toplam 24 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
| tuttum | ToBeYouRSeLF |
| tuttum | saane |
| tuttum | exileangel |
| tuttum | kalender karnaki |
| tuttum | maltoferfol |
| tuttum | Gokcenstanbul |
| tuttum | deliright |
| tuttum | x1ongma0 |
| tuttum | laylaylomlom |
| tuttum | mmavim |
| tuttum | ahminelask |
| tuttum | muntehir |
| tuttum | pinhan8 |
| tuttum | efrasi |
| tuttum | miskimit |
| tuttum | natulcien |
| tuttum | benbilmembeyimbilir |
| tuttum | bocek1 |
| tuttum | endless666 |
| tuttum | bocek01 |
~21 ahkam var. 1 2 önceki sayfa »
Erken baharda, bahçeler önce mordur. Kapı üzerinde mor salkımlar, leylaklar, toprağa bir nefes düşümü mesafede mor menekşeler. Sümbüller, çuha çiçekleri, yıldızlar. Üşüten parklarda vapur dumanları. Ser-efraz zambaklar. Evvel mor geçer bahçelerden, kırmızının saltanatı ahiren gelir.
Kırmızının saltanatı ahiren gelir, çünkü gülün moru yoktur. Gül ile mor arasında kurabilecek yegane irtibat onları birbirine bağlayan bir kurdeleden ibaret. Lalenin ya? Var, dağ lalesinin moru var. Cezayir menekşesi de var.
Sümbül, leylak, salkım, hepsi de toprağa bakıyor. Hele kır menekşesi. Bu boynu büküklüğün anlamı ne peki? Mor çiçekler daha mı utangaç? Ozan,
Kadrin bilmeyenler almış eline
Onun için eğri biter menevşe diyor, öyle mi?
Menekşe. Ege kıyısında bir kente ve kaleye Osmanlı’nın verdiği isim. Hoş! Ama neden? Karlofça’dan bu yana “kadrin bilmeyenler” eline “düştüğünden” mi?
Ya da sümbül, hep yas içre, ondan mı boynu eğri? “Kanuni Mersiyesi”nde cihan padişahı için ağlayanlar arasında dağ, yas’a saçlarının sümbüllüğüyle yakışmıyor mu?:
Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun
Damane döksün eşk-i firavanı kühsar.
Ya hangi romanlar, hangi roman kahramanları, hangi senfoniler, hangi isimler mor? Ve dahi hangi yazarlar? Tanpınar mor mudur örneğin? Hiç olmazsa, saatleri ayarlamadığı zamanlarda. Hiç olmazsa eflatunî saatlerin zamansızlığında, ne içinde zamanın, ne de büsbütün dışında, Tanpınar acaba biraz da mor mudur?
Acaba mor biraz da Servet-i Fünun mudur? Bihter, bileklerinin içini menekşe kokulu bir parfümle ovduğu, mendiline o kokuyu düşürdüğü zamandan bu yana mordur. Madem ki Servet-i Fünun edebiyatı Bihter’dedir biraz, öyleyse Servet-i Fünun romanı biraz da bu menekşe kokusudur. Dahası, kristal bir şişenin cazibesine tutulmuş sümbül, leylak, hanımeli, akasya; bütün vahşiliğine rağmen kekik, lavanta. Hepsi bir Edebiyat-ı Cedide güzelinin aynasının derinliğinde bestelenmiş mor bir uykusuzluktur.
Kiti beyaz giymesini istediği halde, hayatını değiştirecek baloya siyah bir tuvaletle gelen Anna mor bir kaderdir bana kalırsa. Hem de en açık tonundan en koyu tonuna kadar, trajedisi bu. Hayat ve ölüm aynı anda, masum ve kışkırtıcı. Selim İleri’nin, eflatun kuzgunkılıçları götürdüğü Türkan Şoray, Atilla Dorsay’a göre Sümbül Sokağın Tutsak Kadını, o da mor bir şarkıdır bence. Ve yine Selim İleri’nin bir buket mor zambakla ziyaret ettiği, kameriyelerinden baygın leylak kokuları yayılan Kerime Nadir de öyle. Peki Raskolnikov’un iç dünyası? Petersburg geceleri beyaz da olsa Raskolnikov’un içi mor değil mi? Ya Dosto.’nun ta kendisi? Ya Bach? Ortaçağ iskolastiğine mor yakışmıyor mu, hem de işte morun o en koyu, en kasvetli, en gotik tonu. Strauss’da Tuna’nın maviliğine mukabil polonezler bestekarı Chopin’de notalar mordan başka ne renk olabilir ki? Gazabın üzümleri de mor, simgesel bağ bozumu.
Ne kadar çok mor öyküsü!
Mor üzerine bir yazı yazmaya kalkarsınız.
Kapınız çalınır birden, bir öğrenciniz. Elinde bir demet sümbül, bahar kadar güzeldir. Söylemiştim, hiçbir şey tesadüfi değildir.
“Mor Mürekkep” ya?
Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmını kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. îkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyurun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.
Morun mevzilendiği çehrelerde ölümü tanıdığım akşamlar oldu sonra, ölümün moru, önce dudağından ve tırnağından yakaladı hayatı. Sonraları mor bir çarşaf yığını arasından bir görünüp bir yok oluveren şairelere tutuluverdim öylesine işte, aniden, hiç sebep yokken. Mor çiçeklere döktüm içimi baharlar geldikçe ve baharlar geçtikçe.
Bir kısmını biliyordum anlayacağınız, büyük bir kısmını biliyordum.
Renk tercihleri üzerinde oyalanmayı seven modern psikoloji, “mor acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir” diyedursun, acılı ve hüzünlü bir kalbin rengidir mor.
Kalemime mor mürekkebi doldurduğumda işte bunu en iyi biliyordum.
Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.121 - 123
Pierre Loti Supremes Visions D’orient adlı eserinde İstanbul’dan bir gemi ile ayrılırken yalılardan birinde kafes arkasından, mor giysili bir kadının kendisine el salladığından bahseder. Loti’nin adını vermediği bu kadın Şair Nigar Hanımdır. Nigar Hanım’ın, I. Cihan harbinin yoklukları arasında, müreffeh günlerden kalma mor bir feraceden bozarak yaptığı mor bir çarşafı da vardır. Çarşaf modasının İstanbul’u giderek terk ettiği yıllarda yapılan bu giysi sadece Nigar Hanımın değil İstanbul’un da son çarşaflarından biri olmalıdır.
Halide Edib’in de mor bir çarşafı var mıdır bilinmez ama Sinekli Bakkal’da, Kanarya Hanımın sarayında mevlit okuyan Rabia’nın sırtında mor laleli bir elbise vardır. Ve Halide Edib’in anılarının ilk cildinde bir eski zaman bahçesinin kapısı üzerine yaslanmış mor bir salkım, bütün kitabı kuşatan bir saltanattır. Bize, artık olmayan bir şarkıyı söyler: Mor Salkımlı Ev.
Oysa Vadideki Zambak mor değil beyazdır. Soyluluğun ve masumiyetin imgesi. “Vasata yaygın” anlamıyla masum almasa da Kamelyalı Kadın’ın yakasındaki kamelya da dama beyaz. Asaf Halet’in, su dolu incecik bir cam boru içine yaka cebinde taşıdığı çiçeğin de beyaz olduğu düşünülebilir.
Yakasına zambak takan İrlandalı; Oscar Wilde. Ya o? Çiçeğinin renginden malumat yok. Ama Wilde, Dorian Gray’ın Portresi’nde, bir tür Faust şeması uyguladığı bu çarpıcı romanda, erguvan renkli çiçeklerle doldurmuştur her yanı.
Erguvan; beyazın müdahalesine uğramış kırmızı ailesinden bir mor. Ya da mor ailesinden bir kırmızı. Tek bir mordan söz etmek mümkün değil demek ki. Neticede mor da mor, leylak da mor. En açığı ile en koyusu arasında mor değişken ve ürkütücü. Bir seyyale.
Mor; palet üzerinde bir miktar mavi ile bir miktar kırmızının karışımından ibaret. Mavi; yaratıcı, sükunet. Kırmızı; tansiyonu arttırıcı, şiddet.
İkisi arasında bir med-cezir mor. îkisi arasında hangisine yakınsa ona mukabil bir tesir.
Koyusu, şiddet ve çürüme. Kederin rengi olması bu çürümenin ürpertisinden, ölümün rengi olması bu yüzden.
Açığı, hayat, uçuculuk. Eflatun hayaller bu hafiflikten. Leylak rengi bu ümitten..
En açığıyla en koyusu arasında mor, fazla açık fazla kapalı. Fazla modern fazla muhafazakar. Renkler içinde bağımsız ülke, mor. Renkler içinde tutsak ülke, yine mor.
Üzüm salkımlarının bozulduğu bağlar üzerinde bir uygarlık kuran Antik Yunan’da bilgeliğin simgesi sayılan mor, öğretinin rengi. Öğretmen okullarının şapka şeridindeki mor, şimdilerde Eğitim Fakülteli akademisyenlerin cübbelerinin yakasında.
Anayurt kültürü mora itibar etmiyor. Orhun yazıtlarında morun adı yok. Eski Türkler mavi üzerinde ısrarlı. Mavinin kırmızı ile birleşerek oluşturacağı mükemmel çiçeğin boy vermesi için Anadolu toprağı gerekli. Osmanlı moru tanıyor ve çok seviyor. Bunda estetik ve teknik olgunlaşma kadar hayatın biricik kıymeti olarak yerini alan dinin de etkisi var. Modern psikoloji moru dinin imgesi olarak yorumluyor, cenneti temsil ediyor mor rüya dilinde. İçsel bir yolculuk, gizemleri aralayan bir kendini tanıma. Bütünle irtibatlanma. Mistisizmin morla bağlantısı tesadüf değil. Metafizik. Ürperti. Freud’un hocasının hocası A. F. Mesmer’in, gizemli bir atmosfer yaratarak leylak rengi giysiler içinde hastalarına şifa dağıtmaya kalkışması bu bilincin ifadesi değil mi, meslektaşları tarafından kıymeti bilinmese de!
Mor üzerinde ısrarlı şair, “Zambaklı Padişah”ın sahibi Ece Ayhan,
Şiinmiz mor külhani abiler, derken biraz da bu gizemi işaret ediyor.
Osmanlı sanatında, bilhassa çini ve minyatürde mor gözde. Dinle bağlantı kadar sapsarı ışıklar saçan altın varakların vurgulanması, aynı zamanda dengelenmesi için de böyle bu. Çünkü altının/sarının ışığı çok. Bir sarının ışığım susturmak için kaç mor leke bırakmalı? Mor ışıksız. Onun ışığı kendi karanlığında.
Nakkaş zeminde mora meftun. Fakat en hoşu gerçek hayatta mor olarak karşılaşamayacağımız varlıkların, örneğin atların, minyatüre mor olarak girmesi. Hiç yadırgamayız. Çünkü bir minyatürdür bu, at değil. Bir tecrid iklimi. Mor atlar, cennet atları mıdırlar?
Ebru teknesinin başında ebrüzenin mor ile arası nasıl acaba? Suyun kıyısına mor bir nakış kolay düşmüyor olmalı. Ve bir demet mor menekşeyi ab üzre nakşetmek, beş sap gülü suya düşürmek kadar zor mudur, kim bilir?
Mor hayat. Mor ölüm. Mor hayal. Mor gerçek. Mor masumiyet. Mor cesaret. Mor halk. Mor aristokrat.
Durduğunuz yer kendi morunuz. Ya siz hangi morsunuz? Yaşıyor mu ölüyor musunuz? Şair diyor ya;
Gerçek, yamalı böcek ölüsü
Hayal, alabildiğine uzak
Yaşam, kendini tanıması insanın.
Ölüm mü?
Mor sevdalı gelin uğurlaması. (Kadir Şişginoğlu)
Yüksek kültür çevresinde oluşan sanat bir yana, doğayla vasıtasız muhatap halk kültürü de mora bigane değildir. Dağları mordur, bulutları mordur, akşamları mordur, sabahları mordur. Yaşmakları mordur, oyaları mordur. Halıları kilimleri morla nakışlı,şalvarları mor atkılı, terlikleri mor ponponludur.
Yasları mor renklidir. Aşkları mor çeşnilidir. Fazla söze ne hacet,
Mavi yelek mor düğme
Yine düştü gönlüme, desek bütün hikayeyi özetlemiş olmaz mıyız sizce de?
Mor Mürekkep, İyiadam Yayıncılık, Aralık 1999, İstanbul, s.117 - 120
Bu hanımefendide olan şey; zerafet. Her şeyi ile zarif. Kitapları başka nasıl olabilirki. Yusuf ile Züleyha'da diyor ya : "Mermerin üzerinde bir damla su gibi"
BANA BİR İSİM VER, VARLIĞIM OLSUN
Öyle bir çığlıkla attı ki kendini Âdem uykusundan, gerçekte çığlık atıp atmadığını bile bilmedi. Ama iki uyku arasında rüyasının bölündüğü gün gibi gerçekti. Ve başına bir şey gelmiş gibiydi.
O zamansızlık zamanında, cennet ırmağının kıyısında Âdem onunla göz göze geldi. Kuşları, tüyleri ürkütmekten korkarcasına elini uzattı yavaşça. Parmaklarının ucundan dökülen yaseminleri gösterdi. İçine dolan ses ve ışığa, sevince sarmaşığa, usulca, sen kimsin, dedi. Bildiğini bir kez daha bilmek, kelimesini bir de ondan duymak istedi.
Ben kadınım, dedi Havva, ama bu benim sıfatım. Adımı henüz bilmiyorum.
Sonra döndü Âdem'e,
aklına bir şey gelmişti.
Sesi, bengisular gibiydi.
Bana, dedi, bir isim ver,
varlığım olsun.
Durdu, aklından yeni bir şey geçti. Bana, dedi, sen isim ver, varlığım senin olsun.
Bana öyle bir isim ver ki senin adının yanında dursun.
Seni anan beni de ansın. Seni hatırlayan beni hatırlamadan olmasın.
Bir "ile" koy aramıza bizi birbirimize bağlasın. !!!!!!!!!
la bugün itibariyle kitapçılarda.
gece yine uykusuz kaldı .......
kârîlerinin karşısına lâ:sonsuzluk hecesi isimli romanıyla çıkacak olan yazar. muhtevasını okuyunca öğreneceğiz eyvallah da o ne güzel bir kapaktır öyle.
http://www.timas.com.tr/index.php?key=tkg&id=2171#
kelimeleri seviştiren, naif ve kırılgan bir ses tonuna sahip ve konuşurken insanı hipnotize eden yazar.. bu kadar iç içe bu kadar doymuş kitaplar başka türlü çıkamazdı zaten. yusuf ile züleyha sı, cümle kapısı, cam ırmağı taş gemi si... karadeniz teknik üniversitesi fatih eğitim fakültesi nde türkçe bölüm başkanı kendisi.şiir yazması gerektiğine kesinlikle katılıyorum
Şimdi kar kelâmın tükendiği yer. Bir parmak ileri geçince yanılan o yer. Bir âh yeri ki hararetinde yanıp kül olur insan. Bu yüzden mevsimin ilk karı hayat kadar iki yüzlü. Ve bu iki yüz arkadan gelecek çok yüzlerin de muhbiri, ilk karın aydınlığı acının karanlık çehresi, ilk karın aydınlığı artık unutulması gereken peri masalı. Kim saracak acıyan yerleri? Dayan ey kalbim dayan.
Nazan Bekiroğlu
yazıcıların en harıkası. okudugum ve okuyacagım tek kadın yazar. onun adı aşk.
türk edebiyatı son sayısında (aralık 2006) röportajını okuyabilirsiniz