“Kendimi karıncalar arasında ve binlerce sokağı bulunan bir karınca yuvasında, karınca şeklinde buldum. Etrafa hayran hayran bakarak incelemeye başladım. Karıncalar dahi çeşitli içtimâi sınıflara ayrılmış insanlar gibi, kısımlara ayrılmıştı. Şu kadarını söyleyebilirim ki; oradaki sınıflar , insanlar arasındaki sınıflara benzemiyordu.
Aristokrasi ve demokrasi kısımlarını ihtiva eden bu sınıflar arasında mevki farkı yoktu. En yüksek ve en alçak gibi farklar görünmüyordu. Yuvadaki karıncalar, en az birkaç yüz bin kadar olsa gerek.
Bunlar beyler ve işçiler sınıfına ayrılmışlardı. En tuhafı, maddi ve manevî her türlü ihtiyacı karşılayıp anlatmaya yetecek mükemmel bir dile sahip olmalarıydı.
Yuvamızda mükemmel mektepler, zahîre ambarları, yatakhane, hapishane, teneffüs ve yemek salonları, toplantı yerleri, hülâsa pek gelişmiş bir cemiyet hayatı için gereken bir binanın, bir şehrin tüm debdebe ve gösterişi mevcuttu.
Daha garibi şurası ki; karınca topluluğu, insanlara nispetle daha çok ileriydi.
İlk önce karıncadaki geçim düzeni ve çalışma tarzı, insanlardakine göre daha gelişmişti. İktisat ve ekonomi hususunda ise, beşeriyete nispetle anlatılması mümkün olmayan bir gelişme farkı vardı. Yalnız, karıncaların insanlığa en üstün oldukları taraf, terbiye meselesidir. Karıncalar, insanları bu yönde çok geride bırakmışlardır.
Adâleti eşitçe dağıtma meselesinde dahi aynı düşünce, tereddütsüz yürütülebilir. Bu sebeplere dayanarak, karınca yuvalarında mektep olarak kullanılan daireler, yuvanın en seçkin ve en büyük kısmını işgâl ettiği hâlde; hapishaneler, sıhhate uygun olmakla beraber pek küçük... Çünkü, burada hapis cezasına çarptırılanlar hemen hemen yok gibi...Bir karıncada en birinci haslet, vazife hissidir. Ve bu his, her histen üstündür. Nefsâni ihtiras ve ihtiyaçlar uğrunda vazifesini feda değil, vazifesinde tembellik eden karınca hiç bulunmaz.