kenan evren ile ilgiliyim diyenler
toplam 5 kişi bulundu. 5 adedi gösteriliyor.
kenan evren hakkında

~ ahkam var.
1 2 3
önceki sayfa »
hala gittiği üniversitelerde şakşakçı bulmasına şaşırmaktan da sıkıldım.
1980 öncesi dogan ve Evren adini alan kayip bir neslin yaraticisidir. Bunlar hiç hazzetmedikleri ve ilgileri alakalari olmadigi halde ömürleri boyunca "aaa Kenan Evren'den dolayi mi adin Evren snein?" sorusuyla mücadele etmek zorunda kalmislardir.. Bu kusaga resmi bir devlet töreniyle iade-i itibaer edilmesi beklenmektedir.
Kenan Evren Pasa adamin ve alemin en baba delikanlisidir.Turkiyenin ikinci kurtaricisidir. Isterse varya resimde bile ihtilal yaparki Da Vinci'ye bu meslekte b.k yemek duser.Bu sozlerim harbidir.Sizde o insan hakkinda harbi ve durust lutfen yani; pekentellektuel arkadaslar.
o.. çocugu
bi sittirin gidin ya... ölsede helvasını yesek
Muhteşem bir insan keşke devletin başında Kenan Evren gibi bir isim olsa,80'lerde huzura kavuşturmuştur kendisi Türkiye'yi o'nun gibi bir devlet başkanı az yetişir.
amerika destekli faşist darbenin mimarı .bu ulusun sağ ve sollunda gençleri hapishanelerde , işkencelerde , sürgünlerde telef etmiştir. tükiye'nin merkezini sağa kaydırmış , dağa taşa imam hatip açmış , faşist milliyetçi bir politika yürütmüştür fakat ; son açıklamalarında türkiye üniter yapıdan vazgeçmeli fedarel yapıya geçmeli diyerek ne kadar güdümlü ve işbirlikçi olduğunu bir kere daha kanıtlamıştır. cehennemde adnan menderes 'le buluşmaları dileğiyle ...
türkiyenın bu kötü gülerde olmasında baş rölü oynayan salak adam bile olamıyanlardan...
darbesi gelmiş halklara yardım eden "darbesever" insan. çocuklara babasızlık armağan eden noelbaba. "tankpaletli" ressam!
o dönemden sonra bu ülke hala kendine gelemedi!!!herşeyin içine nasıl edilir bütün dünyaya gösterdi!!tabii o dönemde sokaklarda birbirini öldüren solcu ve sağcılarında büyük payı var bu durumda!!
küçük iskenderin radikalde yayınlanan bir yazısı daha iyi anlatamazdı heralde :
`sol açık`tan mektup
sayın kenan bey; artık sayenizde okumuyor, düşünmüyor, statik bünyelerimizi okeyle, kingle, batakla tıka basa dolduruyor, boş vakitlerimizde nü resimlerin önünde 17 yaşımızın geç kalmış tatminlerini kolluyoruz sayın kenan bey, bu mektubu size serin bir mart sabahı, Atatürk`e dil uzatan bir youtoube videosunu seyredip sinirle kahvemi yudumlarken yazmaya karar verdim; satırlarımı pek de düşünerek sıralamayacağım; zaten düşünmek gibi ahlaksız bir eylemin girdabına kapılmış bir neslin yok edilememiş ender zatlarından biriyim; en azından özürlü bırakacağınızı umduğunuz bir devrin çocuğuyum; pek öyle lale devri de değil o; bal gibi kötek devri. zat-ı âliniz, darbeyi yaptığında henüz 17 yaşındaydım; cebir hesabım kuvvetlidir; şu an cebren ve hileyle 44 civarında seyrediyorum; mamafih sizin kadar dirayetli ve müstakil bir soğukkanlılık sergileyemediğimin de farkındayım. bizim aile de sayenizde çöktü; komünist babam arkadaşlarının gördüğü işkencelere, yaşadığı coğrafyanın güzel insanlarının genç / orta yaşlı demeden itinayla seçilerek imhasına tanık ola ola önce kendini, sonra yuvasını mahvetti; akademik eğitim görmüş bir ressam olmasına rağmen tünel`de yarısı yanmış, pislik içinde bir binanın karanlık odalarında canını teslim etti. ben sayenizde kabataş erkek lisesi`ndeki eğitimimi okulun koridorlarında dolaşan askerlerin eşliğinde, arada sırada canı sıkılanların bizleri copla sıra dayağına çektiği bir ilim yuvasında tamamladım; siz işkencelerdekilerle vakit geçirirken bendeniz girdiğim tıp fakültesindeki kadavraların başından mide bulanarak kaçtım; kendimi hep bir işkenceci gibi gördüm orada. sanki öldürdüğümüz yetmiyormuş gibi içini açarak hâlâ konuşturmaya çalıştığımız bir yurtseveri kesmek, daha da kesmek, mümkünse hücrelerine kadar inerek kesmek eğilimini bünyeme yediremedim. son kadavram bir çiftçiydi. onun, tahtaya çivilerle çakılmış o büyük ellerini, hayatı kavramaya, toprağı kucaklamaya hazır ellerini unutamadım; bir ölünün kutsal ellerini öpmek ne demektir, bilir misiniz?! ne faşizme yenilen babamın ellerini ne sizin ellerinizi öperim; o büyük köylünün elleri sizlerinkinden daha sıcak, daha şefkatli, daha öpülesiydi. ben o adamın elleri sayesinde hayattayım bugün.
asmayıp da beslediğiniz biri. dedim ya, babam ressamdı, siz de resmi seversiniz; babam hayatı boyunca bir nü yapmadı, yapamadı kenan bey; masum bir içgüdüyle sanki çıplaklığı fakirliğe bağladı; fakir olan çıplaktı ve bunu resmetmek adeta alaydı onun gözünde; size nü konusunda ne ilham verdi kestiremiyorum ama, cinsel organlarına tazyikli su fışkırtılan kızların ya da hayalarına elektrik verilen devrimci delikanlıların çağrışım yapma olasılığı yüksek; kim bilir bizzat tetkik ettiğiniz bir seansta "bir gün bu vahşeti tuvallere estetik kaygı güderek nakşetmeliyim" diye düşünenler arasına da karışmış olabilirsiniz. malum, her yer, her şey karışıktı o vakitler; akıllar da dahil buna. insanın tamama gücü yetmiyor işte; asmayıp da beslediğiniz kişilerden biri olarak bunu ifade etmeyi ortamın müsaitliğine bağlıyorum. vaktiniz varsa ve gözlerinizin sağlığı yerindeyse dostoyevski`nin `suç ve ceza`sını okumanızı önereceğim naçizane. o pek nutuk havasında değildir ancak, gizliden gizliye barındırdığı tiratlarla iç hesaplaşmanın hastalıklı yapısını teşhir eder; ah elbette fazla toplumsal sayılmaz belki, kim bilir fazlasıyla bireycidir de, ancak topluma bir noktadan başlamak da lazım. birey, bunun için iyi seçilmiş bir giriş kapısı. başka hayatlara saygı duymanın solculukla doğrudan ilgisi olmadığına kanaat getirebilirsiniz; başka hayatlara saygı duymak, bu aralar önemini fark ettiğinizi sandığım özgürlük denen, sizce kızıl bir hevesin tezahürüdür aslında. yani sizin de anlayacağınız şekilde söylersem bir tarafta kızıl kuvvetleri temsilen özgürlük vardır, bir tarafta karanlık kuvvetleri temsilen derin devlet politikası. bir nevi warcraft; varsa torun torba, bu bilgisayar oyununun brifingini verebilirler size. güzel oyundur: insan ırkıyla yaratıkların mücadelesi. ama baştan seçmeniz lazım hangi tarafta olduğunuzu. inanır mısın, bir kaptırıyorsunuz kendinizi; ne şiir kalıyor, ne özlem, ne mücadele, ne memleketi kurtarma arzusu, pata da küte de, kılıç al, kalkan al, geçiyor ömür. ikinci el savaş oyunları, her zaman ucuzdur, herkese tavsiye ederim. neyse, konu dağıldı, ee, kolay değil, şizofreniyi bir siper, bir sığınak kabul etmiş, hayatta kalmayı başarabilmiş bir neslin çocuğu olmak, bu acılarla barışık yaşabilmek; bazen benim de dengem kaybolabiliyor. mazur görmeli.
ortalara bir yerlere dallas benim babamın bavulu olmadı hiç; çünkü her an yolculuğa çıkabilecek kadar tedirgin değildi; tam tersi, yerleşik bir adamdı o. davasına, düşüncelerine, sevinçlerine, üzüntülerine körü körüne bağlıydı; evcildi kısaca. eline tutuşturulmuş bir pusulayla yaşamadı. insanların işaret ettiği yerlere gitmedi. doğduğu ülkede doğduğu kadar temiz öldü. herkes onun kadar şanslı değil. duydum ki, babamın doğduğu ve temiz öldüğü bu ülkeyi şimdi de eyaletlere ayırma, ortalara bir yerlere dallas yerleştirmeye niyetli taslaklar hazırlanıyormuş; bir oyun daha vardır; gizli hedef. oyunculara başta görevler dağıtılır ve herkes bir dünya haritası üzerinde ordularıyla bu gizli görevlerini sonuçlandırmaya çalışır. o da zevklidir. madem oyun oynayacaktık kenan bey, madem her şey bu kadar pamuk helvası kıvamındaydı, madem oyunlar masumdu, o çiftçinin ellerine neden çiviler çakıldı, o zamanki yaşıtlarımın boyunlarına ilmik neden geçirildi; neden babalar ölüme, gençler işkenceye gönderildi, neden bir dönemin taze beyinleri coplar eşliğinde eğitildi; zarlar mı hileliydi, krupiyer mi ahlaksızdı, nü`ye malzeme model mi yoktu?! sizi bu yaşta daha fazla yormamak lazım; kusura bakmayın, başta da dedim, şu videoya sinirliyim aslında. mektubuma son verirken, şu öpme / koklama bahsine gelmişken, eylemsiz kalmayı tercih ediyorum. kısmi "fikir arkadaşı"nız sayılabilecek yıldırım gürses`in dediği gibi `biliyorum, bu son mektup ayıracak bizi` lakin, çıkarayak, bu coğrafyada düşünce özgürlüğünün sizin de canınızı yakmasına ben ve kahvehanedeki arkadaşlarım pek güldük. artık sayenizde okumuyor, düşünmüyor, statik bünyelerimizi okeyle, kingle, batakla tıka basa dolduruyor, boş vakitlerimizde nü resimlerin önünde 17 yaşlarımızın geç kalmış tatminlerini kolluyoruz. shakira nasıl, biz hastasıyız. hürmetler.
kenan evren bodrum'da bi lokantada yemek yemektedir. herşey sakinken bir anda garsonları bir telaş almaya başlar hepsi paşa geliyor diyerek telaşla lokantadaki en güzel masayı hazırlarlar, özel örtüler serilir özel yemek takımları çıkarılır falan. tabii kenan paşa da kıllanır kim lan bu paşa diye. sonra içeri zeki müren girer masasına oturur. kenan evren yanına gider, merhaba der "hem sizinle tanışmak istedim hem de merak ettim nedir bu paşa olayı" der zeki müren gayet kibar "alındınız paşam" kenan evren yok canım falan diye geveleyecekken. zeki müren "alınmayın paşam, alınmayın, bu millet i... diyemediğine paşa der"
halk düşmanı. Onu tanımlamaya başka söz bulamıyorum. Bu arada 1 Mayıs başarısından sonra Muharrem Güler'i evlet edineceği şeklinde söylentiler vardır. Biz söyleyenlerin yalancısıyız.
"Darbe döneminde cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi ise açlık grevinde öldü. Darbe günlerinde askeri cezaevleri insanlık dışı uygulamalarıyla ünlendi. Cezaevleri arasında Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi emsalsizdi! Irak'ın Ebu Garib'iyle yarışacak türden işkence yöntemleri denendi burada. 1981 Martı'nda yönetimine getirilen Esat Olcay Yıldıran'ın baskılardan sonra cezaevinde ölüm oruçları başladı. Ancak, bu direniş pek işe yaramadı. 21 Mart 1982'de Mazlum Doğan'ın cezaevi koşullarını protesto etmek için kendini yakmasından sonra tutuklular savunma hakkının sağlanması, itirafçılığa ve işkenceye son verilmesi talebiyle yeniden ölüm oruçlarına başladılar. Tutuklu Kemal Pir ve üç arkadaşının intihar etmesi üzerine Türk halkının gözleri cezaevine çevrildi. Ancak hiçbir dış müdahale cezaevindeki vahşi düzeni engelleyemedi. O tarihte bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı olan PKK'lı tutuklu Hamit Kankılıç, arkadaşlarının ölümüyle çok sarsıldı. Zaten bedeni ölüm oruçlarından sonra tükenmişti. Tüm eziyetlere direnmişti, ancak çıldırmanın kıyısındaydı. Artık cezaevini 'Komünist Hamido asla ihanet etmez' nakaratıyla inletiyordu. Sonunda onu tedavi için Elazığ'daki akıl hastanesine sevk ettiler. Ancak burada da hastalardan dayak yedi. Ölüm noktasına geldği için hastane yönetimi onu acil sevk aracıyla Diyarbakır'a postaladı. Hastanede üç ay yattı Kankılıç. Bugün onca işkenceden sonra nasıl sağ kaldığına inanamıyor ve 'Bu bir mucize' diyor. Kankılıç, 'Örgüt üyesi olmak ve adam öldürmek' suçundan idama mahkûm edildi, sonra cezası müebbete çevrildi. 1988'den 2000'e kadar Eskişehir, Çanakkale ve Bursa cezaevlerinde yattı. Şimdi cezaevlerinde geçen 20 yılını yazmakla meşgul.
12 Eylül sabahı neredeydiniz? Diyarbakır'da askeri cezaevindeydim. Sabah erkenden arkadaşlar radyoyu açmış, haberleri dinliyorlardı. Darbenin olduğunu onlardan öğrendim. Tabii, askerlerin tavırları hemen değişti. Daha önceden askerlerle aramızda insani ilişkiler vardı. Sigara alıp verirdik. Darbe ertesi küfürler başladı, vurup rahatsız etmeler başladı. Artık eski havanın olmayacağını anladık. 28 Haziran 1980 günü saat 16.00 sularında Siverek'te yakalanmıştım. Bizim o dönem Siverek'te Bucak aşiretiyle aramızda mücadelemiz vardı. Bucaklar bölgede devletin temel ayaklarından biridir. 1977-1979 arasında bölgedeki insanlara kan kusturmuşlardır. Bucakların gasp olayları çok fazlaydı, ekonomik durumu iyi olan ailelerin kızlarını kaçırıp karşılığında fidye istiyorlardı. Ben 13-14 yaşımdayken durumu anlamıştım. Ailemiz 'Devlete karşı gelinir mi?' diye mücadelemize karşı çıkıyordu. İlkokulda öğretmenden dayak yemek için birçok gerekçem oldu. Okulda Zazaca konuştuğum zaman öğretmen 'Bu dilde konuşmayacaksınız, yasaktır' diye bağırırdı. Örgüte girdiğinizde kaç yaşındaydınız? 16 yaşındaydım. Okuyamadım. İlkokulu terk ettim. Bir gün yine sınıfta Zazaca konuşuyorduk, öğretmen yanına çağırıp arkadaşlarımın önünde bana tokat attı. Sınıfta çok sevilen bir çocuktum. Ben de defterlerimi gidip sıramdan aldım ve o günden sonra bir daha okula ayak basmadım. Tabii okumamanın getirdiği bir eziklik vardır bende, ama ondan sonra hep okumuşumdur. Açığımı kapatmak için. Nasıl ve ne zaman yakalandınız? Siverek çarşısında... Bir ihbar sonucu yakalandım. Üzerimde sahte kimlik vardı. Şu anda da orada aşiret ilişkileri vahimdir. Onun için toplumsal gelişme yaşanmıyor. Bunların hepsi birbirini besleyen faktörlerdir. Urfa'da yatılı bölge okulu vardı, önce oraya akşam da Urfa Emniyeti'ne götürüldüm. Üzerime bazı öldürme olaylarını yüklemek istiyorlardı. Biz bir mücadele yürütüyorduk, karşılıklı öldürme olayları yaşanıyordu. 'Siz militansınız, o zaman bu öldürmeleri size yükleyeceğiz' dediler. Aynen böyle. 'Biz yapmadık' diyorduk. Yakalanan silahlar bizim değil, öyle olmuş ki bir öldürme olayını 20 ayrı kişinin üstüne yüklemişler. Mahkemenin yaklaşımı da böyleydi. Zaten sonra 'öldürüldü' dedikleri adamın ölmediği ortaya çıktı! 10 gün sorguda kaldım. Falaka, filistin askısı, aç bırakmak, elektrik vermek... Tüm işkenceleri yaptılar. En çok hem asıp hem elektrik verdiklerinde kötü oluyorsun. Zaman kavramı göreceli... İlk üç-dört gün sabahtan akşama kadar işkence yaptılar. Gözlerin kapalı. Urfa'nın haziran sıcağını bilir misin? Cehennem sıcağıdır. Nihayet 10 günün sonunda 1 No'lu Askeri Cezaevi denilen bir yere götürüldüm. Bu cezaevi, aynı zamanda İbrahim Kaypakkaya'nın da şehit düştüğü bir yerdi. 12 Eylül darbesinden sonra Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'ne getirildik. İlk an, 'İşte asıl işkence şimdi başlıyor' diye geçirdim içimden. Devletin temel dayanağı 'yılanın başı küçükken ezilmeli' politikasıydı. O zaman 'küçük yılan' da ezilmemek için direnir. Sizin politikanız bu muydu? Geriye dönüp baktığımda nasıl olup da sağ kaldığımı anlayamıyorum. Baskılar geçtikçe artıyordu. Cezaevlerindeki baskılar sonucu itirafçı olmayanlar mahkemelerde konuşturulmuyordu. Esat Oktay amfilerden sürekli, 'Sizi öyle bir duruma getireceğim ki, sizi bıraksak dahi, siz cezaevinden çıkamayacak hale geleceksiniz' diye bağırıyordu. Ziyaretlere çıktığımızda ailelerle konuşamıyorduk. Çünkü her tarafımız askerlerle kuşatılmış oluyordu. Konuştuğumuz an, hem ailemizin başına bir şeylerin geleceğini, hem de bize içeride işkence yapacaklarını biliyorduk. 1982'de ölüm oruçları var. İki isteğimiz vardı: 1. İşkencelerin ve itirafçılığın durdurulması. 2. Savunma hakkımızın verilmesi. Ölüm orucunda çok sevdiğim arkadaşlarım öldü, ki ben Kemal Pir'i çok severdim. Benim hücremin üst katında yatıyordu. Onların ölümü sizi çok sarsmış olmalı... Bu ölümlerin insanda sarsıntı yaratmaması düşünülemez. Kimse bizi zorla devrimci yapmamıştı, biz kendi isteğimizle devrimci olmuştuk. Gençtim o zaman, 1982'de dört arkadaşım öldü. 1984 Ocak direnişinde hem işkencede, hem de ölüm orucunda ölenler oldu. Çok kişi sakatlandı. 1982'de 20 yaşıma yeni girmiştim. Ölüm orucunun 25. gününde elimi yüzüme atmıştım, sakal, bıyık çıkmış. Çok sevinmiştim o zaman. İtirafçı olamamak için kendi içimde kilitlenmiştim. Bir taraftan direniş var, bir yandan devletin itirafçı yaratması var. İtirafçılar sonradan söylediklerini geri aldılar. Öyle ki kimin ne zaman gidip itirafçı olacağını bilemiyorsun. 1982'de benim hücremden bir itirafçı çıktı. Sonra kimseyle konuşamıyorsun. Koşullar tedbirli olmayı gerektiriyordu.
'Banyo diye lağıma batırıp çıkardılar' Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nden belleğinize kazınmış görüntüler neler? 1984'ten sonra koşullar biraz değişmeye başladı, arkadaşlarla sohbet etme koşullarımız doğdu. Küçük bir hücrede dört beş arkadaş kalıyorduk. Betondan yapılmış bir set vardı orada yatardık, arkada bir tuvalet vardı. Hepsi aynı yerde. Diyarbakır'dan ayrılana kadar böyle hücrede kaldık. Yani baskı, işkence konusunda iyileşme olmuştu. Daha sonra 1986'dan sonra hücre kapıları açıldı, o zaman koridorda da yatma koşulları doğdu. En azından daha rahat uyuduk. Sanki cezaevinden değil de saray yavrusundan söz ediyorsuunz! 1982 direnişinde küçücük bir hücreye 50 kişi sıkışmıştık. Bu fiziken mümkün değil! Hücrelere sıkıştırılıyor, üzerimize, içinde ne olduğunu bilmediğimiz sular dökülüyordu. Her tarafımız bitlenmişti. Ama nasıl? Kimse nefes alamıyor. Çok inandırıcı gelmiyor size değil mi? Hepimiz böyle yapış yapışız.. Bak böyle böyle (gösteriyor). Üzerimize deterjanla karıştırılmış su döker, iki-üç saat öyle tutarlardı bizi. Bu her zaman olan bir şey değil. Hücrede sayımız 14-15'e düştüğünde kendimizi gerçekten sarayda hissediyorduk. Sırt sırta, dip dibe yatıyorduk. Adamların bütün amacı direnişimizi kırmaya dönüktü. Bayılmalar, kusmalar, baş dönmeler. Kıpırdayamıyorsun. Hücredeki tuvaletimizin üzerini giysilerimizle kapatmıştık. Dördüncü kattan su damlıyordu, lavaboyu kapatmıştık, hiç kullanmıyorduk. Böylece biriken suyu içiyorduk. Ölüm orucu sırasında öyle yemekler yapıp getiriyorlardı ki ben öyle yemekler hiç görmemiştim. Cezaevinde acayip fareler vardı, kedi kadar büyüktüler.. Onlar bizim yemediğimiz yemekleri yerdi. Biz de onları seyrederdik. Uyanıyorduk ki fareler üzerimizde dolaşıyor. Böyle kollarımın üzerinde gezerdi, biz uyanınca kaçar su borularının üzerinde gezerlerdi. Mecburen farelerin de içtiği sudan içiyorduk. Kaldığımız hücrenin tuvaleti lağımla dolmuştu. 'Size banyo yaptıracağız' diyerek, lağıma batırıp çıkarıyorlardı. Koğuşlarda kimilerine fare yedirildi. Mahkûmlara, koğuşlarda birbirine tecavüz etmeleri için işkence yapıldı. Bizim hücrede Kawa örgütünden bir arkadaş vardı, biz ayrı örgütteniz ya, ona dediler ki 'Hadi ona tokat at'. Tabii ki bana tokat atmadı. Bunun üzerine ona işkence yaptılar. Tutukluların itirafçı olmaya zorlandığı dönemde siz 'Komünist Hamido konuşmaz' cümlesini dilinize dolamışsınız. O günleri hatırlıyor musunuz? Ben pek hatırlamıyorum, arkadaşlar hatırlatırlar. Bu tabii bir depresyon haliydi. Çok sonradan kendimi toparladım. Gece uykum gelmiyordu. Askeri hastaneye yatırıldım, orada uyku ilaçları veriyorlardı. Ölüm oruçları sırasında çok ağır tüberküloz geçirdim. O zaman tedavimi yapan bir doktor vardı, iyi bir insandı. Bir gece nabzım durmuş. Bana iğne bile yapamıyorlardı, çünkü sırf kemik kalmıştım. Sanki bir iskelettim. Hastaneye kaldırılırken arkadaşlarım 'Kesin ölür' demişler. İki ayda zor toparladım. 1984'teki ölüm orucuna katılamadım, arkadaşlar benim katılmama izin vermediler. Sağlığım pek iyi değildi çünkü... Tutukluların mahkemeye zincirlere bağlanarak götürüldüğünüzü okumuştuk... İnanılmaz bir görüntü. Mahkemeye götürülürken bile dövülüyorduk, ellerimiz arkadan kelepçeli, belden hepimizi zincirle bağlarlardı. Mahkemeye götürülüp getirilirken bizi bir arabanının içine yığarlardı. Dört tarafı saç, yazın sıcaktan kavrulurduk. Diyarbakır'da nasıl yaşadık? Buna mucize mi diyelim? Mahkeme bana ölüm cezası verdi. Gerçeği söyleyeyim Denizlerden Mahirlerden etkilenmiştim, ama asıl İbrahim Kaypakkaya gibi olmak istemiştim. İtirafçılık sürecini başarıyla atlatmıştım, idam edilmekten korkmadım. Turgut Özal zamanında cezam müebbete çevrildi. 1988'de Diyarbakır'dan sonra Aydın Cezaevi'ne gittim. Daha sonra Bursa'ya gönderildim. Buradaki koşullar daha iyiydi. Bu dönemde çok kitap okudum. 28 Haziran 2000'de yani tutuklandığım gün dışarı çıktım, o gün heyecandan konuşamadım, boğazım düğümlenmişti. "
"Bugün 12 Eylül'ün 26'ncı yılı. Askeri yönetim sağcı/solcu ayrımı yapmadan 650 bin kişiyi gözaltına aldı. 98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak'tan yargılandı. Onbinlerce insanın sorgusu çok ağır işkenceler altında yapıldı. 171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi. 12 Eylül'de kadınlar da işkencenin her türünü yaşadılar. 19 yaşındayken gözaltına alınıp işkence gören Nimet Tanrıkulu'yla yaşadıklarını konuştuk: [if !supportLineBreakNewLine] [endif]
12 Eylül'ü nerede karşıladınız? Bakırköy'deki evimizdeydim. Sendikacı bir yakınım bir süre önce darbe olacağını söylemişti ama inanmak istememiştik. O dönem üniversiteye hazırlanıyordum. O sabah sokağa çıktığımızda her köşe başını asker tutmuştu. Eve dönüp radyoyu açtığımızda ürperdik. Hasan Mutlucan, kahramanlık türküleri söylüyor, anonslar yapılıyordu. Ailece çok tedirgindik. 68 kuşağından 12 Mart'ta çok ağır şeyler yaşamış yakınlarımız vardı. Denizlerin asılmasını, Mahirlerin öldürülmesini yaşamıştık. Dersimliyiz, toplumsal gelişmeyi izleyen, toplumsal sorunlara kayıtsız kalmayan, Karaoğlan sevdalısı bir aile... Sizin siyasetle ilişkiniz ne boyuttaydı? Bakırköy Ticaret Lisesi'ne başlarken sola sempati duyuyordum. Ama kimseyle ilişkim yoktu. Lise birinci sınıftayken faşistler benimle konuşmak istediler. Bense etrafımda devrimcileri arıyordum. Kısa bir süre sonra da solcularla ilişki kurdum. Bir süre sonra Marksist bir örgüte sempati duymaya başladım. Ne zaman gözaltına alındınız? 1981'in 4 Mayıs'ı, sabaha karşı geldiler, çok kalabalıklardı. Babam kapıyı açtı, beni sordular. Babam 'Evde yok' dedi. 'O zaman sen bizimle geleceksin' dediler. Babam hızlı hızlı giyindi, bütün konuşmaları duyuyordum. O arada polislerden biri odama girerek 'Adın ne?' dedi. 'Nimet' deyince hepsi birden içeri daldılar. Bana hakaret etmeye başladılar, evin içinde bir telaş vardı. Annem ve kız kardeşlerim ağlıyordu. Tipleri ve davranışları çok ürkütücüydü. Beni beşinci kattan merdivenden ite kaka indirdiler. Sonra bir polis merkezine götürdüler. Buranın Gayrettepe olduğunu sorgu anında öğrendim. Üzerimdeki kemer, ayakkabı bağı gibi şeyleri çıkarmamı söyleyip beni aynalı bir odaya aldılar. Babacan görünen polis beni sorguya çekmeye başladı. Randevularımı soruyordu. "Sabah 9'da dershaneye gidecektim' cevabıma çok tepki gösterdiler, itip kakmaya başladılar... Sonra başka bir yere götürüp gözlerimi bağladılar. Gözlerimi bağlamadan önce oradaki kalasları, ipleri, manyetoyu gördüm. Beni askıya bağlayıp yukarıya doğru çektiler. Bu filistin askısıymış. Hiç ilgimin olmadığı şeyleri soruyorlardı. Askıdayken elektrik verdiler. İşkencenin en korkuncu hangisiydi? Bedenime dokunmaları bana çok korkunç geldi. Üstümü çıkarmaya çalıştılar. Epey bir itiş kakış oldu. İşkence sırasında benden bekledikleri tavrı göremiyorlardı. 'Tiyatrocu karı' diye bağırıyorlardı. Konuşmuyorum ya, rol yapıyorum sandılar. İşkencenin ne olduğunu yaşayınca daha iyi anlıyorsun. Sonra beni karanlık bir odaya koydular, orada benim gibi sorgudan geçmiş, işkenceden kafası gözü yarılmış, ayakları şiş insanlar vardı. Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Bu genç adam yakalanırken kurşun yarası almış. Bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu. Hastanede olması gereken o kişi orada, işkencehaneydi ve o orada sürekli işkence çığlıkları dinliyordu. Orada içinizi ister istemez bir korku kaplıyor. Kimse 'Korkmadım' demesin. İşte böyle geçen 45 gün... Kim bilir nelere tanıklık ettiniz. İşkenceyi sadece fiziki işkence olarak görmemeli. Sorgu odalarında, hücrede kalmanız bile bir işkence. Saatlerce meydan dayağından geçtik. Beş saat sürekli dayak yediğimi hatırlıyorum, artık baygın yatıyorsunuz... Sorgu seansları dışında da her geçen tekme atıp sürüklüyor. Ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Ölümüne tanık olduğum insanlar oldu orada. Nurettin Yedigöl bunlardan biri. Sonradan öğrendiğime göre cesedini yok etmişler. Bugün adı 'kayıplar listesi'nde. Sorguda kafasına çivi çakılarak öldürüldü. Meşhur 'bambulu oda' dediğimiz bir oda vardı. Orada biri çırılçıplak vaziyette oturuyordu. Kendinde değildi... Onun o görüntüsü hâlâ belleğimde capcanlı durur. Sonra Metris Cezaevi'ne götürüldüm. Metris'te neler yaşadınız? Kaldığımız yerde siyasi davadan tutuklanmış çok sayıda kadın vardı. Herkes ağır işkencelerden geçmişti. Metris'te bazı tartaklamalar dışında fiziki şiddeti çok yaşamadık, ama komutanların ve gardiyanların hitapları, davranışlar kötüydü. Sağlıksız koşullarda kalıyorduk. Cezaevine gittiğimde ciddi sağlık sorunları yaşıyordum. Sorguda çenem çıkmış, sol kolumda kısmi bir güç kaybı vardı. Saçımın büyük bir kısmını kaybetmiştim. Daha sonra saçlarımın bir kısmı yerine gelmedi. Çenem ve kolum için doktor talebinde bulunduğumda beni askeri hastaneye götürdüler. Orada sadece bir ağrı kesici verdiler. İşkence kayıtlara geçmesin diye doktor raporu vermediler. 12 Eylül döneminde doktorların işkencelere bizzat katıldığı, işkence mağdurlarına rapor vermediği üzerinde hiç durulmadı. Gözaltında alındığım davadan beş yıl yargılandım, sonuçta beraat ettim. Eve gelince kendimi çok yalnız hissettim. 'Geride bıraktığım insanlar hâlâ işkence görüyorlar ve biz hiçbir şey yapamıyoruz' duygusunu çok ağır yaşadım. Bizi rejimi değiştirmek istemekle suçladılar. Oysa kendileri bir gece geldiler, terörü durduracağız bahanesiyle ülkeyi karanlığa boğdular. Rejimi kendileri değiştirdiler. 78'liler girişiminde gönüllü olarak çalışıyorsunuz. Amaçlarınız neler? Bizim kuşak çok ağır bedeller ödedi. Bunun mutlaka konuşulması ve yüzleşmemiz gerekir. 78'liler Girişimi, 78'liler arasında dayanışmayı sağlamak amacıyla yola çıktı, dayanışmayı geliştirmenin tek yolu, 12 Eylül'ün toplumsal sonuçlarıyla mücadele etmek. Mücadelemiz ürünlerini veriyor. Yasal değişiklikle kuşağımızın önündeki yasaklar kaldırıldı. Şimdi ise darbecilere dokunulmazlık zırhı sağlayan 15. maddenin kaldırılması için mücadele yürütüyoruz. Darbeciler, adı geçici ama kendi kalıcı olan bir maddeyle hâlâ korunuyorlar. Darbeciler yargılanıp o dönemin gizli kalmış olayları, insan hakları ihlalleri açığa çıkarılmadan toplum olarak adalet duygusunu yaşayamayız. 12 Eylül mahkûm edilmeden gerçek anlamda demokrasinin yaşanması da mümkün değil. Dünyanın birçok ülkesinde darbeciler yargılandı. Türkiye'de ise bu yapılmadığı gibi üniversitelerde darbecilere nişanlar verildi.
'Şişeyle, copla tecavüz edildi' 12 Eylül'ün 26. yılında 78'liler Vakfı 10 gün süreyle siyasetten sanata kadar çok çeşitli alanlarda bir dizi 'tanıklıklar' etkinliği gerçekleştirecek. Bugün Bilgi Üniversitesi'nde darbe günlerinde ağır yaralar alan bir grup kadınla bir atölye çalışması gerçekleştirilecek. Tanrıkulu, bu çalışmanın düzenleyicisi... Neden kadınlar 12 Eylül döneminde kendilerine uygulanan tacizler ve tecavüzler hakkında konuşmuyorlar? Kadınlar konuşmuyor, çünkü toplumsal değerlerin baskısı bunu engelliyor. İçinde yaşadıkları aile ve sosyal çevre tarafından dışlanma endişesi yaşıyorlar. Ayrıca bazıları çocuklarını koruma duygusuyla geçmişte yaşadıklarını dile getirmiyorlar. Ama belki bundan da önemlisi, üstünden uzun süre geçmiş olmasına rağmen 12 Eylül'le ve yaşanmışlıklarıyla yüzleşmeye hazır değiliz. 12 Eylül'ü kadınlar çok ağır yaşadı. Bugün toplumda kadına uygulanan şiddetten söz ederken dönüp 12 Eylül'e bakmak gerekiyor. 12 Eylül'le birlikte toplumda genel bir şiddet kültürü gelişti. Bu kültür kadınları çok daha fazla mağdur durumda bıraktı, diyebiliriz. Sorguda kadınlara yönelik korkunç taciz ve tecavüz olayları oldu. Bekâreti işkence kurbanına karşı kullandılar. Size dokunmaları korkunç bir şey, hiç atlatılamayacak bir travma... Şişeyle, copla yapılan tecavüz olayları yaşandı. Tanık olduğum çok olay var. Cinselliğinizle ilgili tehditte bulunuyorlar. Bir kadın arkadaşım anlatmıştı; eşine elektrik verdikleri manyeto kablosunun bir ucunu da onun bedenine bağlamışlardı. Böylesi korkunç şeyler yaşandı.
'İşkencecileri beraat ettirmem istendi' Yargıtay 8. Ceza Dairesi Onursal Başkanı M. Naci Ünver, darbe günlerinde Mamak'ta 2. No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde hâkim olarak görev yaptı. Ünver, Mamak günlerini anlattı: "12 Eylül sabahı darbe haberini televizyonda haberlerde öğrendim. Yargıtay'a gittim, bir yargı kuruluşunun etrafı askerlerce sarılmıştı. Hukuk devleti adına beni yaralayan bir durumdu bu. Böyle bir darbenin olacağı bekleniyordu, çünkü ülke tam bir kaos içine sürüklenmişti. 12 Eylül'ün gerekçesindeki haklılığı tartışılır, ama uygulaması çok farklı oldu. Totaliter bir rejimin acımasız uygulamalarını gördük. Darbeden üç ay sonra 1981 Ocak ayında Mamak'ta görevlendirildim. Bu, istemediğim bir görevdi. Beni stresli günlerin beklediğini, bir gün darbecilerle aramın bozulacağını kesin biliyordum, çünkü ben hukukun üstünlüğüne inanan biriyim. Buna karşın her halükârda sıkıyönetim mahkemelerinin de bir hukuku olduğunu, mademki Türkiye'de yürürlükteki yasalar uygulanıyor, bunu olağanüstü bir olguya dönüştürmenin bir anlamı olmadığını hem dile getirdim, hem de uygulamalarımda savundum. Örneğin Sadun Aren'in mahkûmiyetine değil beraatına karar verdik. Yönetimle aramı bozan işkenceci polislerin davaları oldu. Benim bu davalardaki ödünsüz tutumum askerleri kızdırdı. İşkence davalarında etraftan gelen ricacılar beraat ettirmemi istiyorlardı. Ben de kendilerine dosyadaki kanıtlar ne diyorsa ona göre karar vereceğimizi söylemiştim. Birçok polis şefinin ve DAL grubundan birçok kişinin davaları karar aşamasına geldiği sabah elime bir yazı tutuşturarak 'Yargıtay'daki görevinize iade edildiniz' dediler. İki yıl üç ay kaldım Mamak'ta. Benden sonraki yargıçlar işkenceci polislere beraat kararı verdiler, ama Askeri Yargıtay bu kararı mahkûmiyet yönünde bozdu. Beni en çok etkileyen şey gözaltından gelen, tutuklama istemiyle sevk edilen kişilerin işkence görmüş olmalarıydı. Emniyet'ten koltuk değneği ve bacağı alçıyla gelenler oldu, durumlarını tutanağa geçiriyordum. Temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra örgütlenme özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesini aldı götürdü 12 Eylül Anayasası. 'Devlet her şeyi yapar, devlete karşı itirazı olan ezilir' anlayışını getirdi."
ve son olarak bakmanız gereken sey su;
Bankacilar paranin sahte olup olmadigini anlamak icin, parayi isiga dogru tutup icerisinde ATATURK filigrani var mi yok mu diye bakarlar. Siz de bir adamin ne mal oldugunu anlamak icin, onu isiga tutun bakin bakalim icerisinde ATATURK var mi, yok mu. Icerisinde ATATURK olmayan adamlara iltifat etmeyiniz. Cumhuriyet'e sahip cikiniz.Korkmayın içinde ATATÜRK OLANDAN KİMSEYE ZARAR GELMEZ
son donemlerde yapılan fılımlere bakıyorsunuz hepsınde akıldan yoksun tıplerın orduya hakaret boyutunda satasmaları soz konusu...
zıncırbozanı ızledım merak ettım sacmalık otesı...vızontele de oeyleydıı..beynelmıel de oyle..
tum fılmlerde cıkması ıstenen sonuc su ıdı.. solcular komunıstler cok masum muzıkle ugrasan okuyan genc ınsanlar..cokta akıllılar..ama ne hıkmetse ordunun subabayları cok akıldan yoksun ..bı oku bılmıyor..sacma bır muzıkten dolayı adam vuruyor..sırf sakallı dıye ınsanları hapese atıyor...ordunun tum kadrosu akıldan yoksun..bu ınsanlarda bırakmak ıstedıklerı etkı bu..
ole salakcakı anlamak mumkun degıl solcuları..ampul gırecek bır yerınıze haberınız yok ve bu durumu engelleyen ordu..sız ordudansa serıat ısterız dıye tutturdunuz..acın gozlerınızı ve bakın olayları anlamaya calsın..
ha bu arada bu ulke oyle kolayindan bitmez..bunu da unutma..
 |
bu etiketin kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz. |
|
|