Bazen yargılarımız yüz kızartıcı olabiliyor. Niye- neden diye sormadan, soramadan şundandır bundandır diye yargılara varabiliyor insan. Ve bu yargılar çoğu zamanda olumlu yargılar olmuyor. Örneğin bir kadının vücudunda hayatın ona armağan ettiği çizikler, façalar konusunda…
Bir sonbahar günüydü. Hava yeterince kasvetiyle sarmıştı her yanı. Sanki günün iyi geçmesi için herhangi bir neden, bir belirti yoktu ortada. Bir arkadaşımla buluşmak için sokağa attım kendimi. Arkadaşımı beklerken; gözlerim havada asılı kaldı. Aklım da zaten, evde unutmuş olduğum şemsiyedeydi. İşte tam bu sırada yağmur davetsiz bir şekilde koptu yatağından. Gittikçe hızlanmaya başladı. Yağmur çiselerine gök gürültüleri, şimşeklerin eşlik etmesi gecikmedi. Yağmur yağmaktan çok bardaktan toplu halde boşalmaya dönüşmüştü. Yanı başımda kentin en eski oteli ve onun biraz ilerisinde bir lokanta duruyordu. Sabahın erken saati olduğundan lokanta henüz açılmamıştı. Yaşadığım kent küçük olduğundan otele dalmak olmazdı. Zaten değerlerinde arındırılıp kirli bir paçavraya çevrilmeye el birliği ile çalışılan kentte her şey her an kirletilmeye adaydı. Kent geçmişi ile ve o geçmişe kan olan can olan değerleri ve o değerlerin yaratıcılarının evlatlarıyla her şeye herkese karşı direniyordu. Yağmurun gittikçe çoğalması üzerine kararsız adımlarla da olsa otele doğru yürümeye başladım. Adımlarım acaba diyordu. Adeta bir ileri iki geri gidiyordu. Ancak yapabileceğim pek bir şey yoktu. Ya gün boyu yağmurla cebeleşecektim ya da bir toplumu çürütmek ve düşkünleştirmek için oluşturulan bir mekânın kıyısına sığınacaktım. Ki o mekânın bedeni pazara çıkarılmış bedeni bir test laboratuarının bir parçası haline getirilmiş müşterilerinin arasına. Kent küçük düşmanı büyük. Ayaklarımı karasız direnirken beynimden sürüyle yargıçlar, avukatlar görgü şahitleri çarpıştı. Mahkeme bir karar veremeden ben kararımı verip içeri hızlı kararlı adımlarla daldım. Arkadaşımı ve yağmurun dinmesinin orada bekleyecektim.
Otele girdiğimde görevli tepeden bir süzdükten sonra yağmuru işaret ettim. Ses etmedi. Pekte oralı olmadı. Otelde 2–3 saatlik bir uykudan sonra yeni akşamın hazırlıklarına girişen müşterileri ile ilgileniyordu. Ardından telefon çaldı. Arkadaşımdı arayan. Bir işi çıkmış gelemeyeceğini bildiriyordu. İçimden okkalı bir selam geçirdikten sonra yeniden dışarıyı gözden geçirdim. Yağmur dinecek gibi değildi. Yağmurun dinmesinden çok bir tanıdık görecek diye ürperiyordum. Zira otel, öyle uzaklardan yorgun argın gelen misafirlerinin sere serpe kucaklayıp misafir etmeye pek niyetli değildi. Otelin amacı bur da oturan halkı özelliklede genç insanları daha küçük yaşta, insani olan ne varsa para ile alınıp satmaya alıştırtmak; içki, fuhuş esrar ne varsa hayat onda anlayışını yerleştirmek. Yani fidan daha fidanken kurutmak. Öyle bir kurutmak ki köküne kadar kurutmak. Soyu ile sopu ile kurutma. Bir toplumu gözsüz dilsiz soluksuz bırakmak. Elsiz bırakmak ki zulme ve sömürüye el kaldırmasın, dur demesin. Düşkün bir yaşamda sadece ve sadece itaat etsin.
Yıllarca yanı başımda olmasına rağmen ilk kez içine girmenin tedirginliği üzerimde. Gözlerim sürekli olarak ortada, sanki çok önemeli işlerin telaşıyla koşturan kadınların üzerindeydi. Vücudum ıslaklıktan ve ayakta beklemekten isyan ediyordu. Olduğum yere çömeldim. Bu arada yanıma yaklaşan ve kalın sesiyle yanımda biteni göremedim bile.
Merhaba canım, dedi. Kafamı kaldırdım. Dipleri beyazlamış, uçlarına doğru sarı boyadan yanmış saçları, alnından boyanın kapatamadığı ama gülmeyi henüz yitirmediği çökmüş göz kapakları ile karşımda bir kadın duruyordu. Elinde fazladan bir bardak çayı bana uzatarak gülümsemesini sürdürdü.
—İç ısınırsın, dedi. Teşekkür ettim ürkekçe. Adettendir nede olsa. Çayı karıştırırken davet beklemeden çöktü yanıma. Adımı sordu. Adımı söyledim. Adını sordum. Adını söyledi. Adı Elifmiş. Ne çok Elif adı var diye geçti aklımdan. Aklımda daha neler neler geçti. Allahtan aklımdan geçenler dışarı çıkmadan önce sohbetimiz başladı.
Oradan, buradan, önemli, önemsiz bir sürü şey döndü dolaştı. Gözümün biri dışarıdaydı. Ya yağmur dinecek ya da bir tanıdık geçmesin. Yağmurun durması şöyle dursun, gittikçe ihtişamı artıyordu. Bari bir tanıdık geçmesin. Geçse de beni, burayı görmesin. Zira kuraldır buraya bakmak. Gizliden saklıya damlarlar çoğu, ama bir başkası gördümü buraya girip çıkan hemen namus gider. Kentte yayılır bir namussuzluk. Hele birde benim gibi bir bayanın burada görülmesi vay anam vay.
Bir yandan sohbet önemsiz sarp yollardan gittikçe ilgi çekici konulara dönüyordu. Annesinden bahsediyordu. Sonra kendi anneliğinden. Bir kızı varmış. Yepyeni hayat dolu bir insandan bahsediyordu. Yavaş yavaş ön yargı duvarlarım daha fazla dayanamayarak yıkılmaya başladı. Kadına daha bir insan olarak bakmaya başladım. Neden bu iş? Neden başka bir şey değil de, bu iş? Bir sebebi vardır mutlaka ama neden diye illa da sorulur ya. Cevapları bile bile yinede sordum bende.
O ise gülümsedi. Sorudan çok elimde bitmiş çayıma baktı. Boşalmış dedi. Bir tane daha. Evet, bir tane daha içerim dedim. Hem ısınırım, hem de evet, hem de daha çok sen de bana ısınırsın belki. Az önce ilgisiz duran benden çok belki bana ilgi gösterir, niyelerime nedenlerime cevap verirsin. Güzel olur bir bardak daha. Kalktı çayları doldurmaya gitti. Kim bilir belki benim kadar onunda aklında nedenlerle dolu sorular, cevaplar arıyordu. Belki erkeklerin eti ucuz mal muamelesinden, kadınların eti pazara çıkmış insan müsvetteleri bakışlarının dışında bir insan muamelesi bir insan bakışına olan açlığı vardı Elif ablanın.
İki bardak çay bir fotoğrafla döndü geldi Elif abla. Kendinden bir parça tertemiz bir parça kızının fotoğrafını uzattı bana. Hastanede yüzünden maske ile çekilmiş fotoğraf. Gözleri annesinden ödünç alınmıştı. Ta içlere kadar gülüyordu. Adı Özlem dedi. Kanser hastası imiş. 13 yaşında henüz. Elim titredi. Az önceki dışlamışlığımın yerini şimdi tek tek tarif edemeyeceğim duygu yoğunlu saldırısıyla doldum. Bir çocuk neden kanser olur. Neden bizim çocuklarımız her türlü salgını hemen davet eder. Neden annesinin hayatın elinde yediği darbeler yetmez gibi birde bu darbeye maruz kalır. Konuşamıyorum. O konuşuyordu. Elif abla anlatıyordu. 13 yaşında bir çocuk. Yemesine, içmesine dayanamazken yoksulluk, ilaç masraflarına, ameliyatlara, hastanelere nerden bulabilirdi parayı? Anlatırken acındırmıyordu kendini. Öylece yalın ayak anlatıyordu. Sonra annesine geldi laf. Konuşurken, anne derken binlerce-on binlerce minnet duygusu kaplıyordu kelimelerini. Tek bildiği dil, Kürtçedir annemin. Gözleri doldu. Bir gün hastalanmış annem. Doktora gitmiş. Dil bilmiyor ya. O anlatamamış derdini, doktor anlamamış. Bir sürü ilaç yazmış göndermiş Hatice anneyi. Ki ilaçlar 15 günde felç ediyor Hatice nineyi. Artık sormuyorum. Anlatmasını da istemiyorum. Lanet olsun diyorum, lanet tek kelime olarak bağlanmış ağzıma, sadece o dökülüyor ağzımdan. Sonra kendime kızıyorum. Biliyordum ya soruların cevaplarını. Neden sordun, neydi amacın diye yığılıyorum olduğum yere. Kim bilir kendi insanlığımızı hepten bir yana bırakıp elimizde kara kaplı bir defterle yargılamak için. Zihin altına inmiş polisimiz yargıcımızın arzularını bir türlü dindiremediğimizden belki. Artık dışarıda bakmıyorum. Yağmur durmamış, birileri geçmiş, beni tanımış, adım çıkmış 50’ye, namussuz olmuş. Ne çıkar? Bu namussuz hattın karşısında, tek tek bireyin ne namusu olabilir? Namussuzluk üzerine kurulmuş bir sistemin namusu sorması alçaklıkların daniskası değil mi? 13 yaşında bir bebeğe bakamayan bu sistem, iliklerine kadar sömürdüğü bir halkın dilini yasaklayan bir sistemin insani değerlerden bahsetmeye hakkı var mı? Anadilini yasaklayanların dertleri dinlemesini beklemek belki de bizim aptallığımız. Öyle ya 60 yaşında bir kadının derdini anlatmasına izin vermemek Türklüklerine Türklük katmıştır.Ya da bu toplum. Onu oluşturan insanların, insanlığımızın. Sormuyorum Özlemin babası nerde, nasıl, ne yapar? Yeni bir utancımız çıkacak diye korkuyorum. Susuyorum önüme bakarak. Sonra bakışlarımı kaçırıp dışarıya bakıyorum yeniden. Ne kalkıp gidebiliyorum ne kalabiliyorum. Boğuluyorum sadece boğuluyorum.
İkimizde uzunca bir zaman dışarıya baktık. Yağmur sakinleşmişti. İçeride de ılık bir hava ortalığa yayılmıştı. Elif abla üzerindeki hırkayı çıkardı. Gözlerimi dehşetle sarsıldı. Kapatmak istedim açtığım gibi. Kolları faça yaraları ile doluydu. Sanki bin bir intihar girişimini anlatıyordu. Yoksa gösteriş için atmadığı ortadaydı. Yarıklar çok küçük, düzenli, çok eski olanı da vardı çok yeni olanı da vardı. Ancak sayamayacağım kadar çoktu. Öyle ki kollarında boşluk yoktu. Dehşete düşmüş bakıyordum, içimi kemirip yanan merakıma direndim. Korkuyordum anlatacaklarından. Artık yeter diye bağırmak istiyordum. Ama Elif ablaya değildi bu bağırtım. Önce kendimize; sonra sana, ona, onlara, size, bize, herkese. Sonrada bu kahrolası düzene. Gözlerimi kaçırıyorum. Nafile nereye baksam o yaralar. Fark etmekten gecikmedi Elif abla.
Bir derin iç çektikten sonra anlatmaya başladı. Elif abla topluma göre, bize göre orospuydu ya. Yâda kibarlaştıralım bu adi sisteme hayat kadını diyelim. Bu baş eğmez direnişi ile anılan kentimden genelevi olmadığından son dönemde devletin düşkünleştirme projesi kapsamında birahaneler, kaçak evler bu işi görüyordu. Dersimi Tunceli’ye çevirme planıdır bu. Bütünlüklü bir planın bir ayağı. İşte Elif abla bu birahanelerden çalıştırılmak için dışarıdan getirilmiş. Oturduğu her masada içki içiyormuş. Ne kadar çok içerse o kadar para alıyor Elif abla. Çalışırken sabaha kadar Elif abla o kadar içiyormuş ki, bir vakit sonra kaç tane içtiğini unutuyormuş. Elif ablaları dişleri arasında eriten çarkın çakalları da her fırsata Elif ablaların etinden bir diş alıyorlar. İçtiğini hatırlamıyorlarsa kafalarına göre sürekli eksik para veriyorlar. Elif ablalar bu çakal sürüleri ile baş edemeyince oturmuş kendince bu yöntemi bulmuş. Her içkiden sonra sarhoş dişleri arasında façasını çıkarıp bir çizik atıyor insanlığımıza. Sabah kasadan parasını tam almak için.
Vedalaşma denirse adına sıkıca sarılarak kalkıyorum. Kafam allak bulak. Beynimde hiçbir şey yok. Bir kızı bir annesi varmış. Her gece kollarında çizikler fazlalaşıyor, Anne ile kızın kolları da doluyordur her gece. Ey kabından boşaltılmış insanlığımız. Ey emeğini satılıp bedenlere yem edenler. Sen sahip çıkmadıkça emeğine, daha çok saçılacak etimiz budumuz sokaklara. Onurumuz ortada kaldıkça etimiz tezgâhtadır. Her akşam eve kapandığınızda sakın uyumayın derim size. Her çakal, dişlisinde bir çizikte sen yiyeceksin, ben yiyeceğim. Orospuların çiziği kollarındadır. Belki geçer. Ancak bizim çiziğimiz alnımızdandır. Ve bu kahrolası insanlık dışı sistem yerle yeksen olamadıkça, insanlar emeklerini karşılığında insan onuruna yakışır şekilde yaşamadıkça, en doğal hakları eğitim sağlık haklarını almadıkça her sabah kalk bak aynaya. Alnındaki çizikler çoğalıyor. Ve her gece çizikler artıyor kolumuzda başımızda. Kollarım vücudum kan içinde. Kollarımla vücudumla sarılıyorum sizlere.
Dilara AYDIN