıyorlar...
- BM’den değil, Hamas’tan yanalar...
- Medeni dünya ile değil, o dünyanın "Eli kanlı katil" ilan ettiği El Beşir ile kucaklaşıyorlar...
- Kuzey Irak’ta; Türkmenleri unuttular, ikiyüzlü Celal Talabani ile koklaşıyorlar...
Ya da iç politikada:
- 22 yaşındaki adamı oraya "çocuk" diye oturtarak 23 Nisan’ı ti’ye alıyorlar...
- Atatürk’ü sevmiyorlar, Abdülhamid’i seviyorlar...
- PKK ve Apo’nun affedilmesi tartışmaya açıldı, terörle mücadele etmiş askerler içerde...
- Deniz Feneri yolsuzluktan mahkûm edildi Almanya’da, onu görmezlikten geliyorlar da... Vergi rekortmenlerinin hesaplarını didikleyip mahkûm etmeye çalışıyorlar...
- Fethullah Gülen okullarını destekleyip, ÇYDD’yi basıyorlar...
Saymakla bitmez...
*
Kimin devlet adamları bunlar?..
O Cumhurbaşkanı, o Başbakan, o iktidar benim değil...
Sizin mi?..
O zaman sormaz mısınız kendi kendinize:
"Ne yapıyor bu adamlar?.."
(23 NİSAN 2009 tarihli yazısı)
Hangi cumhurbaşkanı?..
YİNE bir kriz karşısında Cumhurbaşkanı'nın inisiyatif alarak tarafları çağırıp bir "uzlaşma zemini" bulmasını istiyorlar.
Hangi Cumhurbaşkanı?..
Tayyip Erdoğan'ın AKP grubunda alkışlar altında "Cumhurbaşkanımız kardeşim Abdullah Gül'dür" diyerek uzlaşı-mutabakat aramaya gerek görmeden açıkladığı Cumhurbaşkanı mı?..
Cumhuriyet karşıtı simgeleri birlikte alıp devletin tepesine taşıyan Cumhurbaşkanı mı?...
AKP'nin Çankaya'daki temsilcisi mi?..
Hangisi?..
*
İşte; tarafsız, herkesin ve her kesimin güveneceği bir Cumhurbaşkanı bu günler için lazımdı.
Bizler "Bu benim Cumhurbaşkanım değil" derken, huysuzluğumuzdan ya da saplantılarımızdan değildi itirazımız.
Böyle bir Cumhurbaşkanı nasıl "tarafsız arabulucu" olacak şimdi, söyler misiniz?..
O taraftır.
Kendisinin kapatılma dosyasında adının olması bir yana... Bir tek kişi çıkıp "Bu Cumhurbaşkanı tarafsızdır" diyebilir mi?..
Sorun ona, buna...
*
Cumhurbaşkanı'nın arabulucu olması MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin aklına gelen bir fikir.
Onu Cumhurbaşkanı seçmek için Meclis'e koşarken, bir gün "tarafsız, yansız, herkese güven veren" bir Cumhurbaşkanı'na gerek olacağını ve kendisinin Cumhurbaşkanı'nı "uzlaştırıcı hakem olmaya" çağıracağını düşünmedi besbelli.
Elbette o günlerde Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasına yapmacık sevinç gösteren patronlar da, aydınlar da, medya da, hatta kimi AKP'liler de şimdi bir "tarafsız, sözü dinlenen, saygın, uzlaştırıcı cumhurbaşkanımız" olsun isterlerdi.
Ama yok...
Ve gittikçe batıyor Türkiye...
*
Kör gözüm, kör...
Bu körlüğün sonucu değil midir ki, koca çukurları görmüyor vatan ve yuvarlanıyor tepetaklak...
Bu kadar mı olur körlük?..
Çıkarlar, yalakalıklar, ikiyüzlülükler, ahmaklıklar, bu kadar mı kör eder insanı?..
Dam üstünde saksağan ve kazma sapı...
YARGITAY Başkanlar Kurulu’nun muhtırasına en iyi yanıtı AKP’nin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin verdi bence:
"Bildiri bir dam üstünde saksağan olmuştur..."
Çok değerli bir hukuksal yorum, öyle kolay hukuk adamı olunmuyor demek ki.
Bizler hukukçu olmadığımız için bu tür bildirilerin ne anlama geldiğini bilemeyiz.
Ama kendi adında da bir kuş yer alan Şahin bakınca tanıdı:
"Bu saksağan..."
Sözün devamını getirmek ise vatandaşlar olarak size düşer, lafın arkasını bilirsiniz:
"Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı..."
*
Nitekim yargı bildirisinden hemen sonra, hukuk devleti endişesi olan yüksek yargıçlarımızı azarlayan karşı bildiri geldiğinde, anladık ki yargının beline kazma vurma operasyonu başlamıştır.
(.........)
Çünkü kendi "ılımlı İslam" rejimini kurmak isteyen AKP’nin önündeki tek engel yargıdır.
Misal; YÖK ile üniversitelerin, Türk-İş ile sendikaların, hileli ihalelerle medyanın ele geçirilmesinden, Ordu’nun sessizleşmesinden, Cumhurbaşkanı engelinin ortadan kalkmasından sonra AKP’nin önündeki tek engeldir:
Yargı...
Ve yürekli yargıçlar...
AKP kendi amaçladığı düzeni kurmak istiyor. Ama her seferinde yargıya takılıyor.
İşte; yargı ile sorun çıkması bu yüzdendir.
Ve hedef gösterilen, dinlenen, izlenen, sindirilmek istenen, altı-üstü oyulan yargı tepki gösterince... Görevi yargının bağımsızlığını ve devamını sağlamak olan Adalet Bakanı’nın aklına dam üstündeki saksağanın gelmesi...
Fırsat bu fırsattır; vur beline kazmayı...
*
Kazmanın bir de sapı vardır.
Öyle her kalas kazmaya sap olamaz.
Hayatında bir işe yaramamış, yeteneksiz, kimliksizler bir yere yamandıklarında bu yüzden seviniriz.
"Bir kazmaya sap oldu" diye...
Ama ben böyle kazma görmedim...
Ne de böyle kazma sapı...
Taş sokaktan aşağı...
URFA'nın o beyaz lahit taştan yüksek duvarları olan sokağından aşağı doğru yürüdük yine.
Kemerli kapıları, kapıların üzerinde el şeklinde kocaman tokmaklar olan sokaktan.
İniş aşağı...
Başında beyaz fötr şapkası, upuzun pardösüsü, çatık kaşlı yüzü ile yanımda o hayran olduğum adam.
Tekrar geçtik o taş sokaktan.
Elimi tutmuştu babam.
*
Şimdi daha iyi anlıyorum korkan tavşan yavrularının niye bir zıplayışta yuvalarına kaçtıklarını.
Ya da kuşların uçsuz bucaksız gökyüzünde dolanıp dolanıp, ama akşamları niye aynı ağaca döndüklerini.
Aidiyet duygusu çoğu zaman bir adres belirler bize.
Korktuğumuzda döneriz...
Uçup uçup döneriz.
Ve insanoğlunun en iyi bildiği adrestir o işte:
Baba ocakları...
*
Geçen hafta adresimi yitirdim.
Uçup uçup yorulduğumda, ürküp korktuğumda, sığınmak istediğimde, ait olduğum dizin dibine dönmek istesem...
(..........)
Aidiyet duygum, bir cenaze töreniyle birlikte, bir köy mezarlığında kaldı.
Ve kuşlar kadar özgür olup uçmanın, tavşan yavruları kadar mutlu oynamanın "garantisini" arkamda bıraktığımı, o mezarlıktan ayrılırken anladım.
*
O zaman hayallerle yetiniyor insan.
İşte o eski siyah-beyaz film makarasını yeni baştan takıyorum gözkapaklarıma.
O dar, taş sokaktayız.
İniş aşağı...
Elini tutuyorum babamın, arada bir eğilip yüzüne bakıyorum biraz temkinli ama hayran hayran...
Yanımda o sert yüzlü adam.
Ama bu sefer...
Bu sefer arkasından ağladım.
İlk kez elimi bıraktı babam.
bugün hürriyetin 60. yaş günüymüş bir ek hazırlamışlar "ailemiz" diye yada öyle birşey
o ekte bütün yazarlar vardı, bir araya gelip resim çektirmişler falan bir tek bekir coşkun yoktu :S
bugün kü yazısı çok yerinde, buyrun;
Vebal...
TÜRKİYE’nin böyle çağın dışına sürüklenmesinde ve kimliğini yitirmesinde hepimizin vebali var.
Ama en çok CHP’nin...
Çünkü ülkemizi cumhuriyet düşmanlarının elinden kurtarmak isteyenler, oyları ile bu görevi CHP’ye verdiler.
Oysa CHP ortada yoktu.
Genel Başkan’ın parlak grup konuşmaları dışında ana muhalefet partisini gören olmadı.
Ne kahvehanelerde, ne gecekondu mahallelerinde...
Ne meydanlarda...
Ne sokaklarda..
Ne halkın içinde...
Ne bir proje üretirken, ne bir yeni ufuk açarken...
*
Bizler iktidar kadar muhalefetten de şikáyetçiyiz.
Türkiye’nin tarihinde toplumun bir kesimi hiçbir zaman bu kadar tepkili, bu kadar sesli, bu kadar çığlık çığlığa olmamıştı.
Ama bu kadar da umutsuz.
Niçin?..
Çünkü o kitlelerin önüne düşecek, heyecanlarına heyecan katacak, dalga dalga iktidara yürüyecek bir muhalefet yoktu.
Sokaktaki insan açısından; bu iktidarın yerine koyacak bir şey...
Aydınlık yüzlü yürekli insanlar ise, asfalt meydanlara sarıldılar da, sarılacak bir muhalefet bulamadılar.
*
Şimdi CHP’nin kurultayı var.
Bu kurultay CHP’den çok Türkiye’yi ilgilendiriyor.
Bizler partili değiliz, kalkıp "O gelsin, bu gitsin" diyemeyiz. Ama yeter artık; biraz gayret...
Biraz sorumluluk...
Biraz çaba...
Biraz kıpırtı...
Biraz basiret...
Böyle mi olur "Atatürk’ün partisi" size göre?..
Gericiler cumhuriyeti ayaklar altına almış ezerken, o cumhuriyeti kuran parti böyle mi olmalı?..
*
Bu ağır vebal hepimizin sırtındadır.
Ama en çok CHP’nin...
Büyük bir vebaldir bu.
Vebal...
bekir coşkun
olan bitenleri gökdelenden izleyen, aşağıya in(e)meyen, sözüm ona seçkin gazeteci..Bu ülkeye beş kuruş faydası olmayan, insanları cumhuriyet çocuğu,onun bunun çocuğu diye ayırma cürretinde bulunan, patronunun verdiği direktiflere göre yazılarını değiştiren leblebi karakterli bir insandır ayrıca.
keşke hepimiz bekir coşkun gibi olsak. Pazar günleri brunch yapıp, hafta içi gökdelenden dışarıyı seyredip gündemi internetten takip edip bir kaç süslü kelime oyunu ile yazılar yazsak, gençlerin desteğini almak için :atatürk,cumhuriyet,laiklik kelimlerini sıkça kullanıp "aslında ben de olmasam bu ülkenin gerçeklerini görecek kimse yok" triplerine girsek.
ayrıca bkz. köylü milletin efendisidir
bkz.yalanmış meğer
bu hayatta en çok küfür ettiğin iki insan tipi vardır :
biri trafikte taksiciler, diğeri de gazeteciler..
Muasır medeniyetler seviyesine kendi halkınızı aşağılayarak, baskı kurarak değil ancak ve ancak anlayarak ve eğitim ile ulaşabiliriz.
Avrupa birliği, girmek isteyen ülkenin yazarlarını alacaksa sadece; çoktan girmişiz AB ye zaten...
kadınlar gittiklerinde arkalarında daha büyük
boşluklar bırakırlar.
Onlar bir gün çekip gittiklerinde,
peşlerinde 'yetim-öksüz' kalan çok olur:
Mutfaktaki dolap, perdeler,kavanozun içindeki eski
düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler,
dolap diplerindeki kurdeleler...
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar,
yetim kalmıştır tabaklar.
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
Sık sık boynunu büker 'sarıkız'.
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz,
değerini kimse anlayamaz krom hac tasının.
Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz.
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler,
uyarılar, yakınmalar,dualar yetim kalır.
Kapı eşiğindeki 'Dikkat et...' duyulmaz, annesi gitmiştir
'geç kalma'nın.
Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak
giderler.
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında.
Ve bir kadın
gittiğinde pek çok 'yetim' bırakmıştır arkasında.
Bir kadın gittiğinde...
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında;
bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir
muhasebeci...
Bir anne gider...
Bir dost...
Bir arkadaş...
Bir
sevgili...
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.
Etik-metik...
ÇOK zamandır Başbakan'ın "Batı'dan ahlaksızlık aldık" demekle neyi kastettiğini düşünüyorum.
Bence Başbakan'a göre ahlaksızlıklar:
- Dans...
- İçki...
- Flört...
- İşte; itiraf ettiği gibi arka sayfa güzelleri...
- Belki kısa etekler...
Ne bilelim biz?
*
Biliyorsunuzdur; Başbakan'ın da katılmasıyla "Türkiye'de yolsuzluğun önlenmesi için etik projesi" ilk toplantısını yaptı.
Şimdi sıkı durun:
Bu proje için AB'den 1.5 milyon Euro'luk kaynak sağlandı.
Yani Başbakan'ın "Ahlaksızlık aldık" dediği Avrupa, bizdeki hırsızlığı, yolsuzluğu, yağmayı önlemek için para veriyor bize.
Daha da açıkçası:
Ahlaksızlığımızı, o "ahlaksızlık aldık" denilen Avrupa parasıyla önleyeceğiz.
İyi mi?..
*
Ahlak neresindedir insanın?
Eteğinde, saçında, gözünde, dizinde midir?..
Söyler misiniz; Batılı yaşıtları gibi giyinen genç kız, çağdaş arkadaşları gibi dans eden kadın, medeni insanlar gibi bir yudum şarabını içen erkek mıdır ahlaksız?..
Yoksa insanlar açken, akşamları aç uyuyan o çocukların rızkını çalanlar mıdır ahlak sahibi?..
Hangisi?..
O 1.5 milyon Euro, dansı önlemek için, etek boylarını uzatmak için, saçın ucu için, kadın eli sıkmamak için, arka sayfa güzellerini önlemek için mi harcanacak?
Elbette hayır...
Sunumda "Kayırmacılık, hamilik, oy satın alma" için diyor.
Yani AB desteği ile düzeltilmesi gereken ahlaksızlık nerede, görüyorsunuz.
*
En iyisi "etiğimizi" korumak için Avrupa'dan gelsin paralar.
1.5 milyon Euro...
Eşe-dosta yeter de...
Yetmez de...
Bu bence akp anlayışını çok iyi açıklıyor. ama biz bağlayalım sıkıca gözlerimizi, görmeyelim.
sıkıca tıkayalım kulaklarımızı gerçeklere, duymayalım.
gerçekleri zorla gözümüze sokmaya çalışan insana da demediğimizi bırakmayalım.
insalar türbana "özgürlük" derken "esaret"i istediklerinin farkında değiller.