toplam 50 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
~33 ahkam var. 1 2 önceki sayfa »
23 Aralık 1847’de, Cape Colony’nin İngiliz Valisi Sir Harry Smit, Doğu Sınır’ındaki Amaxosa kabilelerinin şeflerini topladı. Yaşadıkları toprağın –Güney Afrika’nın en verimli toğrağı- İmparatorluğa katılacağını, bağımlı bir devlet olacağını bildirdi: İngiliz Kafiristanı. Bir süre sonra Gaika kabilesinin ve şef Sandila’nın amansız bir direnç gösterecekleri anlaşıldı. Sir Harry Smit, bir toplantı daha yaptı şeflerle. Sandila katılmayı reddetti. Bunun üstüne Sir Harry onun şefliğini geri aldı ve yerine Gaika şefi olarak Mr Brownlee adında bir yargıcı atadı. Konuyu ustalıkla çözüme kavuşturduklarına gönül erinciyle inanan iki İngiliz, Sandila’nın tutuklanmasını buyurdular. 24 Aralık 1850’de, onu tutuklamaya yollanan birlik pusuya düşürüldü ve Gaika kabilesi ayaklandı. Sınır boyundaki askeri bölgelere yerleşmiş beyazlar, Noel kutlamaları sırasında saldırıya uğrayıp öldürüldüler. Dördüncü Kafir Savaşı işte böyle başladı: Bu savaş Amaxosa’nın altmış yıldır bağımsızlığını korumak uğruna yürüttüğü direnişin sondan bir önceki aşamasıydı.
1853’e gelindiğinde, İngilizler, üstün askeri güçlerinden yararlanarak (savaş, Sömürge Bakanlığına yaklaşık bir milyon pounda patlamıştı) kabileleri askeri yenilgiyi kabule zorladılar. 1856’da, İngilizlerin sonradan “Büyük Amaxosa Yanılsaması” adını yakıştıracakları dönem başladı. Bu “yanılsama” Amaxosa ulusunun bağımsızlığını koruma aşamasında son aşamayı noktalıyordu.
Nongkwase adında bir kız, suya giderken ırmak boyunca garip görünüşlü bir takım yabancılara rastladığını söyledi. Babası hemen onları görmeye koştu. Adamlar, ona ölülerin ruhları olduklarını, beyaz adamları denize sürmek için halklarına yardıma geldiklerini bildirdiler. Baba, gördüklerini Sarili adında bir Amaxosa şefine aktardı; şef de ruhların gösterdiği yoldan gitmelerini buyurdu kabilesine. Ruhlar, bütün büyük baş hayvanların öldürülmesini, bütün tahılların son taneciğine kadar imhasını buyurdular. Hayvanlar zaten bir deri bir kemiktiler, beyaz adamın talanına uğramış topraklar da, ekin de bereketsizdi. Hayvanların tümü öldürüldükten, tahıllar son tanelerine kadar imha edildikten sonra, toprakta besili, güzelim inekler bitecekti, tarlalar dolusu iri taneli başaklar fışkıracaktı, dertler ve hastalıklar yok olacaktı, herkes gençleşecek, güzelleşecekti ve işte o gün beyaz adam da silinecekti yeryüzünden.
Kabile adamları, buyruklara uydular. Büyük baş hayvanların ayrı bir yeri vardı kültürlerinde. Köylerde zenginlik, hayvan sayısıyla ölçülüyordu. Bir genç kız kocaya vardığında, babası zenginse bir inek armağan ederdi kızına, bir ubulungu, yani “uğur” olan bu ineğin asla kesilmemesi, kuyruğundan koparılacak bir kılın, kızın doğuracağı çocukların boynuna bağlanması gerekirdi. Halk, yine de buyruklara uydu. Hayvanları kestiler, kutsal ineklerini ve tahıllarını ateşe verdiler.
Topraktan bitecek yeni besili davarlar için geniş, yepyeni ağıllar yaptılar. Yakında sudan daha gür akacak süt için kırbalar hazırladılar. Sabırla, öç alacakları günü beklediler.
Derken kehanet günü geldi çattı. Güneş doğdu ve yüz binlerce kişinin umudunu da götürerek battı. Gece yarısı olduğu halde hiçbir şey değişmemişti.
Yaklaşık elli bin kişi açlıktan öldü. Binlercesi topraklarını bırakıp Cape Colony’ye iş aramaya gitti. Kalanlar topraksız iş gücü oldu. (Kısa bir süre sonra, kuzeydeki elmas ve altın madenlerinde ücretli kölelik yapacaklardı.) Artık bomboş kalan bitek Amaxosa’ya Avrupalı çiftçiler yerleşip toprağın hayrını gördüler.
“Sana dokunmak için bir dakika bekledim. Sonra uyuyacağız. Uyku ilk evimizdir, çatısız, duvarsız, yataksız. Diğerleri sonradan gelir, uykunun verdiği ilhamla. Bu gece, doğum günümden sonraki gece, seni ilk evimize alıyorum sevgilim. Devasa kapının altından atıyorum, beni içinde bulacaksın.”
Kadınlar hep başka hayatları merak ederler, erkekler bunu anlamayacak kadar iddialıdırlar.
görme biçimlerinde gunumuz sanatının tarihsel kökenleri marksist bir bakış açısı ile ele alınıyor.
kapitalin yarattıgı sanat olgusunu ve günümüzdeki sanat anlayışına etkisini anlatıyor.
birkaç kere okunursa tam anlamıyla anlaşılabilecek bir kita, dönem olarak 1970de yazılmış o zamanki siyasal duzlemde değerlendirilirse daha farklı bir okuma sözkonusu olabilir.
Berger, ''Yedinci Adam'' için şöyle diyor: ''Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekonu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri ''Yedinci Adam''ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.''
a'dan x'e kurtarılmış mektuplar isimli kitabı metis'den çıkmıştır, mest etmiştir
cidden entellektüel olmanın hakkını verebilenlerdendir. konsepti ortaya koyan nadir kişilerden biri.
efendim ben bu John Berger'in gözlerinin kenarındaki kırışıklara kurban olam. kendisi başlı başına bir okuldur bu adamın. sanatın kurumlaşmasını eleştirir. ayrıca da Cevat Çapan'ın kankasıdır.
Sadece sanatla değil edebiyatla da ilgilidir. "Düğüne" adlı romanının da tadından yinmez ayrıca.
"gördüklerim görmediklerimin içinden geçer gider
sen çok yaşa e mi pek sevgili John Berger"
görme biçimlerini tavsiye üzerine okumuştum; çok beğenmiştim.isabetli yorumların altı çizili durur hala(niye bilmem)
''sen bana bakma,ben senin baktığın yerde olurum'' dizesinin yazarıydımıki acep?
gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
ne çapkın komşumuzdun sen john berger abi.
o ana danamış,görme biçimleri vs. bu tür kitapları için john berger üzerine zaten çok da fazla söylenecek bir şey yok,ama bana john bergeri sevdiren kitapları iki romanı;kral ve düğüne oldu.ikisi de diliyle konusuyla çok iyi romanlar kanımca.
"bana aşkın fotografını çekebilir misin?"
Görme Biçimleri yazarın, okurken başımın üzerinden bir ışık tutulmuş gibi gelen en ünlü kitabıdır. Reklamcılar (son bölüm), fotoğrafçılar, ressamlar, kadınlar, erkekler.. okumalı bu kitabı.