toplam 25 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
| tuttum | tesellim |
| tuttum | roac |
| tuttum | sindalf |
| tuttum | afak |
| tuttum | simerya |
| tuttum | thecrowfun |
| tuttum | batucum |
| tuttum | nereushimeros |
| tuttum | siahmelenq |
| tuttum | ruhumu asla |
| tuttum | EUGENIE |
| tuttum | zeminkat |
| tuttum | zombiler olmez |
| tuttum | articmonkeys666 |
| tuttum | stereotype |
| tuttum | derLin |
| tuttum | kisahikaye |
| tuttum | sercantunali |
| tuttum | twinpedal |
| tuttum | assassine |
~14 ahkam var.
Yeni Hikayem: Bir Yudum Pİşmanlık. Hikayeyle ilgili düşüncelerinizi siteye yorum olarak bırakabilirsiniz
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine. 'Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? '
'Bakın göstereyim' demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş 'Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz' diye bir de şart koymuş. 'Peki' demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine 'Şimdi...' demiş ermiş. 'Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.' Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. 'Buyrun' deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
'İşte' demiş ermiş. 'Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman...'
hikeye güzelbişey bence unutulmuyo birmasal oluyor akılda büyüyor bizle kalbimizde sonradanda düşündürüyor güzel okadar
EVLİLİK GÜZEL ŞEY BEEEE....
Soguk ve karli bir gecede tipiden yolunu kaybeden bir iş adamı ve
sekreteri arabalarını terketmek zorunda kalırlar ve uzun bir
yürüyüşten sonra üşümüş ve ıslanmış durumdayken bir kulübe bulurlar.
Kulübede bir yatak, bir uyku tulumu ve bir sürü battaniye
bulunmaktadır...
Geceyi geçirmeye hazırlanırlar ve iş adamı bir centilmen
olarak, yatagı sekreterine verir...
Ben yerde uyku tulumunda uyurum' der. Sekreter yataga
yatar, adam uyku tulumunun içine girerek fermuarı çeker. Bir süre
sonra, tam da uyumak üzereyken sekreterinin sesini duyar; ''Efendim,
ben çok üşüyorum der.'
Adam fermuari açar, uyku tulumundan çıkar, bir battaniye
alıp kadının üzerine örter, tekrar uyku tulumuna girer, yine tam
uyumak üzereyken tekrar sekreterinin sesini duyar;
Efendim, ben hala çok üşüyorum der.'
Adam yine fermuarı indirir, tulumdan çıkar, bir battaniye
daha alıp kadının üstüne örter, uyku tulumuna girerek fermuarı çeker.
Tam uykuya dalacagi sırada yine duyar; ''Ben yine çoooook
üşüyorum'.
Adam yattığı yerden; ''Bir fikrim var.' der, ''Burası ıssız
bir yer. Neler oldugunu kimse göremez , istersen evliymişiz gibi
davranabiliriz.'
Genç kadın kıkırdar; ''Tamaaaam, bana göre hava hoş.'
Adam yattığı yerden avazi çıktığı kadar bağırır;
ÖYLEYSE KALK VE KAHROLASI BATTANIYEYI KENDİN AL!!!!!''
gelin kaynana karşı karşıya oturmuşlar
kaynana ;
- gelin sen daha yenisin birbirimizin huyunu suyunu oturup
konuşarak anlayalım demiş.
gelinde ;
- tabi anne konuşalım demiş.
kaynana başlamış anlatmaya.
- aman kızım benim üç halim vardır dikkat et. saçıma gül
takmışsam;neşeli olurum. her yola gelirim.
kulağımın arkasına gül takmışsam havamda olmam. çok ısrarcı
olma.eğer ki yakama gül takmışsam sakın etrafımda dolaşma çok
sinirli
olurum.
gelin kaynana lafını bitirince başlamış lafa;
- anne benim halim malim yoktur. bacak bacak üstüne atarım,
sigaramı yakarım,sen gülü nerene takarsan tak ben keyfime
bakarım.
OLAY BUDUR.....::))))
saat Gecenin 4ü ve adamın telefonu acı acı çalıyordu.
Korkuyla telefona doğru koştu adam
-alo buyrun..
telefondaki kadın sakin bir şekilde:
-Korkma oğlum ,benim.
Adam Annesinin sesini duyduğu zaman
-hayırdır anne neden aradın bu saatte önemli birşey mi oldu?
-Yok birşey oğlum sadece sesini duymak istedim ...
adam birşey olmadığını anlayınca sinirli bir şekilde:
-anne gecenin dördünde ses duymak için telefon açılır mı?
sen iyi misin çoluk çocuk uyuyor hanım uyuyor..
kadın mahcup bir ses tonu ile:
-oğlum yoksa rahatsız mı ettim seni ?"
-Evet anne rahatsız ettin.
Kadının gözleri yaşlı:
- bundan 25 sene önce bu saatlerde sende beni rahatsız etmiştin.
Doğum günün kutlu olsun.
"...ne ancak ömür boyu adanıldığı zaman zaferlerine erişen şiirde oyalanıyorlar,ne düşünülmesi de yazılması da büyük yaşam acılarını gerektiren romana çabucak atılıyorlar...kadın kalemlerin egemenlik kurduğu tür şimdi hikayedir." :)
benim çok hoşuma gitti ne kadarı gerçek bilmiyorum ama paylaşmak istedim..
SEVGIYI HAK EDECEK INSANI BULMAK
Kadin her sabah oldugu gibi o günde beyaz degnegi ve el yordami ile otobüse binmisti. Soför: -Soldan üçüncü sira bos hanimefendi, dedi.
Kadin 32 yasinda güzel bir bayandi ve esi oldukça yakisikli bir deniz subayi idi. Bundan bir kaç ay önce yanlis bir teshis sonucu gerçeklestirilen ameliyatla gözlerini kaybetmisti genç kadin ve asla göremeyecekti.
Kocasi ameliyattan sonra aci gerçegi ögrenince yikilmis ve kendi kendine bir söz vermisti. Asla karisini yalniz birakmayacak, ona sonuna kadar destek lacak, kendi ayaklari üzerinde durana kadar cesaret verecekti. Günler geçiyordu. Kadin her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdigi kocasina yük oldugunu düsünüyordu.
Esinin bu içine kapanik, karamsar hali kocayi çok üzüyordu. Bir an önce bir seyler yapmasi gerekiyordu, karisi günden güne kendi içine kapanik dünyasinda kayboluyordu. Bütün gün düsündü koca, nasil yardim edebilirim güzeller güzeli esime diye. Birden aklina esinin eski isi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasil söyleyecekti, çünkü artik çok kirilgan ve nesesizdi. Bütün cesaretini toplayarak aksam karisina konuyu açti. Karisi dehsetle gözlerini açti:
-Ben bunu nasil yaparim ben körüm, diye bagirdi.
Kocasi ona destek olacagini, her sabah kendisinin ise birakacagini ve aksamlari da is çikisinda alacagini ve ona çok güvendigini söyledi. Çünkü esini taniyordu ve bunu basarabilecegini biliyordu. Kadin büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü esini çok seviyordu ve onu kirmak istemiyordu. Her sabah esini isine birakiyor ve aksamlari da aliyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi, karisi eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocasi daha fazlasini istiyordu, kendisine söz vermisti sonuna kadar gidecekti.
Aksam karisina: - Artik ise kendin gidip gelmelisin, dedi.
Kadin sasirmisti. Bunu asla yapamayacagini söyledi. Kocasi israr edince onu yine kiramadi ve bütün cesaretini topladi. Bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu. Sabahlari kadin artik otobüs duragina kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek isine gidebiliyordu. Günler günleri kovaladi, hiç bir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken,
soför: -Sizi kiskaniyorum, hanimefendi dedi. Kadin kendisine söylenip söylenmedigini anlayamadan, neden diye sordu.
Soför: -Çünkü her sabah sizin arkanizdan bir deniz subayi genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakiyor, otobüsten indikten sonra yesil isikta yolunkarsisina geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanizdan öpücük yollayip size her gün sevgiyle el salliyor, dedi.
hikaye
senin dudakların pembe
ellerin beyaz,
al tut ellerimi bebek
tut biraz !
benim doğduğum köylerde
ceviz ağaçları yoktu,
ben bu yüzden serinliğe hasretim
okşa biraz !
benim doğduğum köylerde
buğday tarlaları yoktu,
dağıt saçlarını bebek
savur biraz !
benim doğduğum köylerde
şimal rüzgarları eserdi,
hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır
öp biraz !
sen türkiye gibi aydınlık ve güzelsin !
benim doğduğum köyler de güzeldi
sen de anlat doğduğun yerleri,
anlat biraz !
cahit külebi
*HAŞIRD DI BLEKBORD!* adlı romanımdan..
BOMBALI PANKART
Bütün hafta haylazlıklarımızla geçti. Cuma günü fizik dersinden sınava girecektik. Haliyle bu senava da çalışmamıştık ama, bu sınav bizim için çok önemliydi. Sınavdan geçer not alamazsak, kalacaktık. Hoş, bunu versek başka dersler de vardı sırada...
O akşam kafa çekmeye bir meyhaneye gittik. Anten Boris, Karizma Murat, Napolyon Halil, Terzi Mustafa, Ahmet Yarımbıyık, genelde Birööl diye seslendiğimiz Ortam Birol, sivri dilli Sebai ve ben...
İçtikçe içiyorduk, zil zurna sarhoş olduk. Meyhaneyi biz kapattık. Sonra gece serinliğinde, biz kafadarlar çıktık yola.. Yürürken düşmeyelim diye birbirimize yaslanıyorduk. Arada sırada kusanlarımız oluyordu, etrafımızda bizden iğrenen diğerlerini ancak seçebiliyorduk. Gecenin kimbilir hangi vaktindeydik? Çok sınav düşünecek halimiz de yoktu ama, ortaya bir laf attım:
-"Arkadaşlar, yarınki fizik sınavını erteleyebiliriz."
-"Nasıl olacak, lan, fizikçi bu boru mu? Hangi sınavı ertelemiş ki? Kamer Hoca sınav mınav ertelemez..."
Zar zor da olsa konuşabiliyorduk. Cümleler pelte pelte dökülüyordu ağzımızdan.
-"Fizikçi değil oğlum, biz erteleyeceğiz. Çok basit hem de... Sınav kaçta? Onda... Hadi bir yere gidip bunu konuşalım.. Hişşt, Birööl, kalksana lan yerden, sızacaksın şimdi... Lan, Ahmet kalkın oğlum, polis görecek şimdi..."
Yalpa vura vura Ahmet’in bekar evine gittik. Ayılmak için kahve ve bol bol ayran içtik. Aklımdaki fikri uygulamamız lazımdı. Önce bir tane beyaz çarşaf bulduk. Çarşafı boydan ikiye kestik ve kesilen yerlerden birleştirip, uzattık. Sonra kırmızı bir boya ve bir poşet bulduk. Ben çarşafa: “KAHROLSUN FAŞİZM”, yazdım. Poşete parçaladığımız kağıt parçalarını tıkıştırıp, ağzını sıkıca bağladık. Çarşafın bir ucuna da poşeti astık. Sonra uyuyakaldık...
Çalarsaatin kızgın sesi bize günaydın dediğinde, henüz sabahın beşiydi. Toparlanıp, yanımıza pankartı da alarak, okula doğru yollandık.
Gizlice tellerden atlayarak, okulun bahçesinden dolanıp, pankartı asacağımız binanın ön cephesindeki pencerelerden birine yanaştık.
Biraz uğraşı ile, geceden hazırladığımız pankartı pencerenin her iki yandaki parmaklıklarından astık. Bir ucunda sallanan poşet, bomba izlenimi veriyordu; bombalı pankart...
İşimizi bitirince hepimiz evlerimize dağıldık. Bir saatlik uykudan sonra, sanki hiç bir şey olmamış gibi yeniden okula gitmek için hazırlandık.
Okulun bahçesi mahşer yeri gibiydi. Polis araçları ve panzerler dışarda, caddede bekliyordu.Gizemli pankart, bütün ürkütücülüğü ile pencerede asılı duruyordu. Avluda onlarca polis ve bir o kadar sivil memur sağa sola koşuşturuyor, telsizle talimat verip, alıyorlardı.
-"Bombalı amirim, evet amirim, evet pankart amirim evet bombalı."
-"Ne yapalım amirim, bomba imha uzmanı ne zaman gelecek amirim."
-"Hüseyin komiserim, bütün öğrencileri dışarı çıkartacakmışız. Anlaşıldı amirim."
Bütün öğrenciler caddeye toplandılar. Hepimiz sanki bir sinema filmi izler gibi, heyecanla olayı izliyor, çevredeki seslere kulak kabartıyorduk.
-"Kim yapmış, lan bunu..."
-"Allah, Allah... Nasıl böyle bir şey yaparlar, üniversiteler bitti, sıra liselere geldi..."
Kıs kıs gülüyorduk ve bazen de biz söyleniyorduk:
-"Evet yaa, kahretsin bugün de fizik sınavı vardı, nasıl da çalışmıştık..."
-"Vay, eşşekoğlu eşşekler! Vay, vatan hainleri! Vay, komunist şerefsizler!"
Aradan uzun bir süre geçti. Okula bomba imha ekibi geldi. Özel elbiseleri ile tıpkı bir robotu, -RoboCop'u- andırıyorlardı. Dikkatlice yanaştılar pankarta. Bomba olduğunu düşündükleri poşete bir fünye bağladılar ve uzaklaştılar. Bir kaç dakika sonra bir patlama sesi duyuldu ve havaya yayılan kağıt parçaları kapladı ortalığı bir anda... Patlama sesiyle kız arkadaşların çığlıkları birbirine karıştı. Sonra, süzülerek inişe geçen kağıt parçalarıyla rahatladılar.
-"Bomba yokmuş amirim. Süs vermişler sadece."
-"İyi, peki sökün pankartı... Aman dikkat edin haa, suç delili bu, hiç bir yerini kopartmayın."
-"Anlaşıldı amirim, emredersiniz amirim..."
Pankartı, doğrusu çarşafı aşağıya indirdiler ve katlayıp bir çuvala koydular. Aradan geçen yaklaşık üç dört saatlik süre sınavın iptalini sağladı. Okul müdürü bütün öğrencileri bahçeye toplayıp, meşhur konuşmalarından birini yapacaktı. Üstelik basından da bazı kişiler gelip, görüntü alıyorlardı. Okul Müdür Ferhan kasılarak poz veriyordu...
-"Arkadaşlar, gördüğünüz gibi bu elim olay, okulumuz tarihinde ilk defa gerçekleşiyor."
Biz alkışlamaya başladık. Herkes bize uyup alkışlıyordu.
-"Şeyy, tamam tamam alkışlamayın.. Neyse bu nedenle..."
Tekrar alkışlamaya başladık. Yine herkes bize uyup alkışlıyordu. Müdüre rahat konuşma imkanı vermiyorduk.
-"Devam ediyorum, hepimiz bu olayı, herhangi bir yara almadan..."
Konuşmaları bir politikacı havasındaydı ve sanki bütün olayı o çözmüş gibi konuşuyordu. Biz tekrar alkışa başladık, yine herkes bize uydu. Artık konuşma yapamayacağını anlayan müdür, derin bir nefes aldı ve mikrofondan bağırarak:
-"Hepimizin ruhen dinlenmeye ihtiyacı var, bu nedenle okul, bugün tatiiiil..."
Bu sefer kimse bizi beklemeden, sertçe alkışlamaya başladı. Dakikalarca alkışladık müdürü: "En büyük müdür, bizim müdür.". Normal öğrenciler evlerine, bizler kahvehaneye okey oynamaya gittik...
Bir kaç gün boyunca polis okula gelip çeşitli kereler soruşturma yaptı. Elbette biz varken başka bir şüpheliye gerek yoktu. Bu nedenle bizim tayfa en önce sorgulananlardan olduk... Ama, asla gammazlama olmazdı.
Efendim
- İyi akşamlar.. Salih beyle mi görüşüyorum?
- Evet, buyrun
- Merhaba, ben Taksim ilkyardım hastanesinden nöbetçi doktor Uygar Yorulmaz, bu saatte sizi rahatsız ediyorum fakat şu an hastanemizde bulunan bir hasta var.. kendisi baygın, üzerinde kimlik bulamadık yalnızca sizin kartınız vardı. Acaba hastaneye gelebilmeniz mümkün mü? Hastanın durumu pek iyi değil de.
- tabi gelirim..peki nasıl biri
- valla 70 yaşlarında olmalı, giyim kuşamına bakacak olursak sanırım uzun zamandır evsiz diye tanımlayabileceğimiz birine benziyor.. anlıyor musunuz.. yani saçı, sakalı temizliği ve görünümü pek iyi değil.
- anladım hemen geliyorum..
………………………………
Kimine göre Taksim, kimine göre İstiklal Caddesi, bana göre de Beyoğlu denilen yerdeyim.. vakit gece yarısını geçmiş..kafam atmış, klasik bir Haziran gecesi.. iki duble yaptım 6-7 Türkü dinleme süresinde.. yapayalnız iniyorum Beyoğlu’ndan aşağıya doğru.. mendilci çocuklar, piyangocu amcalar, kestaneciler sağlı sollu dizilmişler sokak kenarlarına.. biraz vakit geçsin şunları izleyeyim..gençler içince sapıtmışlar yine, kızlı erkekli gruba sataşan kızsız grup, abazalık da değil bu, tamamen kıskançlık, laf atmalar sevgilileri küçük düşürmeler..nerede kaldı delikanlı gençler..gene kimsenin yemedi yumruğunu kaldırmak, uzlaşıldı, devriyeye gerek kalmadan..
Yürümeye devam ediyorum, saat de epey kabardı, eve gitmeli, ışığı üfleyip zıbarmalı derken çakır keyif kafamla, kaldırımın kenarında gözüm ilişti bi şarapçıya.. oldum olası sevdim ben bu tipleri, takıntısız, alakasız, dünyasız tipler, adam gibi isterler şarap parası var mı diye.. sömürmezler yani kimseyi, “bi ekmek parası” diyen duygu sömürüleri yok bunlarda.. bakıyım bir cebe varsa bozuk veriyim bi şarap parası diyerekten yaklaşıyorum yanına.. durum vahim, saç sakal girmiş birbirine, eğiliyorum..
- hoopp.. abi.. kalk üşüycen git bi şarap iç.
İplemiyor, baygın bayık halde suratıma bakıyor..ısrar ediyorum kalk kalk diye.. dizime tutunup ayaklanmaya çalışırken pardösüsünün önü açılıyor.. üzerinde rengi gitmiş eski beyaz bir atlet görüyorum.. pardösüyü aralayıp göğsüne doğru bakıyorum, kalp tarafındaki BJK amblemi çarpıyor gözüme..
- vay Beşiktaşlısın demek.. al şimdi sana bi şarap parası daha..
korsan da olsa tanırım aslında bütün Beşiktaş formalarını ama bunu ilk defa görüyorum o an..
- o sadece Beşiktaş forması değil diyor ilk konuşmasında
- nerden buldun bu formayı?
- benim
- nerden aldın?
Amcam kızdı, sanane der gibi
- Yusuf’tan aldım.. tanır mısın?
Canı yanıyordu, üzüldüm durumuna, keyfim de yok ama, niye sordum bilmiyorum..
- baba be.. arkadaş olsana bana, bi meyhaneye gidelim.. bir büyük yapalım senle, bulursak sıcak bişeyler de yeriz..
bu sefer salak der gibi baktı, haklıydı ne işim vardı ki evsiz biriyle..
- iyi dedi gel gidelim..
Epeyce yürüdük, karanlık sokaklardan geçip girdik izbe bir meyhaneye.. nerden geldi bu cesaret bilmiyorum, aklıma da gelmiyor mekanına ___ürüp gasp yapma ihtimali.. aklım formada kalmış, abuk sabuk gittim yine de..
Pek konuşmuyor, birinci büyüğün son dublesine kadar laf etmedik, sonra konuştu;
- sen de iyi içermişsin.
- çocukluktan be baba.
İkinciyi açtık.. kafa epey doldu..
- kızmazsan sana bişey sorucam
- kafasıyla ileri geri olur verdi
- nerden buldun o farmayı?
Gene sustu.. bir saat konuşmadık yine
- Evlat.. sene 1967.. 25 yaşındayım.. geceden çıktık yola.. deplasmana.. bilir misin deplasmanı.. yollar, o zamanki yollar, git git bitmez.. sonra yendik Göztepeyi İzmirde Şampiyon olduk.. atladım sahaya, gencecik yeni yıldız Yusuf tan kaptım formayı.
Elimde bardak kalakaldım, pat diye anlattı, konuşamadım.
- yaaa dedi. Bu forma 28 yaşında..
kekeledim bir an.. nassıl nasssıl..
Anlattı tüm olanları.. almışlar maçı.. tüm kara gözüyle almış formayı.. sonra ertesi gün geri gelmiş mahalleye, sırtında forma tüm havasıyla koşa koşa gidiyormuş evine.. oğluna gösterekmiş.. gitmeden deplasmana, 7 yaşında oğlu kızmış buna, niye götürmüyor beni de İzmire diye.. oğlum diyordu affedicek ona verince bu formayı.. eve vardığında her şey bitmiş.. gece evleri yanmış, karısı ve oğlu dumanlar içinde boğularak can vermişler.
O gün lanet etmiş her şeye, vurmuş kendini sokaklara..
Biraz toparlandıktan sonra..
- peki baba nasıl korundu bu forma yıllarca..
- bu gün ayın kaçı?
- 4 Haziran da 5’i oldu artık
4 Haziran da şampiyon olmuş Beşiktaş, o gece kaybetmiş ailesini.. ve o günden beri sadece 4 Haziranda sırtına geçirmiş formayı.. kulübesi varmış Dolapdere taraflarında, bir de yatak, orada saklamış yıllarca, yırtılmış, sökülmüş ama gene de korumuş formanın özünü.
Baba be.. şurdaki tekelle konuşacam, sana günde 3 şarap alacam, her ay gelip önceden vericem parasını.. olmaz dedi acıyamazsın bana..
Cüzdanıma uzanıp bir resim çıkardım.. bak dedim benim oğlum, geçen gün benden Dünyanın en değerli Beşiktaş formasını istedi, aldım bir forma, verdim.. ne bilirdim her forma aynıdır dedim.. senden baba, bu formayı oğluma miras bırakmanı istiyorum, senden Dünyanın en değerli formasını istiyorum..
- Adı ne oğlunun?
- Kartal.. Kartal Yusuf Aral..
- oğlun için içeriz şarabı be evlat
- Ama bana Beşiktaşlı sözü ver, günde üç şaraptan fazla yok.. dışardan bulsan da içmeyeceksin.
Mırın kırın etti.. söz be dedi.. Beşiktaşlı sözü..
- üzerinde ev telefonumun da olduğu kartlardan birini verdim.. bakmadan koydu cebine.
Aradan 4 ay kadar geçti.. arada bir buluşup içiyoruz.. her gün üç şarabını içiyor.. buluştuğumuzda bile üçten başka içmiyordu..
Bir akşam çıktım.. koca Beyoğlu’nu dolaştım bulamadım.. sordum soruşturdum, kulübesini buldum.. etraf çok kötü kokuyordu, yatağında sızmış.. kaldırdım.. yüzüme baktı tersledi beni, defol git diyerek kovdu.. baba dedim bişey mi oldu.. defol **** diye ittirdi yine.. 3 şarap aldın diye sahibimiz mi oldun.. şaşırdım kaldım.. bir müddet oturdum yanında
- forma nerde?
- yok.. bilmiyorum
- nasıl bilmezsin diyerek yapıştım yakasına
- ehh be diyerek başladı küfürlere.. napiyim **** dedi.. üşüdüm bir gece yaktım ısındım.
- beynimden vurulmuşa döndüm.. çıldırdım..
- sen dedim adam değilmişsin.. Beşiktaşlı hiç değilmişsin.. sana da içkine de diyerek çıkarken kapıdan sordu..
- o sözü tutacak mıyım hala
- tutma dedim..iç iç geber.
Kızdım sonra kendime, bir forma için mi yapmıştım bunları.. hayır sadece bir forma değildi o.. o formada hatıralar vardı acılar vardı..28 yaşında bir çınardı o forma..ve Bir Beşiktaş forması yok olamazdı.
…………………………………………
Gece yarısı üç filan.. İstanbul boşalsa da bu Beyoğlu hiç dinmiyor be.. kalabalıktan sıyrılıp vardım hastaneye..dile kolay tam 9 yıl oldu, o olmalıydı.
Demlik bir hastane kokusu, pek alışkın değilim bu havalara, sıkıntı verir çoğu kez, acının tazelenmesine. Hemşireye tarif ettim, Doktor Uygar beyin hastasıydı galiba diyerekten..
-Evet dedi, 1 saat önce hastanenin karşısında yatarken bulmuş doktor bey.. içeri alıp ilgilendi bizzat.. şu odaya aldılar..siz burada bekleyin, ben doktor beye haber veriyim
yok, bekleyemezdim, kızgınlığım geçmişti ve ne de olsa baba dediğim bir adamdı.. içeri girdim.. karnı şiş, kir pas içinde yatıyordu bir yatakta.. yaklaştım yanına.. elini tutarak baba dedim ben geldim..gözler açıldı birden.. evlat dedi.
Kalk dedim gidiyoruz, bir iki kadeh atalım..yok dedi..
Belli konuşamıyor, iyice tüketmiş yılları, yudum yudum seçiyor harfleri konuşmaya zorlarken kendini, dikmiş gözleri havaya yüzüme doğru bakamıyor yine de. Dişlerini sıkarak çekti elini.. örtüye uzandı.. bir eliyle kaldırmaya çıkarırken örtüyü omzunu geriye doğru çekti. Sımsıkı tuttuğu beyazlığı gösterdi bana.. al dedi.. ordaydı, ellerinin arasındaydı forma..
- baba dedim sarıldım boynuna.. neden ?dedim neden?..
- günnn..deee.. üç. Şaarrap yetm..e…di … be ev..lat
ne demekti bu..günde 3 şarabın yetmemesi.. tamam ben demiştim ama yine de bulurdu sağdan soldan içerdi yine.. bu olamazdı ki..
- nasıl?
- söö..zz verr..mişş..tim
Evet söz vermişti, Beşiktaşlılık sözüydü o.. ve bozulamazdı.. yalan söylemişti bana, ve sözü geri çektirmişti.. daha çok içebilirdi.
Artık yıkılmıştı barajlar, gözlerim dayanamadı daha fazla.. elime uzandı..tüm gücüyle sıkmaya başladı. Gözleri açıktı hala ama belliydi..kalmamıştı direnci..
- Evlat dedi..beeen gidiiii..yorum.. karı..mın yanı..na.. oğlu..mun yanı..na.. siya..hı yaşarken gör..düm.. şim..di beya..za doğ..ru gidi...yorum.. beyaza…. be…ya..za ………bey..a…za.