...yağan karı göremeyen kız arkadaşa ne demeli?
avucuna koyulan ay ışıgının parmaklarının arasından aktığını hissetmeyene ne demeli?...
anlayana sivrisinek, saz. anlamayana ne yağdırsan az...
Öylece duruyordun karşımda sukun, mahzun başı öne eğik, terketmenin verdiği dayanılmaz suçluluk duygusu altında ezik. Bir kaç damla yaş düştü mü gözlerinden bilemiyorum. Gözlerine bakacak mecalim yoktu, gözlerindeki viranelerle yüzleşecek cesaretim de… Yığılıp kalmıştım oturduğum yere terkedilmenin verdiği buruk acı ağzımda… Hiç bir şey söylemedim geçmişe dair. Oysa anılara atıflarda bulunup seni durdurmamı bekliyordun belki. Belki hemen oracıkta vazgeçecektin gitmekten. Elindeki küçük bavulu odanın yüzüne fırlatacaktın ve sarılıp boynuma göz yaşlarınla yıkayacaktın çatlak dudaklarımı, birkaç yitik cümleyi sahiplendikleri için. Belki o an titrek bir mum alevi gibi söyleyeceğim belli belirsiz bir gitme için binlerce gidişi feda edecektin. Bense sadece başımı kaldırmadan " Gitme" dedim "Üşütürsün".
Ve sen ilk karlar düşürken şehrime, ardınsıra çarpmadan kapıyı çıkıp gittin hayatımızdan. Gidişin bile o kadar mağrurdu ki yarı aralık bıraktığın kapının ardında koybolan silüetine bir daha aşık oldum o an. Ama artık hiç bir cümle hiç, hiç bir öykü, hiç bir yakarış döndüremezdi eski seni eskisi gibi bana.
Yanlış olan neydi senle bana dair bugün bile bulabilmiş değilim. Ama baharı yaşamadık biz, yazı da… Sert rüzgarlara direnen sarı güz yaprakları gibiydi sevdamız; hep istim üstünde, hep yaralı, titrek. Birbirimizi tamamlayamıyorduk hiç. Bir köşemiz hep açıktı, açıktaydı. Belki senin entellektüel (?) endişelerindi aşka dair, belki benim yalımsız çocukluğumdu hayallerimizin dibindeki dinamitler. Belkide köşedeki tıknaz bakkalın apartman girişini yaylım ateşine tutan, suçlayıcı bakışları. Velhasıl zamansız başlamış, kısa tutulması gereken anlamlı bir cümle gibiydi aşkımız. O kadar kısa, o kadar doyumsuz…
Gidişinle erkekler ağlamazın gerçekliğine sığındı gözlerim. Yarı aralık kapıdan sızan sensizliğe bulanmış şehir soğuğu sardı yüreğimi. Bir anda çocukluk korkuları tüm kabuslarımın ve parasız yatılı yıllarımın tüm haftasonları gidişin oldu. Tüm düşmanlarım kapılar ardından kahkahalar fırlattılar suratıma, en basit bir piyesi bile oynamayı becerememiş aptal bir oyuncuymuşum gibi. Ürkek adımlarla parçaladığın yüreğimin kırıklarını topladım bir bir dokunduğun herşeyden; tenimden, su içtiğin bardaktan, koltuğun yanında unuttuğun kazaktan. Oysa hep eksik kaldı yüreğim. Senle giden parçanın yerine ne konulabilirdi ki… Sen bir hırsızdın artık, kalbimin en büyük parçasını ve tüm lügatlarımdan birinci çoğul şahısları çalan. Nasıl sığdırdın o küçücük bavula bunca şeyi?
Gittiğin gün soğuktu, yarı aralık bıraktın ardınsıra tüm kapılarımı… Şehrin soğuğu doldu odama, içime, her yana… üşüdüm..
Göz yaşlarımı saldım ardın sıra ve lanetler yağdırdım suskun kalan dudaklarıma. Ama, söylesene nasıl sığardı koca bir sevda birtek sözcüğe (Gitme…)