Uyumsuzluk duygusu, her sokağın dönemecinde, her adamın yüzüne çarpabilir. O durumuyla, acıklı çıplaklığı, parıltısız ışığı içinde, kavranılmaz bir şeydir. Ama bu güçlük bile düşünülmeye değer. Bir insanın bizim için her zaman bilinmez kaldığı, bizi aşan, indirgenmez bir yanı bulunduğu belki de doğrudur. Ama kılgısal olarak insanları tanırım, davranışlarından, edimlerinin bütününden, geçişlerinin yaşamda yarattığı sonuçlardan bilirim onları. Aynı biçimde, sonuçlarının toplamını us düzeyinde bir araya getirir, bütün özlerini kavrayıp dikkate alır, evrenIerini yeniden çizer, böylece, çözümlemenin hiç mi hiç kavrayamayacağı tüm bu usa aykırı duyguları kılgısal olarak tanıyabilir, kılgısal olarak değerlendirebilirim. Görünüşe göre, bir oyuncuyu yüz kez gördüm diye onu kişi olarak daha iyi tanımayacağım kuşku götürmez. Gene de canlandırdığı kahramanların toplamını yapar da gözden geçirilen yüzüncü kişide onu birazcık daha fazla tanıdığımı söylersem, bunda bir gerçek payı bulunduğunu sezmek zor değildir.
“Hayatın katlanmaya değmeyecek bir uğraş olduğunu herkes bilmekteydi. Otuz ya da yetmiş yaşında ölmek arasında bir fark yoktu ve her iki durumda da diğer insanlar yaşamaya devem edecekti. Bu, çok açık bir şeydi. Şimdi veya yirmi yıl sonra ölecek olan hep bendim. Bu düşüncede, beni rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşama düşüncesiyle içimde duyduğum coşkuydu. Fakat bu düşünceyi yatıştırmak için o gün neler olacağını hayal etmekten başka çarem kalmıyordu. İnsan ölecekse eğer nerede öleceğinin bir önemi yoktur.”
biz seni galiba bu yüzden seviyoruz: ÖLÜM ve zavallılık!