toplam 113 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
| tuttum | cannabisindia |
| tuttum | baptiri |
| tuttum | matteo |
| tuttum | nagashi |
| tuttum | aselban |
| tuttum | aasu |
| tuttum | nari nar |
| tuttum | efteralya |
| tuttum | vasilsa |
| tuttum | donerkoltuk |
| tuttum | angina pektoris |
| tuttum | afillinick |
| tuttum | peyken |
| tuttum | safranlekesi |
| tuttum | uzaykutlar |
| tuttum | mississippi burning |
| tuttum | bakhus |
| tuttum | face in the mirror |
| tuttum | guguklu petunya |
| tuttum | stenka razin |
~24 ahkam var. 1 2 önceki sayfa »
"Oyun üzerine ne biliyorsam ondan öğrenmiştim. Ustam karşımda duruyordu. Ama oyunun oynanması üzerine bilgi vermemişti. Satranca çok benzeyen bu oyunda taşların, yani bizlerin adı, satrançtaki gibiydi, kurallar hemen hemen aynıydı. Bir iki noktada satrançtan ayrılınıyordu. O noktaları da başkan anlatmıştı bu sabah. Ne ki, satranç oynamasını bilip bilmediğimi kimse sormamıştı. Morların bilmesi gereksizdi zaten. Bir zamanlar biraz oynamış olduğum için, oyunu bilmiyorum diyerek işin içinden sıyrılmağa da kalkışmamıştım. Oynamak istemiştim, başından beri, onu gördüğümden, oyuna katılıp katılmayacağımı soruşundan beri..."
bir tüy,
bir telek
bir dalgın kuşun ardında bırakıverdiği havadan
oluşmuş gibi yumuşak, düşen, yere doğru;
bir tüy,
bir telek,
bir yaprak
bir güz dalından kopmuş
kopuvermiş
sarartılı
bir yaprak, yere değince kimsenin duymadığı, yeri,
taşı, toprağı bağırtmamış, incitmemiş,
bir tüy, bir telek, bir güz yaprağı
gibi düşmüş yerleşmişti içime
içerime, gönlüme, etime
k o r k u
BiR ÇıĞ GiBi GELDiN ÜSTÜME
karıncalar gibiydim, düş karıncaları, ozan karıncaları
gibi
çıdamlı karıncalar gibiydim,
çıdamlı, dümdüz uzanan
uçsuz bucaksız engebesiz bir düzlükte
ÜSTÜME BiR ÇıĞ GiBi GEL
DiN KENDiNE KATTıN BENi
gözü, ayağı, bir yerlere takılmadan
hiçbir şeye yönelmeden
dümdüz uzanan bir toprakta
çıdamla
y ü r ü y e n
karıncalar gibiydim.
d u y d u m s e n i,
ö l d ü m s e n i!
SENi SENi SENi
SENi SENi
gördüm duydum
yaşadım öldüm
yürümekten başka bir şey bilmeyen,
nereye, niye, neye gittiğini bilmeyen
bir yere gittiğini olsun bilmeyen
ozan karıncaları
g i b i y d i m
çıdamla yürüyen bu düzlükte, engebesizlikte.
SENiN YANıMDASıZLıĞıN BiR
SiLiK SUSKUYDU, GÜNSÜZ KA
RANLIĞıMıN KESER AÇARDı KA
PıSıNı, SESiN, YÜZÜN, YÜRÜMEN
Nereye gittiğini gene bilmeden
bir yere gittiğini olsun gene bilmeden
çıdamı da, yürümeği de unutmuş
b i r b ö c e ğ i m ş i m d i
çılgınca dönenen
durduğu
yerde.
görünmez engebeler örüldü
çepeçevre
çevremde
k or k u d a n
BiR ÇıĞ GiBi GELDiN ÜSTÜME
KENDiNE KATTıN BENi,
YUVARLANDıK BiR SÜRE
Zeytin gövdeleri gibiyim şimdi
toprağım ister al, ister boz, ister kara,
burulmuş erkeklikler gibiyim
a c ı i ç i n d e
k ı v r a n a n
düzlüklerinde gökyüzüne uzanıp gün ışığını
titreştiren, dünyayı düzgün aralıklara bölen
kavak duvarların-
d a n s o n r a
SONRA
suyu arayıp bulan kökleriyle, durmadan budanan
kollarıyla
su fışkırır gibi
yeniden toprağa dökülen dallarıyla yeşil yağmurunu
yağdıran
söğütlerden sonra,
SONRA
SONRA
yarık
yarılı
yarılmış tahtasıyla
kıvranan
buruk
burgun
bir zeytin gövdesi gibiyim
kuytularda,
eğimlerde,
suskun,
sessizlikler içinde, gümüş yeşil bir buğu altında,
buruk
b i r g ö v d e y i m ş i m d i
yemişi kararmayan
SONRA SONRA SONRA
YıKTıK KENDiMiZi DE
Kuruyum göğe baktığım yerde,
buruğum yere baktığım yerde
korkuyla beslenerek korkudan!
BEN ÇıĞ OLDUM ŞiMDi. SEN,
kar'ımdaki taş, karnım-
E T i M D E K i
daki, dokumdaki
K A M A
oysa korku kendi memesini
e m e r e k b ü y ü r ;
nasıl burmalı bu memeyi?
nasıl kurtulmalı
nasıl
nasıl
nasıl
korku-
nun südü olmaktan?
SENi SENi SENi
SENi SENi
yaşadım duydum
öldüm
seni yaşadım, seni öldüm
uçurumun dibine
v a r a m a d ı m d a h a
parçalanıp, parçalayıp kurtulacağım yere.
Bir tüy,
bir telek gibi,
bir güz yaprağı gibi
k o p m a l ı
kuştan, ağaçtan, yeğnilikle, incelerek,
bağırmadan korkudan.
^^anılarım senin geleceğin oluyor,^^
GERÇEKLiK DUYUSUNU YiTiRiP, UZAKTAN
UZAĞA HEP SENiN SiVRiLDiĞiN BiR PUS
iÇiNDE YAŞAMAĞA BAŞLADıĞıM ŞU ANDA.
SEN AĞAÇTAN SEN AĞACA KOŞUYORUM,
ARADAKi PUSARıK BATAKLıKTA AYRıŞıP
YıVıŞAN GÜNLERiN HiÇLiĞiNDE.
(en sevdiğim yazısı budur, zamanında odamın duvarına boylu boyunca yazmıştım,, ne mükemmel bir şiirdir bu)
NARLA İNCİRE GAZEL:
Sevişme bir törendir. Yılların soldurmadığı bir tören, birçok kişi için. Bunlardan biriyim.
Ama sevinin yazılmazlığına yenik düştüm bunca yıl sonra. Bir geçmişi anlatmanın, bir geleceği düşlemenin ötesine geçebilmek gerekti. Anladım.
Sevi yaşanmakta olandır.
Sevi ile özgürlük biribirini azdırır, biribirini yokedebilir.
Sevinin zamanın geçişine dayanamadığını sanabiliriz.
Oysa özgürlükle bağdaşmasının da, zamana dayanmasının da olanaklı olduğunu öğrenebildim sonunda. Olanaklı; yeter ki...
Her "yeter ki..." gibi dile kolay ya, yeter ki o seviyi yaşayanlar, onu yaşadıklarını sanmanın ötesine geçebilecek ölçüde biribirini seveler, sevebileler, onu yaşamanın gerektirdiği özveri, özgeci ile özgürlüğün hakkını verebileler. Şuncacık olsun hak geçmesine, yenmesine, izin vermeksizin.
Kolay değil belki, ama sevinin nasıl bir tansık olabileceğini o zaman kavrar, bu tansığı yaşarız. Sevinin yaşanması ile sevişme aynı kişilerde buluşur da buluşmaz da. İkisi için de kişilerin biribirini çok iyi tanıması gerek. Tanımanın gerektirdiği emek, süre, gönül gücünün ilişkiyi soldurmasına meydan vermemeli. Bu sırra ermek bir yaşam boyu sürebilir de. Yılmamasını bilmeli.
"Göçmüş Kediler Bahçesi" kitabından sorumluyum finalde:((
ARkadaşlar aranızda "Bizim denizimiz" i okumuş olan varsa bana bi "sosyolojik açıdan arketip eleştiri"sini yapıversin nolllluuuuuuuuuuuuuuuuuurrr :((((
Öykücü, romancı ve denemeci Bilge Karasu 1930'da İstanbul'da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğrenim gördü. Ankara radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa'dan dönerek çevirmenliğe başladı. Ölümüne kadar Hacettepe Üniversitesi' nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 14 Temmuz 1995'de pankreas kanseri tedavisi sürerken Hacettepe Üniversitesi'nde yaşama veda etti.
Bilge Karasu, bireyin sorunlarına ağırlık veren, onun günlük hayatındaki açmazlarını işleyen bir yazardır. Her insanın hayatında en az birkaç kere kafasından geçirdiği ya da yaşadığı (sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi) kavramları imgesel bir dille anlatır. Yazar günlük hayattan bahsettiği için, okuyucu hikayedeki kahramanda ya da kişilerde kendinden parçalar bulur. Böylece kullanılan imgeleri de rahatlıkla bilinçaltında kendi yaşamına göre şekillendirip yorumlar, hikayeyle okur arasında bir bağ oluşur. Çünkü Karasu, insanla/insanüstüyü, olağanla/olağanüstüyü yapaylığa düşmeden, metnin doğal akışı/hayatın da kurgusal akışı içinde verir1 Doğan Hızlan 'Bilge Karasu'da İnsan İlişki(siz)likleri' Okurun hayal gücünü bir noktaya kadar özgür bırakır. Karasu kelimelerini özenle seçer. Dili işlenmiş, üzerinde çok çalışılmış, oynanmış bir dildir. Kullandığı arı Türkçe başka yazarlarda yapay ve zorlama dururken, onun metinlerinde hoş bir tat bırakır. Çünkü ritm düşünülerek, ses düşünülerek, görsellik düşünülerek kurulmuş, kurgulanmış, kusursuz olması istenmiş bir dille yazılmıştır.
Türkçe edebiyatın en özgün kalemlerinden biri olan Karasu "Gece" adlı kitabıyla 10 yılda bir verilen "Pegasus Ödülü"nü kazanan tek Türk Yazar'dır.Aynı zamanda felsefeci yanı olan Karasu, metinlerinde felsefi sorunları işlemiş, ya da onun metinleri felsefi incelemenin konusu olarak görülmüştür.Postmodern romanın Türkiye'deki önemli isimleri arasında değerlendirilmektedir.
türkçeyi kullanış biçimi ile anlatım tarzına hayranlık duyduğum...okuyabildiğim nadir türk yazarlardan bir...özel bir adam..
neden yorum yapılırken bazı kuyruk sancılı insanlar, o kişilerin cinsel kimlikleriyle uğraşarak lafa girerler...nedendir bu ezik tavır...aşağılayıcı olmak bu mıdır? yoksa bununla aşağılanmak mıdır insanın kendi için? ayıplıyorum açıkcası bu tip yorumları...ve tabi kişi kendi hakkında da bilgi verir yorumlarıyla...erkek adam bu yollara başvurmaz...anlayana sivrisinek saz...
hayatımda okuduğum en kontrollü yazardır.
sanki direksiyona ilk kez oturuyormuş da hiç hata yapmak istemiyormuşcasına dikkatli hep..
oysa, yazarlığın bir kısmı da kendini salmaktır kelimelerin çağrışımlarının sesine..
sora duyduklarını yazarsın, yazılırsın, harflere bulanırsın.
Göçmüş Kediler Bahçesi / Bilge Karasu
10.
Başkan beni kayırıyordu galiba. Beni en korkulu durumlardan
kurtarıyor, başkalarını esirgemezken beni elinde tutuyor, vezirliğe doğru
sürüyordu.
Alanda oyuncuların sayısı epey azalmıştı. Yarıya inmiş gibiydik.
Yeşiller direniyor, başarıyla sürdürüyorlardı oyunlarını. Usta
oyunculardı onlar. Bakışıyorduk onunla. Kollarını açtı, bana doğru uzatır gibi
yaptı, sonra gülerek yumruklarını sıktı, hızla uyluklarına indirerek çarptı.
Susamıştım. Hepimiz susamış olsak gerekti. Ama su için çalıştığımızı
unutamazdık. Oyun bitesiye su yoktu hiçbirimize.
Oyun üzerine ne biliyorsam ondan öğrenmiştim. Ustam karşımda
duruyordu. Ama oyunun oynanması üzerine bilgi vermemişti. Satranca çok
benzeyen bu oyunda taşların, yani bizlerin adı, satrançtaki gibiydi, kurallar
hemen hemen aynıydı. Bir iki noktada satrançtan ayrılınıyordu. O noktaları da
Başkan anlatmıştı bu sabah. Ne ki, satranç oynamasını bilip bilmdeiğimi kimse
sormamıştı. Morların bilmesi gereksizdi zaten. Bir zamanlar biraz oynamış
olduğum için, oyunu bilmiyorum diyerek işten sıyrılmağa da kalkmamıştım.
Oynamak istemiştim, başından beri, onu gördüğümden, oyuna katılıp
katılmayacağımı soruşundan beri.
Göçme oyunu sözünü o da açıklamamıştı ama. Göçme oyunun oynandığı
bahçeye Göçmüşler Bahçesi adını bilerek verebilirdim ama o sözü, daha hiçbir
şey bilmezken uydurmuştum. Sonra başka bir şey geldi usuma o ara. Burası,
göçmüşlerin bahçesi değildi, göçecek kedilerin çekilip gözden ırak ölmeğe
baktıkları yeriydi herhalde bu kentin; Göçmüş Kediler Bahçesiydi bu.
Göz göze geldik gene. Usumdan geçenleri bilirmiş gibi, biraz alaycı
bir gülümsemeyle, başını "evet" dercesine sallıyordu. Başkan hâlâ düşünüyordu.
Kendi oyunumu oynamağa başladım.
Sen beni yaşatabilirsin, diye geçirdim içimden.
Başı, gene, evet, dedi.
Ama yaşatmak istemiyorsun çünkü sen
Başı, evet, ben?.. dedi.
Sevildiğini bilmek istersin.
Evet.
Ama sevildiğinin söylenmesini istemezsin. Beni söylenmemiş bir sevgide
boğabilirsin.
Evet.
Çünkü...
Çünkü?..
Bilemiyorum. Galiba... Korkuyorsun.
Evet.
Oyunu kestim. Tatsızlaşıyordu.
Kesmedi o.
Bekliyorum, dedi, evet...
Vazgeç, dedim başımla. Başka öksürdü. Kıpırdamıştım. Dondum.
Ağaçların arasında dönmeden önce bacaklarıma sürünen kediye bile
bakmadım. Kedi geçti gitti. Açtı; yorgundu belki. Ölmüştür şimdi. Göçmüştür bu
bahçede.
Başkan beni unutmuştu. Oysa ben, küçücük piyade
aşağıları savunuyordu şimdi,
oysa ben, küçücük piyade, vezirden başkasını düşünmüyordum. Ne yapıp
edip onu
Ama... Oyun bitmişti. Bitmişti benden yana. Bir tek adım atmam
yetiyordu işte. "Ne yapıp edip"in gereği yoktu artık. İyi oyuncu değildim ama
atılacak adım açıkça ortadaydı. Üstelik, istediğimin gerçekleşmesi bundan
kolay olamazdı.
Alanda bir kıpırtı oldu. Nerede, nasıl, bilmiyordum. Bildiğim, sıranın
bana geldiğiydi.
Her şey durmuş beni bekliyordu. Ben Başkanın sözünü bekliyordum.
Başkan başka bir şey söyleyemezdi, besbelli. Her yanım gerilmişti, atılmağa
hazırdım. Bir adımla vezire çıkıyordum. Yeşillerin veziri ister istemez beniim
oluyordu ardından...
Başkan susku içinde düşünüyordu. Bana dikilmiş yeşil gözleriyle
başını, ilk kez, "hayır" dercesine salladı o.
Neye hayır?
Düşündüğüne.
Gülünç olma, tam bu noktaya geldikten sonra... Seni almamı istemezsin
elbet, ondan öyle...
Hayır. Ama...
Konuşmak istiyordu şimdi. Üstünlük taslamaktan, tepeden bakıp alaycı
davranarak sırt okşamaktan vazgeçiyor, konuşmak istiyordu. Usumdan geçeni o
nasıl anlıyorsa, ben de öyle anlamalıydım onun usundan geçenleri. Mor değil,
Yeşildi anlaşmaya, uzlaşmaya varmak isteyen. Bütün gücümü kullanıp
anlamalıydım onu.
Hayır, diyordu, düşündüğün yanlış.
Birden toparlandım. Beni oyalıyordu. Yapmak istediğimi sezmiş,
önlemeğe çalışıyordu. Şu anda bir düşmanlık durumu içindeydik.
Dost olmamış mıydık bugüne dek? Hiç yan yana durmamış mıydık?
Görüştüğümüz anda büyülemişti beni. Ama ben mi ona yaklaş
Düşündüğümden vazgeçmek istemiyordum. Ona bakmağı bile bıraktım, yan
gözle Başkanın ağzını kollamağa başladım. Başkan kararını verdi, ağzını
araladı.
Çıkacak sesi beklemedim. Bir tek uzun adım attım. Binlerce insanın
göğsünden bir körük sesi çıktı.
Uğultu dindiğinde onun sesini işittim. "Mat" diyordu. Üstümdeki,
elimdeki demirlerin göğü tutan gümbürtüsü içinde yığıldım durduğum yere.
Bilge Karasu.
.......................................................................
1.b.
Kedilere benzeyebilseydik keşke. Öyle diyesim geliyor sık sık, bu son
yıllarda. Yaşadıkları anın iyicene farkındalar gibi. Bir şey bekliyorlarsa bir
deliğin başında, onları oyalayıp oradan uzaklaştırmak pek güç. Bildikleri bir
yerde bildikleri bir iş görülürken, her gün seyrettikleri, kendilerince
katıldıkları (anlayamadığımız, bakarak da bir işe katılınabilirliğidir) o işe
sanki ilk kez bakacaklarmış gibi, uyuklamakta oldukları yerden kalkmağa
üşenmeden gidip seyrederler yapılanları... Uykularının hangi katındalarsa, o
katın uykusunu yaşarlar.
Bizlerse, uydurduğumuz bir zamanla övünürken, her işimizi, her sözümüzü o
zamanın akışı içinde ötede, ileride, gelecekte varılacak, bir noktaya varmak
üzere yapılıyor ya da söyleniyor görürken, yapmakta, söylemekte olduğumuz şeyi
unutuveriyoruz. Bir ereğe yönelerek, bir erkek düşüne kapılarak giderken,
sonraları -biz göçtükten sonra- yaşamımız, daha da ileri vararak, YAZGIMIZ adı
verilecek bir dizi anın her birinin biricikliğini, değiştirilemezliğini,
yerine konmazlığını şuncacık olsun farketmiyoruz. (Bu yaşamın bölük pörçük
birkaç anısı bir iki yakınımızın belleğinde kalabilir ya, bunların bir
süreklilik, bir anlamlılık taşımış olabileceklerini bilecek tek kişi
-kendimiz- yokluğa karışmış gitmiştir artık). "Farketmiyoruz" dedim, meğer ki
gerçekten sonumuza yaklaşmış olalım. Yanılmıyorsam, kimimiz (yolun oralarında)
anlayıp öğreniyor kimi şeyi: Susup dinlemeği örneğin... Yaptığı, gördüğü,
işittiği her şeyin ağırlığını bir yerlerinde duymağı; bir çocuk gülüşünün, bir
güneş sızıntısının, bir gözyaşının avuçtaki yuvarlıklığını, ferahlatıcı
serinliğini, sayısızlığını ya da sayıya gelmezliğini; mutluluğun, acıyı,
sevinci art arda ayırım yapmaksızın yaşamak olabileceğini... Hele biraz
yaşlanılmışsa, görülen, işitilen, tadılan her şeye, geçmiş yaşantıların da
gelip desteklik, yastıklık edebileceğini...
Ama kedi sever gibi sevmemeliyiz sevdiklerimizi.
--------------------------------
Yengecin karşısında, düşmanı (Seçtiği düşman mı, düşman diye seçtiği
mi?) var. Onu yıkması gerekmektedir. Karşısındaki insan da artık üstün bir
yaratık değildir (olmasa gerek); yengecin seçtiği düşman olmağı kabul
etmiştir.
(Derler ki, senin burcundakiler, birileri kendilerini korusun isterler; korusun, kayırsın, pohpohlasın... -Ya pohpoha varasıya... -Ondan sonra da, saldırmak için uğraşırmış Yengeçler; o kendilerini koruyan, kayıran, pohpohlayan kimseye; saldırmak için fırsat yaratır, bahane uydururlarmış gerekirse...)
(...)
(Derler ki Yengeçlerin bir yöntemi de, usandırmaktır, bezdirmektir; durmadan, nazının çekilmesini beklemektir. Nereye varırlar böyle?)
(...)
(Usanmışsındır ya... Derler ki Yengeçler, düşünceleriyle değil, davranışlarıyla bezdirir, soğutur insanları kendilerinden, uzaklaştırırlar. Kendilerine duydukları güvensizliği efelikle örtmeğe kalkarlar. Oysa niye güven duymasınlar? Hiç değilse görünüşte - ama görünüşte, yalnız görünüşte... Eninde sonunda, kabuklarının kalınlığı bir şeye yarasa gerek - hiçbir neden düşünülemez buna.)
beyoğlu'nun asıl sahibi olarak fareler ve hamamböceklerini işaret etmiş ince adam, klavuz...
hayatımın yazarı, virgüller ve parantezlere fazla dalmak bir yana dursun, parantezlerden ayrı öyküler çıkaran, "bilge" adam
"kedi sevmek"
bilge bir kara kedi.
kafkaesk bir romantizmin lirik imgesini boylu boyunca süslediği kitaplarında, arka planda elleriyle sakladığı kisvesi bir arkaplan yazısıyla gölgelenirken, bir cevizin endişe yüklü kırılganlığında yüzen bilincine aldırmadan, bir köşede tek başına, menşei bir kediden türemiş anason kokan kalemiyle bizi yazıyor; usanmadan, hâlâ..
karasularından akçalar çıkaran bir bilge derviş..
adam. bu ülkeyi sevme sebeplerimden biri olacak kadar adam. baş ağrısının onulmaz hallerine beni hazırlıklı kılan, sözcüklerini nar suyu edip çoğalta çoğalta içtiğim, kedileri muhayyilemde kendi imgesi kılan, sarihliği destan adam. bir insan gibi adam, adam gibi adam. sebepler yaratacak kadar adam.
adam demek "kişi" demektir, bilir miydiniz? yeni öğrendim ben. işte bu yüzden böyle çok "adam".
oyunların, masalların, metaforların, imgelerin/ altında bir tek bezelye tanesi taşıyan dokuz kat yatağının rahat uyuyamayanı...
göç-imiş kedilerinin bahçesi,
sayfana dahil olan göçer-imiş.
avına can verip, avından el alan-imiş.
bir var bir yok-imiş.
böylelikle, 'yok'luklarda kandırmayan olur-imiş.
hâmiş;
benim nağmelerim toy kalmaklı...
Ferhan Şensoy kedilerden pek hoşlanmaz. Daha yeni yetme bir yazarken Bilge Karasu'ya gitmiş, randevuyla. Elinde de koca bir dosya, ustaya yazdıklarını falan gösterecek, edebi bir sohbette bulunacaklar.. Ferhan'ın kalbi atıyor tabii küt küt.. Neyse eve geliyor, kapıyı çalıyor, Karasu açıyor. Ferhan kem küm ederek giriyor içeri ve nasıl başarıyorsa girdiği anda Karasu'nun 15 yıllık hayat ortağı olan kedisinin ayağına fena halde basıyor. Hayvan canhıraş bir çığlıkla fırlayıp bir odaya kaçarken, Ferhan da kedinin beklenmedik bir anda ayak altında bulunuşuyla ilgili, lüzumsuz bir laf ediyor. Karasu Ferhan'a dehşetle bakıyor. Ferhan durumun vehametini o zaman anlıyor, izin isteyip, geldiği gibi çıkıyor. Bundan bir müddet sonra ölüvermiş Bilge Karasu, Ferhan o kediye hala kin besliyor.
"oysa bir imgenin
ama imge dediği anda, aklına imgeyi getirdiği anda,bir sözle biçimleştiriyor bu kavramı." sözüyle Platon'un eserlerini hatmettiğini anladığım yazar.
tuna kiramitçi kendisi için anadolu üniversitesindeki oturumda, yazarların okuduğu yazar demiştir.
Anladığım kadarıyla sosyomat camiası bu adamla ödev bağlamında samimi olmuş; ben de öyle. Metin Çözümleme dersinde Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı kitabından final ödevi verildi. İki sayfayı zor okudum bıraktım. Ödev teslim günü geldi çattı:
- Hocam ödev yok.
- Neden?
- Anlamadım.
- Anlamanı beklemiyordum zaten.
- Sonuç?
- Kaldın.
- Saygılar.