bi daa okumak isteyenler olabilir, buyurun amme hizmeti budur, beleş, bedava, hayrına:
samuel beckett bana bi şey öğretmiştir.
beklentisizlik.
bunu her türlü iyi anlamda kullanıyorum.
insanlarla ya da tanrı ile ilişkileri düzenlerken (ya da tersi oluyordur bunların da bilemiyoruzdur) beklentisizlik ilkesinin en erdemli ilkelerden biri olduğu.. bu şekilde insan duygularını en yetkin biçimde eğitebilir ve elbette bu aynı zamanda hem kendisi hem de başkaları ile olan ilişkilerinde samimiyetin mühürünü kuvvetle vurması anlamına gelir..
samimiyet ve beklentisizlik,
samimiyetsizlik ama buna rağmen beklenti içinde olmakla karşılaştırılmayacak kadar üstün bir duygudur.
elimizde bir minibüs dolusu gerçek manada mutsuz ve loser insan var. bunların arasında çocukluğuna mı versek bilemiyorum, olive denen küçük kızın tanrı ve diğer insanlarla ilişki kurma biçiminin, yanındaki yetişkinlerle karşılaştırıldığında elbette en samimi ve aslında beklentisiz olan olduğunu belirtmeye gerek var mı? bence onları yola düşüren de bu inanılmaz hevesi, buna rağmen ısrarcı olmaması, naif ve tertemiz hisleri, kırılganlığı ile aslında o kadar güçlü bir duygulanım içinde ki, yaşamında halihazırda en mühim noktalarda oturan insanları yollara düşürecek, onları değiştirip dönüştürecek kadar güçlü bir sihir kalbindeki..
şimdi dönelim külüstür ötesi o vw sarı minibüse:
elimizde kimler var:
"loserlardan nefret eden loser bir baba,
aileyi ayakta tutmaya çalışırken zorlanan ama ideal bir american woman olarak anne, intihardan henüz kurtarılmış, homoseksüel, ülkenin en büyük marcel proust uzmanı olduğu iddiasındaki entelektüel dayı, nazilerle savaşırken biraz tozutmuş çılgın ve bağımlı büyükbaba, hava akademisine girip savaş pilotu olmak isteyen son derece bunalımlı ama kafası çalışan, sürekli nietzsche okuyan ergen abi, ve hepsine inat güneş gibi parıldayan ve çocuklararası güzellik yarışmasına katılmaya hevesli, hafif göbekli, kocaman gözlüklü, ama çok şefkatli küçücük bir kız.. topladığımızda, hemen her yaş grubundan bir insanın minibüste esasen kendi yolculuğunu yaptığını görebiliyoruz.. bütün umutlarının tükendiği çaresizlikten de hep birlikte hareket etmeye başladıklarından itibaren kurtulduklarını da film ilerledikçe anlıyoruz. çok tipik bir amerikan ailesi ile karşı karşıyayız, öyle ki new mexico eyaletine bağlı albaquerke denen kasabada yaşarken, yine amerikan kültürünün sonu gelmez frontier kavramına uygun olarak, atlarına değilse de, münibüslerine atlayıp, yine amerikan kültürel mitlerinden biri olan "go west" prensibi eşliğinde, california eyaletine doğru hareket etmeye başlıyorlar.. evet, şu levi'sın bile yolda keşfedilmesine neden olan, gold rush zamanlarında bahsediyorum ki, proustsever dayı rolündeki karakter sanırım bu tip bir geçmiş anıştırmalı çözümlemeden hoşlanacaktır.. fakat, altına hücum denen ve altın damarlarına doğru delice akan atalarının yerine, macera, seyahat heyecanı, heves ve aslında bir tür beklentisizlik koyan bu insanlar, kendileri için bambaşka bir geleceği de hazırlamış oluyorlar. in short, aslında sıradan bir yol hikayesi filan değil little miss sunshine, amerikanın ve amerikalının da pek sevmesinin nedeni bu aslında.. yine de yerelden yola çıkarak, evrensele ve genel insanlık durumuna da başta sözünü ettiğimiz beklentisizlik prensibi ile hareket ettiklerinden ötürü başarabildikleri zannındayım, bu zannımın da yanındayım.:) film, amerikan toplumunu kendilerine o kadar tatlı, abartısız ve sakarinsiz bir dille gösteriyor ki, bush çıkınca televizyonu kapatıp, görmeye dahi tahammül edemeyen bir grup insanın da sözcüsü oluveriyor bi yandan.. evet, altına hücum belki artık sona ermiş belki ama amerikan halkının kendisi ile hesaplaşmasının bir sonu ne zaman gelecektir muğlaktır; mutlak olan ise, filmin yeni kıta'ya yaklaşık 500 sene önce gemilerle gelip, kıyım kültürü ve protestan etik ile kaynaştırılmış bir saldırganlıkla karaya ayak basan ve önüne geleni sömüren, yağmalayan, doğrayan avrupalı cedlerinin yeniden iflasını hiçbir şekilde izleyicinin gözüne sokmadan ama göstergebilimin zarif işaretleri ile görünür kılması.. evet, küçük güneş ışığı bunu kabul ediyor, amerika birleşik şirketleri toptan krizdedir ve bu krizi aşmak için de gidip daha zayıf öğrencilere diklenen sınıfın şişmanına benzemektedir ama o kabadayılığının ömrü de üç senedir, bu yüzden bütün karakterler pek ergen, pek patetik ama tam bu yüzden de geişmelere son derece açıktır. değil mi ki, bu gelişmeleri minibüsle henüz kasabalarına doğru geri gazlamış olduklarında bile hissederiz.. hepsi on the road sıradışı deneyimler edinmiş, kendileri için özfarkındalık kazanmış, bunu da diğerlerleri ile paylaşma cesareti gösterebilmişlerdir.
hesaplaşmak güzeldir,
little miss sunshine'ın başına taç geçirilmiş geçirilmemiş bilemem ama benim gönlümün kraliçesi odur.
zira, bütün bir filmin en iyi kalpli kurgu karakteridir, ayrıca dedesinin kendisine söylediği gibi "dünyadaki en güzel kız çocuğu" da odur. ayrıca o damla damla akan gözyaşlarını da severim ben senin diyerek, duygusal bir son ile bu ahkamımı da keserim.
kısacası, samimi iseniz şeffafsanızdır, bunun dışarıdan bulandırılmasına izin vermeyiniz..
kıyıcı kültürün masumiyeti/nizi ve iyi niyetinizi çeşitli biçimlerde katlederek doyurmaya ve tatmin etmeye çalışan sözde yetişkin, özde gergin egolar karşınıza çıkar ise, yılmayın..
haset ve şükran der olayı melanie klein hanımefendi'ye bağlayarek metinlerarasılık ve kolaj tekniklerini kullanarak, bir taşla iki kuş vurmuş olurum.:))
iyi seyirler.