kaybedeceğinizi bilirsiniz. bile bile o yola koyulursunuz. sonunda kaybedersiniz. hiç bişey olmamışçasına yine aynı yollara girersiniz. yine kaybedersiniz. sürekli... sürekli.. sorgulamazsınız da! "niye böyle oluyor? niye hep aynı iniş ve çıkışları yaşıyorum?" diye. bir puzzle alır ama tamamlamazsınız. yada bir puzzle alır, tamamlamak için uğraşmayı sevmemenize rağmen bir sapkınlıkla gece-gündüz uykusuz kalacaz bitap düşecek şekilde onunla uğraşır ve tamamlarsınız. sonunda da yakarsınız! vs.. vs.. bunun gibi bişey işte
bunları niye mi anlattım?
ben de bilmiyorum!
tanrıcılık oyunu oynayandır ve aslında her şey böyle başladı.insan; güce ve dolayısıyla güçlüye karşı sevgi,arzu,tutku besler.bazıları; insanın, tanrıya inanmasının içgüdüsel olduğunu savunur.
bense insanın elemden kaçmasını,rahatlığı sevmesini içgüdüsel buluyorum ve bunu tanrıya inanmayla zincirliyorum.yani tanrıya inanma içgüdüsel değildir; içgüdülerin uzantısıdır.neden değil sonuçtur.
kişi kendisini aşağılayanı sever ve ona tutku duymaya başlar.burda bazı kişiler, kendi tanrılarının onları aşağalamadığını; aksine tanrılarının kullarını sevdiğini söyleyebilir.ama demek istediğim, sizin kul durumda olmanız ve bundan kıvanç duymanız; onunsa sizin kul olduğunuzu vurgulaması, haddinizi, onun yüceliğini bilmeniz gerektiğini söylemesidir.
genel olarak tanrı inancı bulunmayan veya az olan, içgüdüleri olan insan; bu tapınma eylemini ve güce aşık olma hissini bir insana yöneltebilir