dolu dolu geçen günlerden sonra, bir anda kendini boş bir evde elindeki yarı dolu bir bardağa bakarken buldu. bardağın yarısını dolu görse iyimser, boş görse kötümser, bardağı yıkayacağını düşünüp "ne bulaşığı yaa" dese karamsar olacaktı. hiçbirini tercih etmeyip bardağı kenara itti. geçmişte yaptığı tercihlerinin alternatif sonları üzerine düşünmek ve küçük kelebeklerin ne gibi değişikliklere yol açtığını gözden geçirmek istiyordu. şu an evrenin hangi noktasındaydı, rotası neydi ve gelecek sene bugün nerede olacaktı? ve en önemlisi, kim olacaktı? bir gezgin mi, bir masanın arkasında mesai bitimini bekleyen kambur mu, tozun toprağın içinde kafasında baretle emirler veren mimar mı, istemeye istemeye düğün hazırlıklarına iştirak eden kabullenmiş ve kaybetmiş bir şövalye ya da şimdiki bedenini çoktan terk etmiş bir hayalet mi? seçenekler sonsuzdu, yaptığı minik tercihler belirleyecekti gelecek günlerini. kendisiyle bir dönem birlikte yaşamış insanların akibetlerine baktı. bıraktığı bölümden mezun olan iki arkadaşı, tamamen farklı hayatlara yelken açmışlardı. birisi ispanya'da bilimadamı olup da makalesini bilim dergilerinde yayınlatmış, diğeri ise bakterilerin gizemsiz dünyasını bırakıp tamamen alakasız bir memuriyete atanmıştı. hangisinin daha mutlu olduğu belli olmuyordu; yaptıkları tercihler onları öncesinden daha mutlu ya da mutsuz yapmamış, sadece günlerini nerede geçireceklerini tayin etmişti.
fasıl gürültüsünden birbirlerini duyamadıkları bir mekanda son biralarını içip vedalaştılar. birisi ispanya'ya uçtu, diğeri izmir'e. istanbul'u terk etmesine sayılı günler kalan çocuk ise beyninin tribünlerinden kombine bilet alan soru işaretleriyle boş evine döndü. ne yapması gerektiğini söyleyen ruhani bir ses hiç olmamıştı, ayın dünya çevresindeki hareketlerine göre anlık kararlar alıyor, günlerinin geri kalanını ise bu anlık kararların hayatında oluşturduğu kaosu düzeltmekle harcıyordu. şehir sınırlarını geride bırakana kadar türlü saçmalıklarla uğraşacağını kabul ettiğinden, pek fazla bir şey onu şaşırtmıyor sadece içindeki isteksizliğin nedenini merak ediyordu. eşyalarına olan nefreti her geçen dakika büyüyor ve ufak bir asa hareketiyle her şeyi yok etmek istiyordu. raflardaki kitaplarına baktı, eğer hepsini ezberlemeyi başarabilseydi onlara da gerek olmayacaktı ama daha çok eksiği vardı. okuması gereken kitapların listesinden bile bir kitap çıkardı, mutlak sessizliğin hüküm sürdüğü antik kentlerin taş merdivenlerinde oturacağı günlerin görüntüsü geçti gözlerinden. belli belirsiz gülümsedi, klavyesinin yanındaki son ödeme tarihi geçmiş kablo tv faturasına baktı. ne kadar çok madde ve koşul vardı şehirde? ne kadar çok komisyoncu, yancı ve simsar? insanlar ellerini ovuşturan dev karasineklere dönüşmeye başlamışken, aldığı kararın gerçekten olması gereken olduğunu bir kez daha anladı. hayatını değiştirecek büyük kararları almadan önce yaptığı ritueli gerçekleştirmiş; aynı kararı, ayıkken, sarhoşken, gece, gündüz, metroda, vapurda, yemek yerken, geleceği hatırlamaya çalışırken, fotoğraf çekerken defalarca irdelemişti. hesapları birebir tutuyordu, hayatının kesitini çizip detaylara kadar inmiş ve gitmesi gerektiğini görmüştü. kolonlar çatlamıştı ve yükleri daha fazla taşıyamaycaktı. kendi üzerine çöken milyonlarca insandan bir tanesi olmak için fazla küçüktü, hayallerinin üzerine çarpı atacak kadar da realist değildi.
kafasında dağınık dolaşan düşüncelerini, hangi gün olduğunun hiç mi hiç önemli olmadığı bir zamanda yakalayıp kelimelere döktü. içinde ne olduğunu unuttuğu yarı dolu bardağa uzanıp bir yudum aldı, papatya çayıymış. yüzünü ekşitip mutfağa doğru ilerlerken aklından geçen tek şey "ne olacak bu eşyalar yaa" oldu.