kendisi sadece bir düşünür değil, bir eylem insanıdır, birçok kez filistinli çocuklarla birlikte israilli askerlere taş aterken görüntülenmiştir.
bu ahkamlar topluluk yöneticileri tarafından 'önemli bilgi' olarak işaretlenmiş
edward said ile ilgiliyim diyenler
toplam 62 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
edward said hakkında

~ ahkam var.
1 2
önceki sayfa »
"Remember the solidarity shown to Palestine here and everywhere... and remember also that there is a cause to which many people have committed themselves, difficulties and terrible obstacles notwithstanding. Why? Because it is a just cause, a noble ideal, a moral quest for equality and human rights."
--Prof. Edward W. Said (1935-2003)
öteki olmak ve yabancılaşmak,aidiyet hissinin yokluğu ve insan olmanın önceliğini aktivist tavrı ve aykırı söylemleriyle,ayrıksı duruşuyla en iyi anlatan,maalesef acılarla dolu bi yaşam sürmüş ve 3. dünya toplumlarıyla filistin için çok çaba sarfetmiş(entellektüel çalışmalarıyla)zamansız kaybedilmiş iyi insan.
eyi adammışşşşşşşş
belki de edwar said'i entellektüel yapan onun panzere taş atan yüreğiy di......:)
bi de türkiyeyi inceleyebilseydi keşke.
Daha ilk çalışması olan Joseph Conrad and the fiction of autobiography ile takdirimi kazanmış bir şahıstır kendileri.Ayrıca ülkem aydınlarına ders verecek bir entellektüel tavrı vardır.bana başa çıkma mekanizması olarak başıboş entelektüalizm ver diyen ülkem pipo içicilerinden değildir anlayacağınız.
Hayatları boyunca bir toplumun mensubu olmuş entellektüeller bile, bir bakıma, içeridekiler ve yabancılar diye ikiye ayrılabilirler: Bir yanda toplumun mevcut haline tamamen ait olanlar, onun içinde yoğun bir aykırılık ya da uyumsuzluk duygusu hissetmeksizin barınanlar ki bunlara evet-diyiciler diyebiliriz; öte yanda hayır diyenler, toplumlarıyla yıldızı barışmayan, bu yüzden de imtiyaz, güç ve şan şöhret edinmeme anlamında yabancı ve sürgün olan bireyler. Entellektüel Edward Said sayfa 57/58
yanılmıyorsam batılıların oriental lafına karşık occident lafını icat eden adamdı kendisi.
az kalmış gerçek entelektüellerden olduğu için dünyaya imzasını atmış olduğunu düşündüğüm, ölümüne inanmak istemediğim ve aslında bize bıraktıklarından dolayı hiç bir zaman ölmeyecek olan marjinal adam...teşekkür ederiz sana öğretiklerin, düşündürttüklerin, birikimini bizle paylaştığın için...
kimileri gibi yalakalık budalalığı yapmak yerine, kendisini besleyen Doğu'lu kültüre Batı'lı kürsülerde bile sahip çıkabilmeyi başarabilmiş bir Doğu'lu entellektüel..
bir de, şu Oryantalist lafını duysaydı heralde, ikinci defa ölürdü.. adamın bütün derdi, bizatihi Oryantalist'lerleydi yahu.. Bu, Marx'a kapitalist demek gibi bir şey.. Rahmetli koskoca kitap yazmış, bu Oryantalistler kimlerdir, ne yaparlar, ne ederler, kendilerini nasıl tanırız, diye..
Biraz okuyalım, olanı biteni takip edelim; madem etiket yazıyoruz, bilgi sahibi olalım da öyle yazalım.. İşkembeden sallayıp da, ruhunu sızlatmayalım ölmüşlerin..
merhuma oryantalist deyip kemiklerini sızlatmadan bir daha düşünelim, titreyip kendimize gelelim derim.
Edward Said israil duvarına attığı taş ile belleklere kazındı.
"benim için uyku, farkındalığı azaltan her şey gibi ölümdür"
edward said
edward saidin medeniyetler çatışması adlı kitaba verdiği cevap
Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesi, Foreign Affairs dergisinin Yaz 1993 sayısında yayınlandığında çok geçmeden şaşırtıcı derecede büyük bir dikkat ve tepki çekti. Makale, Soğuk Savaş sonrasında dünya siyasetindeki “yeni safhaya” dair Amerikalılara orijinal bir tez sunma amacını taşıdığından Huntington’ın argüman kavramları dayanılmaz bir şekilde geniş, cesur ve ileri görüşlü gibi geldi. Huntington’ın aklında, politika yapıcı kadrolar içindeki rakiplerinin (Francis Fukuyama gibi teorisyenler ve onun “tarihin sonu” fikirlerinin yanısıra globalizmi, kabileciği ve devletin yokoluşunun başlangıcını alkışlayan bir sürü zevat) bulunduğu açıkça belliydi. Onlar, bu yeni dönemin yalnızca bazı boyutlarını anlamışlardı. Huntington ise tereddüt etmeden tezini patlatıyordu: “Hipotezim odur ki bu yeni dünyada temel çatışma kaynağı esas itibariyle ideolojik veya ekonomik olmayacaktır. İnsanoğlu arasındaki büyük bölünmeler ve başat çatışma kaynağı kültürel olacaktır. Ulus devletler dünya işlerinde en güçlü aktörler olarak kalacaklar, fakat küresel siyasetin temel çatışmaları farklı medeniyetlere ait uluslar ve gruplar arasında cereyan edecektir. Medeniyetler çatışması, küresel siyasete egemen olacaktır. Medeniyetler arasındaki fay hatları, geleceğin çatışma hatları olacaktır”. Tezinin büyük bir kısmı, Huntington’ın “medeniyet kimliği” ve “yedi veya sekiz büyük medeniyet arasındaki etkileşimler” dediği belli belirsiz bir anlayışa dayanıyordu. Sözkonusu medeniyetlerden ikisi, İslam ve Batı, Huntington’ın dikkatinden aslan payını alıyordu. Bu kavgacı düşünce tarzında o, büyük ölçüde emektar Oryantalist Bernard Lewis’in 1990 yılında yazdığı bir makaleye dayanıyor. Lewis’in ideolojik renkleri de makalesinin başlığında (“Müslüman Öfkenin Kökenleri”) apaçık görülüyor. Sanki kimlik ve kültür gibi karmaşık meseleler bir çizgi film dünyasında bulunuyormuşçasına (Temel Reis ile Kabasakal’ın amansız dövüşü gibi) her iki makalede de “Batı” ve “İslam” gibi devasa varlıklar pervasızca simgeselleştiriliyor. Şurası kesin ki ne Huntington’ın ne de Lewis’in, her bir medeniyetin iç dinamikleri ve çoğulculuğuna, modern kültürlerin çoğundaki temel mücadelenin her kültürün tanımlanması ya da yorumlanmasıyla ilgili olduğu gerçeğine, ve de tüm bir bölge veya medeniyete dair ahkam keserken yalın bir cehaletin sözkonusu olabileceği ihtimaline pek vakit ayırdığı yok. Hayır, onlara göre Batı Batıdır; İslam da İslam. Huntington’a göre Batılı politikacıların sorunu, Batı’nın güçlenmesini, ötekilerin de (bilhassa İslam’ın) defedilmesini temin etmektir. İşin daha da endişe verici yanı, Huntington’ın koskoca dünyayı tüm sıradan bağlılıkların ve gizli sadakatlerin dışında bir tünekten izlemekten ibaret olan yaklaşımının doğru olduğu varsayımıdır. Sanki başka herkes, onun bulmuş olduğu cevapları bulmak için pürtelaş koşuşturuyor. Aslında Huntington bir ideolog. “Medeniyetleri” ve “kimlikleri” olmadıkları bir şekle sokmaya çalışan biri. Yani, insanlık tarihine hayat veren sayısız akım ve karşıt akımdan arınmış kapalı varlıklar gibi göstermeye çalışıyor. Oysa yüzyıllar boyu o tarih, din savaşlarını ve emperyal fetihleri kontrol altına almakla kalmamış, bir değiş tokuşu, karşılıklı beslenme ve paylaşımı da mümkün kılmıştır. Çok daha az görünür bu tarih, gerçeğin “medeniyetler savaşı” olduğu yolundaki gülünç ve daraltılmış mücadeleyi önplana çıkarma telaşıyla görmezden gelinmekte. Kitabını aynı adla 1996’da yayınladığında Huntington, tezine birazcık daha fikir ve bol miktarda da dipnot katmaya çalıştı. Ancak tüm yapabildiği, kendi kafasını karıştırmak ve ne kadar hantal, ne kadar beceriksiz bir düşünür olduğunu sergilemek oldu. Eski Soğuk Savaş karşıtlığının yeniden formülasyonu olan “Batı versus diğerleri” temel paradigmasına dokunulmadı. Ve 11 Eylül’deki korkunç olaylardan beri çoğu zaman sinsice ve imalı olarak devam eden de budur. Aklından zoru olan küçük bir grup militan tarafından gerçekleştirilen, dikkatlice planlanmış, korkunç, patolojik motivasyonlu intihar saldırısı ve kitle kıyımı, Huntington’ın tezinin doğruluğunun kanıtına dönüştürüldü. Olayı olduğu gibi (büyük fikirlerin küçük bir çılgın çete tarafından kriminal amaçlarla ele geçirilmesi) görmek yerine, Pakistan eski Başbakanı Benazir Butto’dan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’ye kadar bir dizi saygıdeğer zevat İslam’ın problemleri üzerine ahkam kesti. Berlusconi, Huntington’ın fikirlerini Batı’nın üstünlüğüne pay çıkarmak için kullandı. “Biz”de Mozart ve Mikelanj var da onlarda yok filan. (Berlusconi, “İslam”a hakareti için kerhen de olsa daha sonra özür diledi). Fakat, Üsame bin Ladin ve takipçileri ile Davidiyen Kolu gibi tarikatlar ve Güyana’daki Rahip Jim Jones’un veya Japon Aum Shinrikyo’nun müritleri arasında neden paralellikler görülmez? Normalde ağırbaşlı İngiliz dergisi The Economist bile 22-28 Eylül sayısında büyük genellemeler yapmadan edemiyor, İslam hakkındaki “acımasız, genel ama yine de kuvvetli gözlemleri” nedeniyle Huntington’a cömert övgüler yağdırıyordu. Dergi, yakışıksız bir tantanayla, Huntington’ın “bugün dünyadaki yaklaşık bir milyar Müslümanın kendi kültürlerinin üstünlüğünden emin olduklarını ama güçlerinin az olmasına kafayı taktıklarını” yazdığını söylüyor. Huntington, 100 Endonezyalı, 200 Faslı, 500 Mısırlı, 50 Boşnak arasında bir kamuoyu yoklaması mı yaptı ki? Yaptıysa bile ne biçim bir örneklemedir bu? Amerika ve Avrupa’daki tüm gazete ve dergilerde kıyamet edebiyatına katkı yapan sayısız yorum var. Bu yorumların, okuyucuyu geliştirmek yerine onun “Batı”nın bir üyesi olarak öfkesini ateşlemek üzere yazıldığı açık. Durumdan vazife çıkaran savaşçılar, Batı’dan (özellikle Amerika’dan) nefret edenlere, onu tahrip edenlere yönelik olarak Churchill’vari bir retoriği orantısız biçimde kullanıyor. Bu şekil indirgemecilikle bağdaşmayan, ülkeden ülkeye sıçrayan ve bu süreçte, hepimizi ayrı silahlı kamplara bölmesi varsayılan sınırları geçen karmaşık tarihlere pek az dikkat veriyorlar. İslam ve Batı gibi nahoş etiketlerin sorunu budur: bu kadar kolayca tasnif edilemeyecek derecede düzensiz bir gerçekliği anlamlandırmaya çalışan zihinleri yanlış yönlendiriyor, karıştırıyorlar. 1994’te Batı Şeria’daki bir üniversitede verdiğim bir konferans sonrası dinleyiciler arasından ayağa kalkarak kendi savunduğu katı İslami düşüncelere karşılık benim fikirlerimi “Batılı” bularak saldıran bir adamı hatırlıyorum. Aklıma gelen ilk cevap “neden takım elbise ve kravat giyiyorsun? Onlar da Batılı” demek oldu. Adam mahcup bir gülümsemeyle yerine oturdu. Fakat 11 Eylül teröristleriyle ilgili bilgiler gelmeye başladıkça bu hadiseyi yeniden hatırladım. Dünya Ticaret Merkezi, Pentagon ve komuta ettikleri uçaklara o vahşi cinayeti yaşatırken gerekli tüm o teknik ayrıntılara nasıl vakıf olmuşlardı? “Batı” teknolojisi ile (Berlusconi’nin ilan ettiği üzere) “İslam’ın” “modernite”nin parçası olamaması arasındaki ayrım çizgisini nasıl bulacağız? Bunu yapmak elbette ki kolay değil. Etiketler, genellemeler ve kültürel tezler ne kadar da yetersiz. Örneğin ilkel ihtiraslar ile sofistike know-how bir noktada kesişir. Öyle ki, sadece “Batı” ve “İslam” arasındaki değil, aynı zamanda geçmiş ve hal, biz ve onlar arasındaki kesin sınırın doğru olmadığını gösterir. Haklarında bitmek bilmez görüş ayrılıkları ve tartışmaların olduğu kimlik ve milliyet gibi kavramlar hakkında konuşmaya bile gerek yok. Kumda hatlar çizmek, seferberlikler başlatmak, onların şerrine bizim hayrımızla karşı koymak, terörizmin kökünü kazımak ve (Paul Wolfowitz’in nihilistik anlatımıyla) ulusları tümüyle bitirmek amacıyla alınan tek taraflı bir karar, sözde varlıkların anlaşılmasını daha kolaylaştırmaz. Kollektif ihtirasları harekete geçirmek için kavgacı demeçler vermek yerine, gerçekte ne ile karşı karşıya bulunduğumuz (sayısız hayatın (“bizimki” ve “onlarınki”) içiçeliği) üzerine kafa yormak, anlamak daha faydalı olur.
'marjinal'dir. 'sürgün'dür. 'yabancı'dır...
namuslu yüreğin idelere ve dinlere indirgenemeyeceğini gösteren, dili, dini, ırkı ne olursa olsun adaletin yanında yer almaktan çekinmeyen eylemci düşünür...
oryantalizmi en iyi açıklayan bir entellektüel . batı ve doğunun onu iyi anlaması gerek
 |
bu etiketin kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz. |
|
|