toplam 24 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
| tuttum | Beste T |
| tuttum | o1ahuramazda |
| tuttum | palimpsestus |
| tuttum | GregorSamsam |
| tuttum | dilemin35 |
| tuttum | kevoke |
| tuttum | meDar |
| tuttum | olympos33 |
| tuttum | BLACKMAMBA1011 |
| tuttum | cagdass |
| tuttum | streetprincess |
| tuttum | ezrupee |
| tuttum | Zerdustt |
| tuttum | xelal |
| tuttum | daidalos |
| tuttum | huzunsari |
| tuttum | farqin |
| tuttum | 49Ariel49 |
| tuttum | Hephaestus |
| tuttum | xomayra |
~27 ahkam var. 1 2 önceki sayfa »
''Beyaz bir kadının bakışları''
"Ah Memed ağbi bazen insanın dili, onun hem en büyük hem en tatlı baş belası..."
Yazmak zor Memed ağbi, bunun senden iyi kim bilecek. Uzun geceler ister. Yalnız kendine adanmış bir hayat ister. Yazmak Memed ağbi sen çok iyi bilirsin, sırrı paylaşmaya gönüllü bir yürek ister.
Yazarlar kahraman mıdır bilmem ama kahramanların tamamını onlar yazmıştır.
Ömrü bitti ama kavgası bitmiyor gezegenin.
Ama yazmak benim canım ağbim, tüm 'baş belası' konulara, kimsenin bakmadığı bir yerden bakmak, kimsenin söylemediğini söylemek ister.
Ömrünü yazıya verip bu netameli konulardan uzak durmak mümkündür ama yazı bunu herkesten her zaman ister.
Ve yazmak şakacı bir akıl ister. Hiçbir fikre torpil yapmaz kelimeler. İçinde taşımadığı bir anlamı yedeklemez hiçbir kelime ya da anlamını azaltmaz cevherin.
Yazmak, iyi yazmak her fikri alaycı bir paranteze almak ister.
Yazmak, uğruna ölümlere gidip gelmeyi göze alacak kadar iyi bir fikirdir ama bir fikir için ölümü göze almak gerekiyorsa o fikir yeterince iyi bir fikir değildir.
Ama yazmak Memed ağbi 'göze almak' ister.
Tıpkı senin yaptığın gibi.
Seni üzdük biraz. (Sen de bilirsin ki sade seni değil biz iyi yazan her yurttaşımızı üzdük.)
Yakınlarda hiç orman bulunmayan gölgesiz güneşli bir yerde doğdun.
Kişi başına düşen milli hüzün had safhada.
İdam sözcüğünü öğrenmişin daha dokuz yaşında.
Oysa bütün hikâye ilahi piyangoda bahtına düşen coğrafya parçası işte... Hani hep en çok seveceğin.
Doğuyorsun bismillah, her yerinde bir kavga bir telaş var yurdun.
Dünya ikiye bölünmüş... Sosyalist alem, kapitalist alem... Senden önce doğan aile büyükleri zaten senin safını da seçmiş... Sonra dernek dergi işleri... Davalar, mahkemeler, hapis... Sürgün... Soğuk İskandinav yalnızlıkları... Güneşe sevdalı bir kalp ve güneş oralarda en yakın arkadaşı değil insanın...
Her yerde ve her zaman sürgün en hüzünlü dünya vatandaşı.
Ama yazmak Memed ağbi bazen tam da böyle hayatlar ister.
Mutlu olmayı değil mutluluğu hayal etmeyi seçenlerin işidir yazmak.
Zafer ve yenilgi telşalarında bazen muzaffer taraftasındır bazen mağlup.
Hep kahramanlar ve hainlerden söz edilir.
Büyük zaferler büyük kahramanlıklar sayesinde olmuştur, büyük yenilgilerse soyu tükenesi hainlikler yüzündendir.
Yazmak ne kahramanlık peşindedir ne hainlik, o her ikisini de kaydetmek ister.
Aslında tüm mesele belki de Memed ağbi zannettiğimizden daha basittir. Yani hayat ya da hayatı zorlaştırıcı bir unsur olarak siyaset, o kadar da karışık bir iş değildir.
Yolda yürüyorsundur, kavga eden iki insana rastlarsın ve artık bir 'siyaset' geliştirmek zorundasındır. Aldırmadan yola devam etmek ya da ayırmaya çalışmak.
İşte yazmak o 'ayıran akil adam olmak' siyasetinden başka siyaset istemez.
Tıpkı seninki gibi.
Bilemedim Memed ağbi... Senin gibi insan gidince insan bilemiyor, yokmuşsun gibi yapmak mı daha zor, yokmuşsun gibi yaşamak mı?
Sen şimdi artık işin 'öteki' kısmına da vakıf olduğuna göre Memed ağbi bilirsin ama bizim henüz çakamadığımız bir dava...
Burda tek bildiğimiz 'olmak' ya da 'olmamak'... İşte bildiğimizin tamamı hâlâ bu ve bizim Şekspir bunu yüzlerce yıl önce yazdı.
Ama sen Memed ağbi bu diyarda olan ya da olacak olan kimsenin unutmayacağı bir hayat hikâyesi boyunca 'oldun'. İyi ki oldun, şükür ki oldun.
Yoksa kim hey durun yapmayın diyecekti.
Kim, yahu barış sevgi kardeşlik, bir yasal düzen kurmak ve o yasalara uymak, bunların tamamına bildiğiniz tüm güzel kelimeleri ekleyin işte ona uygarlık deniyor, diyecekti.
Yoksa kim Memed ağbi 'Siya Evinê'yi yazacaktı?
Yoksa kim Kürtçe'den bir roman dili yaratacaktı.
Ah Memed ağbi bazen insanın dili, onun hem en büyük hem en tatlı baş belası...
Yazmak hani derler ya 'her şeyden evvel', içinde çalışacağı, yaşayacağı bir dil ister.
Dil de her şey gibi bir kısmet işidir. İçine doğarsın ve o artık en sevdiğindir.
Ama yazmak fikri önce insan beyninde 'insanca' dilinde oluşur.
Her yazar kafasındaki 'insanca' fikri seçtiği dile tercüme ederek başlar yazmaya.
Yazmak insanın seçtiği dile yaptığı en büyük hizmettir.
Memed ağbi sen, önce Kürtçe'ye, sonra Türkçe'ye, İsveççe'ye ve daha pek çok dile çok özel anlamlar hediye ettin.
Çünkü bir dil kelime sayısıyla değil, asıl o dilden üretilen yeni anafikirler, yeni anlamlarla zenginleşir.
Yazmak dünyanın bütün dillerine en büyük hizmettir.
Yazmak insanlığa, bütün insanlığa 'üzerine vazife olmayan bir borcu' ödemektir.
Tıpkı senin yaptığın gibi.
Dedim ya, yazmak zor hele böyle bir günde senin ardından ağlamadan yazmak zor.
Ne yapsan olmuyor, bir keşke'ye takılıyorsun en fenası...
Keşke diyor insan kısacık bir hayatta bu kadar acı olmasaydı.
Yanlış anlama, yaşadığından pişman olmaktan söz etmiyorum. Yüz kere gelsen yüz kere aynı hayat hikâyesini istersin biliyorum.
Çünkü yazmak yaşadığını sevmek ister.
Yaşadığını daha sevilesi yapmak hatta onu düzeltmek ister.
Her yazan bu istekleri karşılamaz evet ama yazmak bunu herkesten hep ister.
Memed ağbi bu mektupta edebiyat traşı yapmak istemem.
"Mösy... Beket" daha sahici bir şifredir aramızda... Uzun şakalar boyu süren geceler...
Ve kırmızı şarap eşliğinde Bodler'den (müsaadenle okunduğu gibi yazdım) hem de Fransızca'sından bir şiir... Senin sesinden enfes bir çeviri telaşı... "Beyaz bir kadının bakışları"... Devamını hatırlayamadığın... "Beyaz bir kadının bakışları"... Sonra benim arkadaşım, köpeğim "Mösy... Beket"in bakışları... Sonra senin o şahane gülüşün...
Aramızda hep yarım kalacak olan bir Bodler şiiri var Memed ağbi... "Beyaz bir kadının bakışları"... gözyaşları.
Bir top beyaz kağıt ya da en iyisi bir defter, üstünde lise defteri yazan, biraz da kalem...
Gündüzse kahve, geceyse şarap ya da artık gece neyi emrederse....
Yazmak bir varmış ile bir yokmuşun kuranderinde bir ömür ister.
Tıpkı seninki gibi.
Yazmak Memed ağbi edebiyatın çıkarı için hayattan, kalabalığın çıkarı için kendinden vazgeçmek ister.
Yani yazmak benim canım ağbim, tıpkı senin gibi iyi bir adam olmak ister.
Memed ağbim, sen bugünlerde ölen kaçıncı Memetsin....
Çocuklarımız orda sana emanet.
Seni de, onları da unutmayacağımızı söyle.
O güzel Anadolu çocuklarına, başımıza gelen her şeyin yazılı olduğunu ya da en azından mutlaka bir gün yazılacağını söyle.
Çünkü yazmak Memed ağbi, kalple, beyinle, vicdanla yazmak, hiçbir Memed hiçbir zaman ölmesin ister.
Y. Erdoğan
21/10/ 2007
DESTANA EGİDEKİ (BİR YİĞİDİN DESTANI)
"Lêxin, lêxin hevalno lêxin,
Bibarînin bibarînin, birano
Ev me çi dihesibînin!"
Hemu roj, hemu êvar, hemu şev
Wî weha gotibu u gule barandibû
Roj qulipîbu ser êvarê, evar ser şevê, şev ser rojê
Şer berdewam bu
Beden westiyayî, keser giran, birîn kur
Mêjî xurt,avur tuj
Dil keleha mêrxasiyê bu
Lome ji ne şerm bu
Ya man ya neman bu
Çi ji destê wî, çi ji deste wan dihat...
Îxanet li re bu
Îxanetê zora welatevîniyê biribu
Dor li wan girtî
Li jêr esker,
Li jor helîkopter
Nefes li wan çikyayî bû
Li pala çiyayen serîbilind
Di gundekî beçare ye Kurdistane de
Wext, wexta şer, man u nemane bu
"Hevalno, em çi bikin...
Begavî bextreşî ye, kambaxiya me kurdan e
Le, gava begavî li ber deriyan e
Wext, wexta jîr u mêrxasan e
Wext hatiye; wext, wexta şer e, xurtî u huner e
Em penc kes, ew penc hezar kes
Em penc hezar dil, ew penc dil
Em penc hezar dilen biheq, ew neheq
Kî dikare dile bi evîne hildave vegire?
Ma ev me çi dihesibînin!.."
Yek bi yek li hevalen xwe niherî
Ew yek bi yek hembez kirin
Bi herdu tiliyên xwe yen deste raste simbele xwe bada
Çek, pusat u rextên xwe şidandin Berîk ajot deve tifinga xwe 0 got;
"Hevalno, ji bîr mekin
Em penc hezar dil
Penc hezar efsaneyên li ser levan
Penc hezar destanên li ser kaxizan in
Penc hezar sterken ronîyen kurdan in..."
Saw u xofa mirine Coş u heyecana liberxwedanê
hebû
Li ser berfa gewher renge sor a xwîn 0 tave hebu
"Ax.,ev tav",
"Eger tava dane evare li me biqulibe
U em xwe bi evare bigihînin
Heye ku deriye felatê li me vebe7"
Çendîn şere dijwar ew ketibuye
Çendîn caran wî îxanet, daf, dek xefik u kemîn dirandibu
Ew şervane welatê şervanan
Regire bav û kalan bu
"Ev çi hale"
"Ez evîndar û şerwanê ronahiye
Ez dijmine tarî zulmete
Ez niha li heviya şeve me"
Ew penc kes bun, çar mer u jinek
Ku her yek ji derek, le xwedî qederek "
Lêdin hevalno lêdin
Ma ev me çi dihesibînin!.."
Deh bi deh, sed bi sed
Teqîna çekan, vizîna gulan bu
Ne vîçîna teyran, ne herîna hespan
Ne evîna segan, ne meyina berxan
Ne jî denge însanan bu
Bi tene dengek hebu
Zagon, zagona şer u lecan bu
"Kî ne ev eskeren ku weha gule li me dibarînin
Ji ku ne, li ser axa me çi ji me dixwazin
Ma evîn u evîndaren wan
Hez u hezkaren wan nîn in
Çima ew hez u evîna me tenagihin"
Saet çend bu
Şeve çima weha mîna bukeke xwe xemilandibû
Sterk çima weha ronî
Heyv çima weha di lehiya xweşiyê de bu
Di vê sar 0 seqemê de çima weha germ bu
"Sterken welatê min
Heyva erd u axa min"
"Hun şahîd in; em ne diz u keleş in
Ne pêxas u zikreş in
Em evîndaren we, egîden ronahiye ne
Eger li me qewimî 0 li vir em bun şehîden we
Xebera mêxasiya me bigihînin bi însan u gele me"
"Ax li min daye"
Çaven wê yen reş mîna çaven xezalan vekirî
Deve wê bi ken bu
Pore wê belavbûyî , stuye wê gola xwînê bu
Wî sere wê danî ser çoga xwe
Pişta xwe vekir, li stuye wê bada
Bi destan pore wê mist da
Bîstekê, bedeng çave wî li ser çaven xezalan ma
Çend dilop hestir ji çaven wî ber bi jêr bu
U ew giriya
Di bin barana gulan de ew giriya
Şev diçu
Sterk diçû , heyv diçu
Xewna azadiye, heviya felatê diçu
Hizr u bîr , serpêhatî 0 jiyaneke ciwan diçu
"Xwedeyo...
Ji berbanga Kurdistan xweştir
Ji rojeke nu ya welatê min geştir çi heye!"
"Em diçin"
"Em diçin, le kîdikare re li berbangen welatê min bigire
Kî dikare roja nu li welatê min qedexe bike?
" "Em diçin
Em diçin, le mîna ku bav u kalan dikirin Ji ve roja nu re xêrhatin
Ji ve berbanga welatê min re stran u gotin divê"
Wext, wexta strane welatê neçar bu
di berbanga sibe de, li sere çiyan
Alana denge egîdekî xort bu
"Lê lê daye...
Lê dayê, sere sibe ye, sibeyeke xweş e
Ve sere sibe bayekî sar e, li min serma ye le daye..."
ax le daye
Denge top u cebirxanan li ser sînga mine
Le dayê, ve sibe çarnikare,ax lê lê dayê
ax lê lê lê daye
Hevale Eziz
"Edî tu çare tune, mirin 0 çuyin li ber me ye
Eger em teslîm bin ji, qedera me mirin e
Em jî li ser riya kerwana şehîda ne
Em hevudu hembez bikin,
Heqê xwe ji hev re helal bikin
Wext nîn e, berî ku guieyek were
Em ber bi gule herin
Nav bedengiyeke kur de
Wan tifingen xwe dane alî, rextên xwe ji xwe kirin
Defter û kaxizen xwe, cil u bergen xwe li ser hev danîn
U li agire wan niherîn
Her yekî du bombe,her bombayek li aliyekî navtengan
Bi xwe ve giredan 0 disan li hev niherîn
Wext hatibû;wext,wexta çuyine bu
Ba bu
Seqema serê sibê bu
Her der spî, her der gewher bu
Her der roni, her der muqedes bu
Jiyana xort, rojên bihurî bi bîra wi hatibu...
Zaroktî, mala mezin, koşka jor
Kuçe û kolanen teng, bîren kur
Bax u rez, av u çem, gund û zozan
Tirî u hejîrên bavu kalan
Keskesora barana biharan
Denge kahr û berxan
Govend bu
Jı rojên bihurî govend bi bîre hatibu
Dawet u dîlan li dar bu
Dinya mîna mehfureke rengîn a kurdî xweş
Mîna destaneke kevnar geş bu
Ew li sere gowendê bu
Coş li ser dil ken li ser ru
Ew govenkêşê dîlanê bu
Xwendin u dibistan dîsan xwendin u dibistan salen
unîwersîtê
Ev hemû, ev hemu niha li bîre wi bu
Bîr bubu kevokeka,bi firê ketibu
Dinya çiqas xweş, çiqas bedew bu
Kirase sipî çiqas li ve axa welatê kurdan hatibu
Be çek, bê pûsat,bê kiras 0 be veger
Lı ber çaven wi leylana berfa spî
Li ser dile wî gurmina denge şehîdan
Ma kî u kî li ser ve axê şehîd neketibu
U axa rehmete maç nekiribu...
Dinya çiqas xweş, çixas bedew bu
Kirase spî çiqas li ve axa welatê kurdan hatibu
Wî deste xwe bir ber eniya xwe u ji bo cara dawîn
Li dora xwe niherî
Li dûr, li dur reşahiya eskeran...
Li dûr, li dur teyrekî mezin î spî li firê bu
Bi basken spî, ji aliyen çiyan ber bi geliyan
Li şahîdiya wê roja nu bu
Baskên wî vekirî, çeperast, teyr bi ageh li fire bû
Ma jiyan ne mîna fira vî teyrî bu?
Ma jiyan ne fireke kurt û xweş li dinyayeke kambax bu?
Bîr dîsan li firê bu, hemu jiyan li bîre
Mal u malbat, xwîşk u bira
Ap u birazî, xal û xwarzî
Yek bi yek niha li ber çaven wî bu
Diya pîr a porspî li wir, li keleka wî bu
Ma wî her u her ji diya pîr a porspî re weha negotibû;
"Daye ez bî qurbanê
Ez berxê te, çavreşe bave xwe me
Iro jiyan e, sibe mirin e, mirin li ser sere me hemûyan e
Leledaye...
Eger te rojek xebera mirine bihîste
Tu bizanibe; min ruye xwe reş nekiriye
Berxê te, çavreşe we, Reşoye bavo şehîde weletê me ye..."
Ba, azman, herd, stêrk, roj, ewr, baran, derd, gul,
dawet, evîn, dayik, zarok, ken, girî, heval, rext, stran,
xew, tarî, bahar, av, çiya, gelî, çem, hêjîr, berû, çav,
dev, por, evîn, dayık, xwîşk, bira, gund, heval, zozan, dinya, evîn, hevî,
dinya, evîn, dayik, hevî, dinya, hêvî evîn...
MEHMET UZUN/////
1998 YILINDA CİWAN HACO TARAFINDAN ALBÜMLEŞTİRİLMİŞTİR...
içine hapis eder ya bazı cümleler ve anlatımlar hani elinizden düşmez kitap bitirene kadar o sonu öğrenene kadar işte böylesi bir şey...
başarılı bir anlatım, başarılı bir çeviri belki bu kısmı hakkında torum yapamayacağım bu dili bilmediğimden ama mutlaka okunması gereken bir kitap diğer taraftan bakmak adına da...
Kürt ulusal hakları için mücadele veren ve bunun için doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalan, sürgün edebiyatçılarımızdan biri.
Kürt dili ve edebiyatına yakışır ve yaraşır eserlerini çift dilde çıkarmak zorunda kalan yüreği buruk sanatçımızın, başta sanatıyla ve mücadelesiyle isminin ölümsüzleşeceği hiç kuşkusuz.
mehmet uzun diyince, aklıma "cümleler" gelir, muhteşem cümleler. hayran hayran bakıııp kaldığım...
"dengbejlerim" adlı kürt dengbejlerini anlattığı hoş bir kitabı daha var...
onunla kürtçe kendini biraz daha görünür kıldı.son dönemde kürtçeye en çok katkı yapan...
türkiye barışını arıyor konferansı na mektup sunan kişi.
sevgili dostlar,
her şeyden önce aranızda bulunamadığım için çok üzgün olduğumu belirtmek istiyorum. türkiye barışını arıyor konferansı, son derece önemli bir toplantı. türkiye'nin geleceğine ilişkin atılmış çok önemli bir adım. konferansa katılmayı, sizinle birlikte olmayı, saygıdeğer konuşmacıları dinlemeyi çok istiyordum. ancak sağlık sorunlarımdan dolayı katılamıyorum. lütfen beni mazur görün.
konumuz barış ve barışla ilgili her şeye umutla başlamak gerektiğine inanıyorum. derin ve samimi bir umut duygusu, düşüncesi olmadan hiçbir barış girişiminin başarılı olması mümkün değil. daha fazla romantik ya da ilgi çekici olmak için değil, tersine daha fazla hakikatlere yakın olmak için umuda ihtiyacımız var. umut, yaşanan hakikatlerin bir üst düzeyidir; arzuladığımız hakikatlerin dinamosudur. barışa ilişkin eylem planımızın ilk adımıdır. insanlık tarihinin bize öğrettiği hakikatlerden biri de şu; hiçbir siyasal ya da toplumsal atılım, değişim ve yenilenme umudu olmadan gerçekleşmez. umut imkansız bir sevda değil, imkansızı gerçeğe dönüştürecek bir yol haritasıdır.
eğer insanlık, tüm olumsuzluklara, felaketlere ve musibetlere rağmen bugünkü haline ulaşmışsa, bunda umudun belirleyici bir rolü var. en berbat koşullarda bile umutlu olmamızı gerektirecek çok fazla neden var.
evet, yeni yüzyıl akla gelebilecek en berbat biçimiyle başladı. ve neredeyse hiçbir umuda yer bırakmayacak şekilde savaşı ve vahşeti derinleştirerek devam ediyor. ama buna rağmen yeni yüzyıldan umutlu olduğumu belirtmek durumundayım; kanımca yeni yüzyıl tüm felaketlerine rağmen, tüm bir yüzyıla yayılmış haliyle, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları, daha çok özgürlükler yüzyılı olacak.
insanlık tarihinin yaşadığı en vahşi yüzyıl olan geçen yüzyılı hatırlayalım; o yüzyılda ulusal kibirlerini evrensel bir hakikat haline getirmek isteyen ulus-devletlerin homurdanmalarıyla başlamıştı. sonuçlarını ise hepimiz biliyoruz; korkunç iki dünya savaşı, birçok bölgesel ya da iç savaş, katliamlar, soykırımlar, akla gelebilecek her türlü kötülük, felaket... kimi filozofların leviathan (iblis) diye nitelendirdiği ulus-devletlerin sonuçsuz vahşi uygulamaları...
geçen yüzyıla ilişkin sürekli kendimize sormamız gereken bir soru da var; peki kim kazandı? iblislerin militarizmi, ırkçılığı, ultra milliyetçiliği ve vahşeti mi? yoksa insanlığa ait umut, yani demokrasi, insan hakları ve özgürlükler mi? şüphesiz kazanan insanlık, insanlığa ait umut oldu.
yeni yüzyılın da bu minvalde gelişeceğine dair herhangi bir kuşku duymamıza gerek yok. kazanan, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler olacak.
bu derin umuduma bağlı olarak yeni yüzyıla ilişkin bir tahminde de bulunmak istiyorum; kanımca yeni yüzyıl ulus-devletlerin çöplüğü haline gelecek. kendisini yenilemeyen, demokratikleşmeyen ve çağa uygun insani bir modernizmi sağlamayan ulus-devletlerin yeri, bu çöplük olacak. yeni yüzyıl, geçen yüzyıldan devraldığı mirasla, ulus-devletlerin militarizmi ve ultra milliyetçiliğiyle demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin mücadele alanı haline gelecek.
ulus-devletlerin yeni yüzyıla ilişkin şaşkınlık ve korkularının gerisinde, kanımca, sözünü ettiğim nedenler yatmaktadır. ulus-devletlerin bu korkularını anlamak mümkün, geleceklerine ilişkin fazla alternatifleri yok; ya demokratikleşecekler ya da çöplüğü boylayacaklar.
konumuz türkiye'de barış, sözünü ettiğim bağlamda bir ulus-devlet olarak, türkiye de hızlı bir yol ayrımına doğru gidiyor. türkiye ya demokratikleşecek ve bir insan hakları, özgürlükler ülkesi haline gelecek, ya da zaten durmadan pompalanan militarizmi ve ultra milliyetçiliği destur kabul edip, büyük felaketlere yol açacağı belli yeni serüvenlere girişecek. elbette, ben de sizin gibi türkiye'nin bir hak ve hukuk ülkesi haline gelmesini arzuluyorum; böylesi müstesna bir konferansın kapanış konuşmasını yapmamın nedeni budur.
barışını arayan türkiye'nin bu konuda yapması gerekenleri, olabilecek en yüksek düzeyde tartıştığınıza eminim. bu nedenle bunları yeniden tekrarlamak istemiyorum. ama izninizle şunları da kısaca belirteyim; aklın yolu birdir ve dünyanın türkiye'den beklediği, demokratikleşerek kendi barışını ve huzurunu gerçekleştirmesidir.
barış, insanlığın yarattığı en önemli, en erdemli eserdir. ölümsüz birey yoktur ama bireyler tarafından yaratılan ölümsüz eserler ve bu eserlerin tümünden oluşan ölümsüz insanlar vardır. bunu gılgamış'tan bu yana hep biliyoruz. barış sadece ölümsüz bir eser değil, insan aklının yarattığı en önemli erdemli iştir de. çünkü barış, harikulade bir insani metamorfozdur (değişimdir). barış, ben dediğimiz şeyin öteki haline gelmesidir; öteyi anlamak onunla eşit ilişki kurmaktır. barış, insanoğluna en çok yakışan erdemleri kendi içinde barındıran yepyeni bir kültür, bir terbiyedir.
türkiye niçin bütün bunlardan mahrum kalsın?
ama bu arzulanan yere gelebilmesi için de, tüm açıklığıyla şu konuların vurgulanması gerekli:
1- türkiye, 15-20 milyon olduğu söylenen, kendi vatandaşları kürtlerle barışmanın yollarını bulmalıdır. devlet katında derin bir kürt düşmanlığı, kin ve nefreti var. bu kötü alışkanlıklar, gelenekler ve önyargılarla herhangi bir olumlu gelişmenin sağlanması mümkün değil. bunların aşılması gerekli.
2- yine devlet katında, kürtlere, kürtlerin hak ve hukuk arayışlarına karşı olmak koşuluyla, şeytanla bile işbirliği yapmak geleneği var. terör ihraç eden iran ve suriye gibi totaliter devletler, hizbullah, hamas, iraklı terörist güçler... türkiye tüm bu demokrasi düşmanı güçleri kürtlere karşı olmak konusunda, kendi müttefikleri olarak görüyor, onları cesaretlendiriyor, kürtlere karşı kışkırtıyor. bunun terk edilmesi gerekli.
3- devlet, kürtlere ötekinin de ötekisi muamelesi yapmaktan vazgeçmeli artık. kıbrıs'taki küçük türk nüfusu için tam tamına bağımsız bir devlet isteyen türkiye, bu kadar geniş bir nüfusa sahip 'kendi kürtleri' için, kendi bölgelerinde, anadilleriyle eğitimi bile fazla görüyor. türkiye, iraklı kürtlerin türkmenlere verdiği hakların yüzde beşini bile 'kendi kürtleri'ne fazla görüyor. bunun adalet, vicdan ve merhametle bir ilgisi var mı?
4- türkiye; kürtleri, bölgeyi ve tüm bir dünyayı aptal yerine koymaktan vazgeçmeli. kendi vatandaşları ile diyalog kurmayan, onların hak ve hukukunu ayaklar altına alanların 'medeniyetler diyalogu' teranelerine kim inanır? yurtta sulhu, zor ve baskıyla vatandaşlarını tekleştirmek ve susturmak olarak anlayanların 'yurtta sulh, cihanda sulh' sözlerine kim inanır?
bu tür örnekleri olabildiğince çoğaltmak mümkün ama şimdi gereksiz. sadece şunu belirteyim; başlıklar halinde sunduğum bu hakikatlerin gerisinde daha korkunç bir hakikat var; son yirmi yılda türkiye'de 30 bin insan öldürüldü, 4500 köy boşaltıldı ve üç milyon insan topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı. sonuç? bu yaşananların hiçbirisi hiçbir sorunu çözmedi, yine aynı noktadayız; demokrasiye, insan haklarına ve özgürlüklere saygılı bir barış bir ortamı...
konumuz barış ve bu barışın muhataplarından kürtlere yönelik de, izninizle bir iki şey söyleyerek konuşmamı bağlamak istiyorum. kanımca kürtlerin de ciddi bir iç barış sorunu var. ve iç barış sorununa ek, ciddi bir demokratikleşme, yenilenme, modernizasyon sorunu var. demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini isteyen kürtlerin de kendi içlerinde demokratikleşmesi, yenilenmesi, insan hak ve özgürlüklerine saygılı olması bir zorunluluktur. nasıl?
1- her şeyden önce kürt siyasi hareketi, hiç kimseyi dışarıda bırakmayacak biçimde, demokratik ve şeffaf bir birlik, bir ittifak oluşturmak zorunda.
2- geçmişteki kavgalar, çelişkiler, huzursuzluklar bir yana bırakılarak, fark gözetmeden, toplumun tüm kesimleriyle bir barış, işbirliği mutabakatı sağlanmalı.
3- türkiye'deki geniş demokratik, sol, sosyal demokrat ve liberal hareket ve güçlerle bir barış işbirliği zemini yaratılmalı.
türkiyeli kürtlerin ne yaptığını ve istediğini anlamayan dünya, sözünü ettiğim iç barış ve somut programı maalesef kürtlerden bekliyor.
evet, idealler, hayaller, arzular, umutlar. ama bunların insani olanı; insanlığın şaşmaz özgürlükçü gelişimine uygun olanı; imkansızı imkanlı hale getirecek olanı.
tüm insanlığı etkileyecek ciddi gelişmelere gebe yeni yüzyılda tercihimiz, bunlar olmalı bence. elbette türkiye'nin yapacağı tercihler de bu yönde olmalı.
iki gün boyunca türkiye'ye ilişkin barışın en ciddi konularını, en yetkin isimlerle konuşan ve tartışan konferansımızı bir başlangıç olarak görüyorum; tıpkı yeni yüzyılımız gibi.
daha çok işimiz var, yolun henüz çok başındayız.
umutlarımızı gerçekleştirmek dileğiyle hepinize başarılar dilerim.
yılmaz erdoğanın kendisi icin yazdığı son mektup adlı bi yazsısı vardır ölümünden sonra,kişi basına düşen milli hüzün sayısı ne kadar cok halbuki be abi,neden bırakıp gittin bizi,diye hayıflanır kendisi,hüzünlü bi veda'dır,etkileyicidir ki,gerek türk,gerek türk edebiytaı cok önemli birini kaybetmesine rağmen,gerek entelektüel camiada gerekse sanat cevrelerinde üzerine cok fazla düşülmememesi cok entersandır.
bir hoş, kürt yazar.
"yaratılış kelamda gerçekleşmiştir ve tanrı'nın dilsel özü kelamdır."
(son bakışta aşk, walter benjamin)
her ikisi de 1980'lerde edebiyat dünyasına adım atan, üstelik edebiyatın dışından geldikleri halde edebiyatın tam da ortasına düşen mehmed uzun ve latife tekin'i master tezimin konusu olarak belirlediğimde, bu iki yazarın yaşamlarının ve yazın serüvenlerinin ne kadar da birbirine benzediğinden açıkçası haberim yoktu. amerikalı filozof richard rorty'nin özyaratım kavramı etrafında oluşturduğu söylem benim için yol gösterici olmuş; mehmed uzun ve latife tekin'in özyaratımlarının kaynaklarını araştırmaya koyulmuştum. daha önce defalarca konuştuğum, aynı ortamlarda bulunduğum mehmed uzun'u bu dönemde daha iyi tanımış, fakat garip bir biçimde ondan uzak kalmıştım. tez için görüşmek istediğimde, ciğerlerini üşüttüğü, öksürüklerinin şiddetinin konuşmasına neredeyse hiç imkân vermediğini öğrenmiş, görüşmeyi iyileşeceği zamana ertelemiştim. az sonra da aslında ciğerlerini üşütmediğini, mide kanseri olduğunu... tezi tamamlayıp teslim ettikten birkaç ay sonra, diyarbakır'dan isveç'e geçmek üzereyken istanbul durağında kısa bir süreliğine kendisiyle buluşup söyleşmiş, tezin bir kopyasını da ona vermiştim. "ölümün kıyısına kadar gittim. ama artık bitti" deyişine kalben inanmış, teze dair düşüncelerini sormak için de bu nedenle acele etmemiştim...
mehmed uzun, türk edebiyat dünyasının 'ezber bozanlar' safında yer alan yazarlarından. dipte gizli olanı bulup çıkaran, bu arada zaman zaman o dibe kendisi de gömülen... ilk romanı tû (sen), 2006 yılında, yazarın türkiye'deki yayıncısı ithaki yayınları tarafından tekrar yayımlanmak istendiğinde kitabın kürtçe kopyasına ulaşmak kolay olmamıştı. belli ki ithaki yayınları, tû'yu tam da gömülmek üzereyken çıkarmıştı ortaya. mehmed uzun toprağı kazıyor, derinlerdekine ulaşmaya çalışıyor ama çukur, arkasından tekrar tekrar kapanıyor gibiydi... hakkında arka arkaya davalar açılıyordu ama uzun bu davaları edebiyatına bir motivasyon aracı olarak katmasını biliyor ve toprağı kazmaya devam ediyordu.
richard rorty, olumsallık, ironi ve dayanışma isimli kitabında, düşüncenin tarihinin hakikate daha çok ulaşmanın değil, daha kullanışlı metaforların yaratılmasının tarihi olduğunu ve bu tarihi de kendilerine bir anlamda 'şair' diyebileceğimiz kişilerin yarattığını söylüyordu. rorty'nin tezini desteklercesine mehmed uzun da kendi romanını yaratabilmesinde dayandığı unsurlardan birinin dengbêjler ve dengbêjlik olduğunu belirtiyordu. dengbêjler, belli bir makamla, yaşanmış aşk ve kahramanlık hikâyeleri aktaran kişilerdir. bir yanıyla şair ve tarih anlatıcısıdırlar. uzun, bu şairlerden aldığı ilhamla yazıyordu romanlarını. bir yorumla, şairlerin sözünü romanın diline çeviriyordu. kendisi de çevirmenliğinin farkındaydı elbette: "roman, açık toplumların sanatıdır, hüneridir. roman dili, bireyselleşmiş toplumların dilidir. buna uygun bir transformasyon gerekliydi dilde. bunu sağlamaya çalıştım. ve yirmi beş yıl sonra, çok dezavantajlı, çok olumsuz (...) bir noktadan çok avantajlı bir yere ulaştım. çünkü duru bir dile sahibim." (bir dil yaratmak)
uzun'un başarısının tek açıklaması, ifadesindeki duruluk değil kuşkusuz. daha fazlası var: toprakla ilişkisi... o toprağı kazmaktan hiç vazgeçmemesi... 'dayanışma' duygusuna sahip olması... richard rorty, dayanışma duygusunun keşfedilen değil, yaratılan bir duygu olduğunu söyler. tanımadığımız insanların acılarının ve yoksunluklarının ayrıntılarına karşı duyarlılığımızı artırmamız sayesinde dayanışma duygusunu da yaratırız rorty'ye göre: "başka insanları 'onlar'dan ziyade, 'bizden biri' olarak görmeye başlama süreci, tanıdık olmayan insanların neye benzediklerini ayrıntılı bir şekilde betimlemeyi ve kendimizin neye benzediğini yeniden betimlemeyi gerektirir. bu, teorinin değil, etnografi, gazete haberi, mizah, belgesel drama ve özelikle roman gibi türlerin üstlenmesi gereken bir görev."
yasaklı bir dilden edebi bir dil kurmaya çalışan mehmed uzun kendinden önceki gelenekle dayanışma içinde yarattı edebi dilini. paylaştığı yazgının yönünü değiştirmek için dayanışmak gerekiyordu. yazarlığının amacı, başarılı bir sanatçı olmak değil, yazgıyı değiştirmekti: "yazarlığım, başarılı olmak için değil, daha fazla yıkılmamak, daha fazla mağlup olmamak ve o derin başarısızlıklar girdabında daha fazla boğulmamak içindir. öteki yazarlar gibi başarıdan, edebi zaferlerden söz etmem mümkün değil. ne böyle bir olanağım var ne de hakkım; başarı, özgür doğmuş ve hayatının nasıl olması gerektiği konusunda önünde birçok alternatifi olan normal insanın hakkı." (ruhun gökkuşağı)
belki de tüm haklarından feragat ettiği için bildiği tüm dillerin üstünde bir dil yaratmayı başardı. yazdıkları ne kürtçeydi ne türkçe ne de isveççe. okuyan, okuduğunun kendi dilinde yazıldığını düşündüğünde önce yanıldı, sonra şaşırdı. çünkü mehmed uzun kürtçe, türkçe ve isveççe'nin referans ve göndermelerini harmanlayan, sesi tamamen farklı yeni, melez bir dil yarattı. ama önce evinin diline döndü, mezopotamya'ya. yazılı dilin ilk kez kullanıldığı, sonra da unutulduğu, yerini söze bıraktığı yere.
walter j. ong, sözlü ve yazılı kültür kitabında sözlü kültürün büyüsünden söz eder: "kimsenin kelimeleri 'açıp bakmadığı' bir kültür düşünün. sözlü kültürde 'açıp bakmak', zaten hiçbir şey ifade etmeyen bomboş bir deyimdir. kelimeler göze görünen nesneleri temsil etse de, yazı olmadığı sürece kelimelerin görsel bir varlığı olamaz. kelimeler sesten ibarettir. sözleri hatırlamaya çalışabilirsiniz fakat sözleri 'arayıp bulacağınız' somut bir kaynak yoktur. sözün ne odak noktası, ne bir izi (yazıya bağımlılığı sergileyen bir görsel benzetme), ne de ağızdan çıkmasıyla vardığı yer arasında elle tutulur bir yörüngesi vardır. kelimeler başlı başına bir olay, bir eylemdir." bu eylem, büyülü bir eylemdir üstelik. ong, sözlü kültürden gelen insanların en azından bilinçaltında- kelimelerin büyüsüne inandıklarını ve hatta onların zorunlu bir güçle harekete geçtiklerini düşündüklerini söyler.
mehmed uzun da belli ki bu büyüye inanarak yazdı. zaten evdalê zeynikê'nin yaşamöyküsünü anlattığı kitabı abdal'ın bir günü'nde roman karakteri aracılığıyla söyledikleri, söze ve yazıya ilişkin duygusunun da ipuçlarını veriyor: "deyişin, sözün nereden, nasıl geldiğini, nasıl inci ve yakut gibi art arda dizilerek sıralandıklarını, parıldadıklarını bilmem. şimdi oturup sizin için günlerce çığırabilirim. ama yazmak, bana çok yabancı... yazmanın kaideleri, havası ayrıdır. şimdi bu cümleleri yazarken ne ezalar, ne cefalar çektiğimi allah bilir. her kelime üzerinde uzun uzun düşünüyor, öyle yazabiliyorum. öyle görünüyor ki, yazmak da kuyumculuk gibi zahmetli iş. zaman istiyor, sabır istiyor, kuyumcu ustalığı istiyor."
sema aslan, radikal kitap 344.
türk edebiyatının coğu zaman kimlik meselesi yüznden görmezden geldiği,hicbir zaman dinlenmeyn,anlanmak istenmeyen rahmetli kürt entelektüeli,21.yzüyılda gercek anlamda bi yazar/cizer edebiyatcı/sanatcı bişiler yapmak istiyosa önünün kesildiğinin en büyük göstergesi mehmed uzun,gercek bi aydın'dı,nur icinde yatsın..
seni unutmayacağız ..
seninle kürtçe cok iyi bir ivme kazanmıştı,nur içinde büyük üstat..
2 ay yanyana odalarda yattık...
hastaydı ama mağrurdu!
onurluydu!
onurumuzdu!
aşk gibi aydınlıktı hep; ölüm karanlığını konduramamıştı zaten kimse...
dicle'nin sesiydi;
sürgünüydü...
Ruhun şad olsun...
2006 da konulan kanser teşhisinden sonra kendi topraklarına gelmeyi ve o toprakların ona bir nefes olacağını hisseden mehmet uzun barış adına yaşamıştır. bir hafta ömür biçilen mehmet uzun, toprağının kokusunu aldıktan sonra biçilen ömrüne inat daha da bir sıkı sarılmıştır ruhuna. güçlü kürtçe edebiyatını ve dilini ısrarla ben de varımla duyurmaya çalışmıştır.
nefesinle, kaleminle yaşayalım...
yatığın hastanenin önünde mum yakacaktık seni seviyoruz meheme diyecektik ama sen carcabuk iyileştin...
iyi ki iyileşti dedik...coğrafyamın en hüzünlü en bilge en güzel öykülerini masallarını yazaktın bundan sonra...kelimelerin avcısı olacaktın...
erken gittin sevgili meheme abe çok erken....
gittin...
cenette eğer görürsen bizden olan esmer çocuklara selam et olurmu...yılo'ya,mahmut baksi'ye,ahmed arif'e denizin çocuğu kazım'a ve bilimum cümle cihan tüm
herkeslere selam et...onları seviyoruz hala..sen erken gitmeyecektin be abe...erken gitmeyecektin...
SENİ SEVİYORUM...
GÖNLÜMDE SEVGİYLE UYU...
ŞAD OLASIN....
nur içinde yat. umarım, dilin bu topraklarda özgürce yankılanır.
bir türk olarak seninle gurur duyuyorum.