toplam 16 kişi bulundu. 16 adedi gösteriliyor.
| tuttum | depresifpolyanna |
| tuttum | werwem |
| tuttum | ik0nA |
| tuttum | tomrisss |
| tuttum | jamesdeann |
| tuttum | yaramasmelek |
| tuttum | CemErkaan |
| tuttum | asimetrick |
| tuttum | half jack |
| tuttum | oksijen melegi |
| tuttum | Scorpoison |
| tuttum | hadiLanOrdan |
| tuttum | dediss |
| tuttum | marlaa |
| tuttum | PhantomofTheOpera |
| tuttum | goodbyesky |
~15 ahkam var.
Okur kaygısı olmayan sade dille yazılan yazılara bu yöntemi benimseyen yazarlara bayılıyorum.Bukowski iyidir.Onun ayyaşlığı belki de hayatın anlamı.
ben de bukowski okuyorum ben de gustav jung okuyorum, ben de kültürlüyüm...
:P
Kafam Kıyak
en bağlayıcı emek
kutsanmış bir bayrak altında
iki yakanı bir araya getirmeye
çalışmaktır.
başkalarıyla
niyet benzerliği
aptalı
kaşiften ayırır.
bunu herhangi bir
bilardo salonunda,
hipodromda,
barda, üniversitede
ya da kodeste öğrenebilirsin.
insanklar yağmurdan kaçar
ama su dolu küvetlerde
otururlar.
milyonlarca insanın
hidrojen bombasından korkması
epey kasvetli
ancak
zaten yaşamıyorlar ki.
yine de para kazanmaya
kadın kapmaya
mantıklı davranmaya çalışmayı
bırakmıyorlar.
ve sonunda Büyük Barmen
olanca beyazlığı ve saflığı
gücü kuvveti ve gizemiyle öne eğilip
yeterince içtin, der,
tam da keyif almaya başladığında
Etki Ve Tepki
En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar.
Charles Bukowski
muhallebi çocukları
perşembe öğleden sonra,
Hollywood Sahili,
saat üçü on bir geçiyor,
başarılı adamların
bisikletle gezinen oğullarıyla dolu
bir dünya.
bunları kurtarmak için
öldü kimi ordular,
çoğu kadının arzuladığı da
bunlar: pedal çevirip
arada sırada
rüzgâr sıkıntı görmemiş
yüzlerini okşarken
bisiklet üzerinde muhabbet
etmek için mola veren
bu doldurulmuş
hiçlikler.
çok azını anlıyorum bu işin
ama ordular yanlış insanları öldürmüş
olabilir,
ama genellikle yaparlar bunu:
düşmanın yönlendirildikleri
insanlar olduklarını düşünürler,
oysa yönlendirenlerdir:
muhallebi çocuklarının babaları.
Sonuç
odası küçük ama temizdi ve karaya oturmuş
bir foku andırıyordu yatağında ziyaretine
gittiğimde, mahcubiyet verici bir durumdu, ne
diyeceğini bilemiyordu insan;
iyi tanımıyordum onu aslında,
kitaplarından sadece,
ve uyuşturuyorlardı onu
ameliyat ediyorlardı sürekli, parça parça
kesiyorlardı,
ama gerçek bir yazara yakışır bir biçimde
bana bir sonraki romanından söz etti Fante.
kör ve defalarca kesilmiş olmasına rağmen
karısına bir roman dikte etmişti bile,
iyi bir roman, yayınlanmıştı
ve şimdi yeni bir romandan söz ediyordu,
ama biliyordum fazla dayanmayacağını
hemşireler de biliyordu,
herkes biliyordu,
ama yine de yeni romanından
söz etti bana.
konusu olağandışıydı,
çok beğendiğimi söyledim,
birkaç kez daha gittim ziyaretine,
sonra bir akşam karısı telefon edip
gittiğini söyledi...
ziyan yok, John, o son romanı
kimse yazmadı henüz.
evet, evet
yalnız kalmaktan daha kötü
şeyler de vardır hayatta
ama genellikle
bir ömür alır bunun
farkına varmak
o zaman da
çok geçtir
ve çok geçten
daha kötü
bir şey yoktur
hayatta.
duvarlar
bir süre barlara takılıp
içtikten sonra
şişman bir hatunla
odana döner
iş bitirir
ve sabah uyandığında
cüzdanının bir kez
daha gittiğini keşfedersin
iş yok
yemek yok
kira parası yok
akşamdan kalmalık ve
sıvası dökülmüş karanlık duvarlar sadece
bir süre barlara takıldıktan sonra
ön cebinde taşımaya başlarsın
cüzdanını,
sustalı taşırsın,
banknotların çoğunu
ayakkabına koyarsın,
paraya ihtiyacın olduğunda
helaya gidip ayakkabından bir kısmını alırsın.
o kadar içine işler ki
odana yalnız gittiğinde
bile
farkında olmadan cüzdanını
ve paranı bir yere gizler
uyandığında da
saatlerini harcarsın
bulmak için...
o kadar içine işler ki
güvendiğin
birlikte yaşadığın kadınla içerken bile
sabah uyandığında, "hassiktir! cüzdanımı
bulamıyorum!" dersin.
"buralarda bir yerdedir," der
kadının, "bir yere sakladın
yine."
ve birkaç saat sonra
bulursun.
eskiden tuhaf şeyler gelirdi
başına;
bir keresinde bazı kitapları
iade etmek için kütüphaneye gitmiş ve
kitapları kaldırmak üzereyken
kütüphaneciyi durdurmuştun:
"bir dakika lütfen..."
(yeşil bir uç görmüştün sayfaların arasında)
ve kitabı açıp içinden
üç yirmilikle bir onluk
çekmiştin.
bir başka sefer
Teksas'ta bir pansiyon odasında
kafayı feci çektiğin bir gecenin sabahında
cüzdanını bulmuş ama paranı
bulamamıştın.
kirayı ödemen gerekiyordu
ve ev sahibesine paranı
bir yerlerde düşürdüğünü
söylemiştin...
sokaklarda hüzünlü bir yürüyüşten sonra
döndüğünde
ev sahibesi karşılamıştı seni
elinde bir avuç yeşil banknot vardı
ve şöyle demişti:
"Bay Chinaski, odanızı elektrik süpürgesiyle
temizliyordum, makine halının köşesinde
bir çıkıntıya takıldı, halıyı çektiğimde
paraları buldum..."
dürüst ve sevimli bir kadın.
Allahtan, daha sonra, dürüst ve
sevimli kadınların arkası geldi,
hatta bazıları cüzdanıma
para bile koydular,
yani birkaç yüz dolarımı çaldılar
diye kadınlara düşman kesilmedim,
ama sokaklarda karşınıza çıkan
o koca götlü kaltaklara
doğrusu güvenim yok
çünkü suçların en büyüğü,
en acımasızı,
yoksulun yoksulu soymasıdır kanımca,
bütün gece birlikte içip, konuşup,
gülüp, seviştikten sonra
birinin diğerini
yabancı bir kentte
sıvası dökülmüş karanlık duvarların arasında
bir başına
akşamdan kalma ve beş parasız
uyanmaya terk etmesi
bağışlanacak bir şey değil.
oyuna devam
gerçekten bağlantı kurabileceğim
iki tür adam var dünyada;
ölüm döşeğinde olan adam ve
karısı tarafından
yeni terk edilmiş adam.
ve daktilo tuşlarının sesine havlayan
iki köpek dışında
bütün mahalle uykudayken
burada oturmuş sarhoş
şiirleri yazıyorum.
tanıdığım en iyi adamların
başları belada iken
tanıdığım en kötü adamların
sağlıklı, huzurlu ve
varlıklı olmaları
tuhaf, diye geçiriyorum
içimden,
üstelik bunlar olağanüstü sıkıcı
ve kendilerini arkadaşım
sanıyorlar.
şu koltuğa oturmuş
çok fazla sigara içerek
sarhoş şiirleri yazıyorum,
hiçbir şeyi anlamıyorum,
anlamak da istemiyorum.
bütün istediğim içmek
ve köpekleri sabaha kadar
havlatmak için
tuşları örselemek.
yirmi dakika sonra
bahislerimi oynamış olarak
otopraka inip
arabama biniyorum.
pencereleri açıp
ayakkabılarımı çıkarıyorum.
sonra arkama park etmiş
arabanın çıkışımı engellediğini
fark ediyorum.
motoru çalıştırıp
geri vitese takıyor
ve tamponumu tamponuna dayıyorum.
el frenini çekmiş
ama talihim varmış ki vites boşta,
usulca iterek başka bir arabaya
yapıştırıyorum onu.
şimdi öteki araba çıkamayacak.
o orospu çocuğunu bu hale
getiren nedir acaba?
başkalarına hiç mi saygısı
yok?
ayakkabılarımı giyiyor
arabadan iniyor
ve sol ön lastiğinin
havasını indiriyorum.
yeterli değil.
yedek lastiği var muhtemelen.
bu sefer de sol arka lastiğini
indiriyor ve
arabama binip birkaç manevradan
sonra çıkıyorum.
iyi geliyor o otoparktan
çıkmak.
ilk düzüşmemden ve
sonraki düzüşmelerimin
çoğundan
daha iyi.
yıllardır giderim hipodroma
ve bu gece Los Alatimos Hipodromu'nda
6. koşu ile 7. koşunun arasında
helaya indim
ve içeri elinde jambonlu sandviçle
bir adam girdi
pisuara yanaştı
sandviçi sol elinde tuttu
sağ eliyle fermuarını indirdi
kamışını çıkardı
ve işemeye başladı
sonra
işemeyi bitirip
kamışını salladı
sağ eliyle
fermuarını kapattı
sonra pisuarın önünde durup
sandviçinden bir ısırık aldı
ve ellerini yıkamadan
dışarı çıktı.
herkese devamlı hipodromun atlardan
ibaret olmadığını söyleye söyleye
dilimde tüy bitti
...
park ettikten sonra arabadan inip kapıyı kilitliyorum, mükemmel bir gün, sıcak ve rahat, iyi hisediyorum kendimi, hipodromun giriş kapısına doğru yürümeye başlıyorum ve kısa boylu şişman bir tip bana yanaşıp yanı başımda yürümeye başlıyor, nereden çıktığını bilmiyorum.
"merhaba ," diyor, "nasılsın?"
"iyi" diyorum.
"beni hatırladığını sanmıyorum," diyor, "daha önce görüştük, üç- dört kez hatta."
"olabilir," diyorum, "her gün hipodromdayım."
"ben ayda iki-üç kez gelirim" diyor.
"karınla mı?" diye soruyorum.
"yo, hayır," diyor. "karımı asla getirmem."
yan yana yürüyoruz ve ben hızımı sürekli arttırıyorum; zorlanıyor bana ayak uydurmakta.
"ilk koşuda kimi favori görüyorsun?" diye soruyor.
Yarış Bülteni'ne henüz bakmadığımı söylüyorum.
"ne tarafta oturursun?" diye soruyor.
her seferinde farklı bir yere oturduğumu söylüyorum.
"şu allahın cezası Gilligan," diyor, "hipodromun en kötü jokeyi. Geçen gün bir tomar para kaybettim onun yüzünden, neden yarıştırıyorlar ki onu?"
Whittingham ile Longden'in onu iyi bulduklarını söylüyorum.
"tabii, arkadaşlar," diye cevap veriyor. "ben bilirim o Gilligan'ın ne mal olduğunu, duymak ister misin?"
zahmet etmemesini söylüyorum.
giriş kapısının önündeki gazete bayilerine yakklaşıyoruz, sola doğru meylediyorum gazete satın alacakmış gibi.
"sana şans dilerim," deyip topukluyorum.
şaşıp kalıyor, gözlerinde hayret var; kendilerini sadece birilerinin baş parmağı kıç deliklerindeyken güvende hisseden kimi kadınları çağrıştırıyor bana.
etrafına bakınıyor, gözüne topallayarak yürüyen kır saçlı bir ihtiyarı kestiriyor, adınlarını hızlandırıp adama yetiştikten sonra onunla konuşmaya başlıyor...
bir aşk şiiri
bütün o kadınlar
bütün o öpüşleri ve
bütün o farklı sevme
ve konuşma ve gereksinme
biçimleri.
kulakları,
kulakları var hepsinin
ve boyunları
ve elbiseleri
ve otomobilleri ve eski
kocaları.
genellikle
çok sıcaktır kadınlar,
içine tereyağı sızmış kızarmış
ekmeği çağrıştırırlar bana.
bir bakış vardır
gözlerde: aldatılmışlardır,
kandırılmışlardır tam olarak bilemem
onlar için ne
yapabileceğimi
iyi bir
aşçı,
iyi bir
dinleyici sayılırım,
ama dans etmeyi
hiç öğrenemedim - daha gerekli
işlerle meşguldüm.
ama birbirinden farklı
yataklarında yatıp
tavanı seyrederek
sigara içmek
keyifliydi çok. ne
kötü davrandım onlara,
ne de haksızlık ettim. öğrenciydim
sadece.
biliyorum ayakları var
hepsinin ve ben karanlıkta utangaç
kalçalarını seyrederken
yalın ayak dolanırlar. biliyorum, benden
hoşlanıyorlar, birkaçı
seviyor hatta,
ama benim sevdiklerim
o kadar az ki.
kimi portakal ve vitamin hapları verir bana;
kimi usulca çocukluğundan,
babalarından ve manzaralardan
söz eder; kimi delidir neredeyse,
ama hiçbiri anlamsız değildir; kimi sevmeyi
bilir, kimi iyi bilmez; yatakta en iyi olan
başka alanlarda
o kadar iyi olmayabilir; hepsinin sınırları
var, benim de sınırlarım olduğu gibi ve
çabuk keşfederiz
birbirimizi.
bütün o kadınlar, bütün
o kadınlar, bütün o
yatak odaları,
halılar,
fotoğraflar,
perdeler, kilise gibi bir şey,
tek fark arada sırada
kahkaha olması.
o kulaklar, o
kollar, o
dirsekler, o bakan
gözler, o şefkat ve
arzu kucaklandım,
kucaklandım.