1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

nuray mert beni tanımlar diyenler

toplam 18 kişi bulundu. 18 adedi gösteriliyor.

nuray mert hakkında nuray mert

~26 ahkam var. 1 2 önceki sayfa »

    Beyler, kendinize gelin! ‘Ne’ alıp veriyorsunuz?!

    RİZE Belediye Başkanı’nın Kürt meselesine ‘çözüm önerisi’, nasılsa “Çok konuşuldu, çok tepki aldı” diye yazmamak olmaz!

    Öyle “Saçmalıyor” diye de geçiştirilemez!

    İktidar partisinde, başta kadın milletvekilleri olmak üzere, birçoklarının Halil Bakırcı’yı en az partinin muhalifleri kadar yadırgadığından hiç kuşkum yok. Ancak, bu türden gafların her defasında, “Kendi görüşüdür” veya ‘saçmalık’ diye geçiştirilmesinin ötesine gitmek lazım.

    CEZA DEĞİL

    Yok, cezalandırma türünden bir tedbirden bahsetmiyorum. İktidar partisinin de, her çevrenin de, bu tür olaylar üzerinden, ciddi bir zihniyet muhasebesi yapması lazım.

    Bir kere iktidar çevresinde belli ki, bu zihniyette olan sadece Rize Belediye Başkanı değil. Diyarbakır milletvekili İhsan Arslan’da, güya tepki vermek adına, “Neden Karadenizliler bizden kız alıyor da biz Karadeniz’den almıyoruz” türünden bir açıklama yapmış.
    Daha kötüsü, son olay üzerine yapılan yorumlara baktığımızda, belli ki bu zihniyet sadece iktidar partisi mensupları ile sınırlı değil.
    Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, “Kürt sorunu bu şekilde çözülecekse, onlar bize iki versin, biz onlara bir kız verelim”, Baro Başkanı Emin Aktar “Karadeniz’e Kürt erkeği gönderelim” (Milliyet, 1 Temmuz) demiş. Tunceli Bağımsız (şimdi CHP) Milletvekili Kamer Genç de bunlara benzer bir açıklama yaptı, televizyonda bir haber programında, konuya “Rize Belediye Başkanı kızlarını Güneydoğulu gençlere ikinci eş versin” türünden bir açıklama ile dahil oldu.

    Bakar mısınız nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Türk’ü, Kürt’ü, Karadenizlisi, Güneydoğulusu, iktidarı, muhalefeti, kız ‘alıyor’, ‘veriyor’. Kim kime kız ‘verip’ ‘alacağı’ üzerinden, hesaplaşıyor! Bunu yaparken hiç utanmıyor, hiç sıkılmıyor, ağzından çıkanı kulağı duymuyor!

    Bu kafada adamlara, “Saçmalıyor” denilerek de geçilmez, ‘ayrımcılık’ falan diye anlayamayacakları bir dille de cevap verilmez.
    Bunların anlayacağı dil bellidir; bunlara, çok yüksek perdeden, “Beyler, kendinize gelin, yoksa getirmeyi biliriz! Siz neyi alıp veriyorsunuz? Kadını, kızı alıp vermek ne haddinize!” demek gerekir.

    ‘ADAM’LIK
    Dahası, bunları deyip de kalmamalı, bu kafada adamları, parlak kravat takıp içine daldıkları sosyal ortamlarda ‘adam’ yerine koymamak lazım, ta ki ‘adam’ olana kadar! Bakın o zaman kendilerine çekidüzen veriyorlar mı, vermiyorlar mı?

    ‘Kız verme’yi hesap edene kadar kendilerine çekidüzen versinler.

    Kürt meselesini çözmek bir yana, önce ‘medeni’ olsunlar.

    (5.7.2010)

    Travmatik   07 Temmuz 2010 21:12   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    basın odasındaki agresif tavrı artık haklı olsa bile hoş gözükmeyen bir hal haldı. geçen gün okay gönensin katıldı bu programa hiç okumadım, takip etmedim bu kişiyi ama nuray mert'e kıyasla sağlam konuştu. nuray mert ne istiyor sanırım hala kafası karışık. tamam yandaş medya yazarları filan ama nereye kadar. sıfır entellektüel derinliği olan bu kişilere neyi ispatlamaya çalışırsın ki. hele bir terörizm deyişi var ki nuray mertin okay gönensin kürt isyanı deyince açıkcası utanıp kapattım televizyonu.
    türkiye'de kılıçlar çekilmiş büyük bir savaş var. şimdilerde demokrasicilik oynama zamanı değil. eğer her iki tarafı da beğenmiyorsan üçüncü bir taraf var orda olursun. savaş alanına pansuman yapılmaz nuray mert.

    zurdok   04 Mart 2010 01:05   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    bu kadını ilk defa 2001 yılı civarında keşfetmiştim. (keşfetmek!)

    o zamandan beridir, başta zorunlu askerlik olmak üzere, pek çok konuda farklı fikirlerim oldu ve beğenmediğim pek çok söylemine şahit oldum.

    ama benim için nuray mert şöyle bir kişidir:
    televizyonda tartışma programını açarsınız ve herkes lafı geveliyordur. "of, birisi de şunu söylemiyor yahu" dersiniz içinizden. işte o düşündüğünüz cümleyi nuray mert kurar.

    kiss my name   17 Şubat 2010 22:19   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    son günlerde acayip sinirli bu ablamız. muayyen gününde midir nedir.
    eğer kuzu kuzu dinlersen güzel güzel anlatır. hakkını verelim ki; bilimsel, politik ya da ideolojik her anlamda ve alanda tutarsız şeyler söylemez, en azından bir temele oturtulabilir konuştukları, tutarlıdır. öyleydi eskiden yani, heralde, sanırsam.
    amma, özellikle son dönemde, bi itiraz edersen; "bak güzelim bu hedeler aslında şu hödenin ürettiği korkulardan başka bişey değildir, gel sen babanın kollarına" gibi hemen bağırmaya başlıyor. "nedenmiş efendim", "nasılmış efendim". sesi de bi cırtlak afedersin, dayanamıyorum zaplıyorum geniş aileye. hiç tahammül kalmamış kadında. her şeyi en iyi kendi biliyor. empati, dinleme, düşenceye saygı, farklı olana ya da düşünene hoşgörü, bir insanın herşeyi bilemeyeceği, kendisinin de bazen yanılabileceği gibi kimi kavram ve olgulardan zerre nasip almamışçasına car car car, bağırıyor.
    halbuysem böylemiydik biz eskiden nuray, sen akıllı uslu güzel güzel , bilgili bilgili analiz attırırdın ya la. şu karıyı bi kafalasam da evlensem diye az plan yapmadıydım. hayatımın kadını çocuklarımın annesi olacaktın. şimdi cinsel bi objesin artık benim için bebek, susturmak için ağzına vereceğim.
    sen bu ahkamı okuyan, ne baktın hayırdır. öyle burun sende olsun sana da gayarım.

    jeffrey goines   17 Şubat 2010 22:16   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    dün akşam mustafa karaalioğlu denen yumurtaya yaptıklarından sonra tedirginliği, ürkekliği olduğunu falan söyleyemeyiz artık. ağzını açtı, sonra bi güzel sıçtı, üstüne ruşen çakır isimli sifonluktan başka meziyeti olmayan edevatı da çekti, bacak bacak üstüne atıp sigarasını tellendirdi.
    sağcı olmanın kaderi dün akşam karaalioğlu'nun düştüğü aciz pozisyondur işte. tekel mevzusunda akp'ye toz kondurtmayacaksınız, yeni anayasa mevzuunu akp'nin değirmenine su taşımayacak şekilde taşıyanlara darbeci diyeceksiniz, sonra da en demokrat benim, benden kral çoğulcu yok diye ortada gezeceksiniz, üslup müslup diye oranız buranız oynayacak.
    nuray mert dün akşam, işçi düşmanı, otoriterizm özlemcisi akp'nin yanaşmalığını yapmaktan gurur duyan bu rezil kafanın kıvrımlarından kazak ördü, sonra da eline verdi.
    eline sağlık bacım afedersin.

    kadinin nicki yok   10 Şubat 2010 11:26   aferim     (2 puan)  |   Yk 

    @ zurdok:

    "Örneğin birgün gazetesinin sorular sorduğu bir röportajında "nato'ya karşı mısınız" sorusuna cevap vermiyor, bla bla..belki de alacağı radikal tavrın mevcut durumdaki konumunu değiştireceği korkusu,

    demiş...

    Türkçesi şudur: ABD yanlısı Nato yanlısı iktidar varken yemez :) Nato-Abd ekseni dışında olanlar ve bu eksen dışı çözümler üretenler bugün hapisteler...Nuray hapiste yatmayı göze alamaz.Nuray gibiler suya göre şerbeti iyi verir...Böylelerine de ne denir ????siz iyi bilirsiniz oni...

    vargvikernes   10 Şubat 2010 11:15   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    şebelek

    vargvikernes   10 Şubat 2010 11:12   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    nuray gol gol gol

    kadinin nicki yok   10 Şubat 2010 11:09   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    gerçi burda da paylaşılmış son 2 yazısı pek bi güzeldir.

    haymatlosss   24 Aralık 2009 13:35   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    geçen gün ntv'de mustafa karaalioğlu'na feci sinirlenmiş kişidir. dedim şimdi kafa göz dalacak, islamcılar kadına musallat olacak diye ama demokrat tavrı üstün geldi.

    bu anektodu anlattıktan sonra birkaç da tespit yapalım:

    Nuray Mert türkiye'de uluslararası politika ve iç siyaset alanında kafası çalışan, çok güzel analiz yapan bir şahsiyet.
    bunu da sol geçmişine, birikimine borçlu sanırım. şahsen ben 97-98 'deki virgül'de yazdığı makaleleri severek okurum hala , çok güzel analiz yapar.
    Lakin aşırı demokrat ve realist; bu nedenle içinde olduğu burjuva siyasi alanın dışına çıkmak istemiyor. istemiyor diyorum bunu kasıtlı olarak yapıyor çünkü. sistemin arazlarını çok güzel ortaya koyuyor fakat çözüm yolunu yine demokrasi yine ayni paradigmaya bağlıyor. belki de kendi deyimiyle "marjinal olan sosyalist sola" güveni yoktur. en üst soyutlama düzeyinde burjuva siyasi alanda şu anda. Lakin ben kendisinin bunu kasıtlı olarak yaptığı kanaatindeyim. Örneğin birgün gazetesinin sorular sorduğu bir röportajında "nato'ya karşı mısınız" sorusuna cevap vermiyor, bla bla..belki de alacağı radikal tavrın mevcut durumdaki konumunu değiştireceği korkusu, bilinmez. Sonuçta türkiye'de siyaset alanında medyadaki en orjinal isimlerden birisi. analizini oku çıkarımlar yap ama o kadar. sonrası yok..

    zurdok   24 Aralık 2009 11:37   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    Geçen yazımda, Ergenekon söylemi çerçevesinde, ‘militarizme karşı demokrasi mücadelesi’ soylu kisvesi altında, otoriter siyasetlere nasıl mazeret bulunduğundan söz etmiştim. ‘Gizli eller’, ‘iktidara karşı komplo’, ‘provokasyon’ söylemi geldi, Tekel işçilerinin hak arayışını sindirmeye mazeret olmaya kadar dayandı.

    Aklı başında kimsenin militarizmle mücadeleye, darbe, arbede girişimlerine karşı tedbirlere itirazı olamaz, ama Ergenekon söylemi, bundan ibaret değil. Bir yandan, mevcut otoriter siyaset anlayışına mazeret oluşturuyor, diğer taraftan yakın tarihi ‘temize çıkarma’ işine girişiyor, itiraz edilmesi gereken yanı bu! Diyorum.

    Evet, yakın tarihimiz, Ergenekon söyleminin de yardımı ile yeniden yazılıyor. ‘Memlekette demokrasi adına ne yapıldıysa sağ siyasetler yaptı, sol köstek olmaktan başka bir şey yapmadı’, yeni siyasal ezber haline geldi. Liberal ‘solcular’ın büyük kısmı da, habire bu söyleme destek atıyor. Bu meyanda, İdris Küçükömer’in fevkalade sığ tezlerine bu dönemde, bir kez daha, nur yağdı.

    Bunlar bir yana, Ergenekon söylemi, yakın tarihi, bir komplolar tarihi olarak görme/gösterme işlevi görüyor. Bu anlayışa göre, sağ-sol çatışması da, Alevi-Sünni gerginliği de, hep birilerinin provokasyonunun neticesi. Birileri, masum gençlerin eline silah veriyor, sağcı, solcu aynı tezgâhtan idare ediliyor, karşı karşıya getiriliyor. Aslında bunlar kurmaca, sağ yok, sol yok, işçinin sorunu yok, emeğin mücadelesi yok, faşizme kayış yok, Sünnilerle Alevilerin sorunu yok, sahte şeyh yok, siyasi toplumsal savruluşlar, çatışmalar yok, sadece provokasyon var.

    Bunları söyleyene, ‘derin devlet’i, karanlık işleri savunuyor ithamı yapılıyor. Daha doğrusu, bu kafada olanlarla yanı kefeye konulup, zan altında bırakılıyorsunuz. Oysa, tüm bu karalamalara aldırmadan, her şeyi provokasyonla, derin devlet operasyonu ile açıklamaya sonuna kadar karşı çıkmalıyız. Bu anlayış, 12 Eylül’le başlayan apolitikleştirme sürecinin yeni ve çok daha vahim bir safhası.

    Demokratikleşme adına tarihimizle hesaplaşmamız ve bu hesaplaşmayı eksiksiz ve kaçamaksız yapmamız şart. Sağ siyaset geleneği, siyasi tarihimizde olan bitenler açısından, kendi hesaplaşmasını yapmaktan kaçmak adına, olanı biteni derin devlet komplosuna yorup işin içinden sıyrılma çabasında. Bunu artık görelim. Demokratikleşme adına geçmişimizle hesaplaşacaksak, her siyasi görüş, çevre ve meşrep kendi hesaplaşmasını yapmak zorunda. Her şeyi, komplolar ve onun ötesinde, sol siyasetlerin toplumdan yabancılaşmasına, kör dogmalarına, vs. fatura edip, ‘kandırılmış gençlerin safça alet olması dışında’ sağ siyasetleri, o cenahta olanları, denklem dışında bırakmak, fazlasıyla kurnaz bir ‘geçmişi temize çekme’ faaliyetinden başka bir şey değil.

    Yakın geçmişi konu alan TV dizilerinde bile bu hava hâkim. ‘Gecenin Kanatları’ adlı sineme filmine ilişkin yorumlar arasında Cüneyt Cebenoyan’ın, filmin apolitikleştirici mesajına dikkat çektiğini gördüm (Hürriyet, 8 Aralık 2009). Yakın tarihi kurcalama adına yola çıkan tüm yapımlara, eleştirel gözle bakmanızı tavsiye ederim. Gözü kapalı, bir ezberden diğerine geçen, eleştirel gözünü yitirmiş bir toplumda demokrasi ufukta gözükmüyor.

    ‘Solcular da sağcılar da bu ülkenin çocukları, kim bunları bir birine düşürdü?’ zırvalığı ile geçmiş sorgulaması yapılmış olmaz. ‘Aleviler ve Sünniler yan yana kardeş kardeş yaşıyorlardı, neler oldu bize?’, ‘her kötülüğün anası CHP Alevileri rehin aldı, Aleviler Stokholm sendromu içinde, kendilerini esir alanlara tapınmaya başladı’ kafası ile bu ülkede geçmişte neler olduğunu anlamamız imkânsız. Geçmişte neler olduğunu doğru dürüst anlayıp, dinlemeden de demokratik bir gelecek ufku kurgumak mümkün olmayacak.

    Bunu anlamak bu kadar zor mu?

    kadinin nicki yok   24 Aralık 2009 11:13   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    Siyasi analiz yaparken ilkesel bir zeminden hareket etmeye, sağduyusunu korumaya özen gösteren o kadar az insan kaldı ki!

    O nedenle, bu az insanın yazıp çizdiği beni her zamankinden daha fazla heyecanlandırıyor, bu arkadaşlarımızın yazılarına dikkatinizi çekmek ihtiyacı duyuyorum. Olur ya, gözünüzden kaçmıştır diye düşünüyorum.

    Geçen hafta, Ruşen Çakır‘ın ‘Provokasyon demekle iş bitmiyor‘ başlıklı yazısını (Vatan, 18 Aralık 2009) bu çerçevede, anmak istiyorum.

    Çakır, son zamanlarda, siyasi analizlerin provokasyonla başlayıp, provokasyonla bitmesinin olan biteni anlamak açısından nasıl bir kısır döngü olduğunu, olayları anlamamızı nasıl perdelediğini gayet güzel dile getirmiş. Bu çerçevede, sadece bugün olanlar değil, yakın tarihimiz, özetle Ergenekon çetesinin faaliyetlerinden ibaret görülüp, gösterilmeye çalışılıyor. Ben de, dilim döndüğünce benzer şeyleri dile getirmeye çalışıyorum. Ama dahası var!

    Dahası şu, Ergenekon söylemi çerçevesinde yakın tarihimiz yeniden yazılıyor ve büyük ölçüde ‘temize çekiliyor‘. Burası çok önemli, o nedenle bunu ayrıca yazacağım. İkincisi, yine Ergenekon söylemi çerçevesinde, otoriter bir siyaset anlayışı ve uygulamasına mazeret bulunuyor. Bu da çok, ama çok önemli.

    O nedenle bu ikincisinden başlayalım. Bakın, işçi, emekçinin hak arama eylemleri bile gelip, provokasyona dayandı. Ankara Valisi, Tekel işçilerine karşı uygulanan, insanlık dışı sindirme önlemlerini, ‘provokasyon‘ mazeretine sığınarak savuşturma yoluna gitti.

    Tüm otoriter rejimler, sistemler ve iktidarlar, kendilerine karşı çıkan herkesi, her şeyi, ihanet, hıyanet, provokasyon olarak kestirip atarlar. Hep birileri, ihanet içindedir, olmayanlar ‘gaflet ve delalet‘ içinde kötü emelli birilerine alet oluyorlardır, bu nedenle her tür yöntemle sindirilmeyi, susturulmayı hak ederler. Bu uğurda kesilen parmaklar acımaz!

    Bakın, Kürt meselesi de aynı çerçeveye oturmadı mı? Reşadiye olayında, parmaklar Ergenekon‘u gösterdi. Olmadı, ‘Derin devlet‘e karşı, ‘derin PKK‘ provokasyonundan bahsedildi. Oysa, durum gayet net; iktidarın Kürt açılımına aklı yatmayanlar, kendi bulundukları yerden tepki gösteriyor. Doğrusu, hükümetin, doğru olduğuna inandığı açılım politikasında emin adımlarla gitmesi ve tepkileri boşa düşürmesidir. Muhalefet partilerinin itirazlarını, PKK‘nın karşı direnişini boşa düşürecek şey, Kürt meselesinde yeni bir toplumsal mutabakat zeminini kurup, toplumu bu zemine çekebilme başarısını göstermesi olabilir. Bu durumda, açılım siyaseti başarılı olur mesele kalmaz.

    Bugün geldiğimiz noktada, değil her türden tepkiyi öngören ve boşa çıkarabilecek bir siyaset kurmayı, iş geldi, bırakın tepkileri, aklı hükümetin açılım siyasetine yatanların en ufak soru ve itirazlarını ‘teröre hizmet‘ diye niteleyen bir sindirme anlayışına dayandı.

    Başladığımız noktaya geri dönelim; kendi aklı, sözü dışındaki her şeyi ‘düşman‘, ‘düşmana hizmet‘, olan biteni provokasyon olarak yaftalayan siyaset anlayışına ‘otoriter siyaset‘ diyoruz. Eskiden Kürt demek ihanetti, şimdi Kürt meselesine hükümetten farklı bakmak ihanet oldu. İşte değişen bu!

    Sadece Kürt meselesinde değil, tüm siyasi meseleleri, toplumsal sorunları bu çerçevede gören bir siyaset anlayışı ile karşı karşıyayız. Eskiden işçi demek komünistlikti, ‘vatan hainliği‘ idi, şimdi işçi eylemi provokasyon! Değişen bu! Eskiden demokrasi diye söze başlamak kuşku yaratırdı, şimdi ‘bu nasıl demokratlık?‘ demek zan altında bırakıyor, değişen bu!

    Dahası, şimdi ‘darbenin eşiğindeyiz, işte Ergenekon ortada!‘ söylemi ile, susturma sindirme faaliyeti, ‘militarizme karşı demokrasi mücadelesi‘ gibi soylu bir kisve bulmuş vaziyette.

    Aklı başında kimsenin militarizme geri dönmeye aklı yatıyor değil, ama birçoklarının aklı, bu bahane ile, feci bir sivil otoriterliğe yatar hale geldi. Göze girme hevesi, o olmazsa gözden düşme, işini kaybetme, hedef olma, vergi cezası korkusu da işin cabası. Tüm bunların içinden demokratikleşme, Kürt meselesinin halli gibi şeyler çıkmayacağı gibi, iktidar da dahil olmak üzere, hepimiz fazlasıyla zararlı çıkacağız.

    Bunu görmek bu kadar zor mu?

    Nuray Mert / Radikal / 22.12.2009

    kadinin nicki yok   24 Aralık 2009 11:03   aferim     (2 puan)  |   Yk 

    Bursa’da bir maden işletmesinde grizu patlaması sonucu 19 kişinin hayatını kaybetmesi haberi, siyaset gündemi Kürt meselesi ile belirlenen bir döneme rastladı. Doğrusu bu kez, medyada haber olarak yeterince yer aldı, ama yine ‘siyasi yorum’ konusu olmaya değer bulunmadı.
    Bu uzunca bir süredir böyle. Ben Radikal’de yazmaya başladığım ilk günlerde benzer bir şey olmuştu. Yine bir grizu patlaması, yine ‘vakayı adiye’ olarak geçiştirilmişti. Buna içerleyerek, ‘Yeraltındakilere saygı’ başlıklı bir yazı yazmıştım (23 Kasım 2000). O yazı, maden işçileri, ‘bir zamanlar devrimci posterlerin en muteber süsüydüler, artık, yerin yedi kat altında ölmeleri kimseyi fazla ilgilendirmiyor’ diye başlıyordu. Evet, o devrimci posterler altında, solculuk yapanların bir bölümü hâlâ yazıyor çiziyor, ama ‘onlar artık demokrat’!
    ‘Daha iyi ya, iş, emek meselelerine daha geniş bir haklar, özgürlükler boyutundan bakıyorlardır’ diyebilirsiniz. Yok, öyle değil. Emek-sömürü klişelerinin yerini demokrasi klişeleri aldı. Bu yeni klişelerde, Kürt meselesi, Aleviler var, kimlikler, kültürler var, ama artık, işçi yok, sömürü yok.
    Doğrusu, Kürtlerin, Alevilerin, dindarların ve daha başkalarının, emek siyasetleri dışındaki meselelerinin de görmezden gelinmemesiydi, ama sonuçta demokratlaşma, onları gören gözlerin emekçilere, sömürüye, kör hale gelmesi oldu. Kürt meselesini görmezden gelmek olacak iş değildi, ama Heybeliada Ruhban Okulu’nun demokrasinin birincil meselesi olup, madencinin adeta cinayete kurban gitmesinin siyasal tartışma alanından kovulması da olacak iş değil.
    Kürşat Bumin, Yeni Şafak’ta iki gün önce, şahane bir yazı yazmış, başlığı; ‘Kimliğiniz? İşçiyiz...- Bu olmadı işte!’. Bumin, ‘Yeni demokrasi’ söyleminin YDH günlerinde başlayan, darboğazına dikkat çekiyor.
    Eskiden sol söylemler, ‘sınıf meselesi’nden ötesini görmezden gelirdi. Demokrasi gibi bir derdi neredeyse yoktu. Bunlar sol söylemlerin ortak çıkmazlarıydı.
    80’li yılların ortalarından itibaren, bu söylemler sorgulanmaya başladı, demokrasi meselesi ciddiye alındı, sınıf dışında, kimlik, kültür meseleleri siyasal tartışmanın konusu haline geldi. Ama, bunun maliyeti ne yazık ki, sınıfsallığı yok sayma, sömürüyü mevzu dahi etmeme, hatta küçümseme oldu. Emekçiler kara bir yalnızlığa böyle mahkûm oldu. Emekçilerin, ‘burjuva aydınlar’ın birçoğunun dünyalarındaki yerleri zaten, zamanında ‘solcu’ ,‘devrimci’ imajlarının nadide aksesuvarları olmaktan ibaretti. ‘Yeni demokrat’ imajda yer bulamadılar, kaderleriyle kimse ilgilenmez oldu.
    İş güvenliği bile olmadan karın tokluğuna çalışmak da ‘insan hakkı’ diye öne çıkamadıktan sonra, kim inanır insan hakları söylemlerine? Sendika üyesi olanın kovulduğu, her işin sözleşmeli işçi çalıştıran, hiçbir sosyal güvence vaat etmeyen taşeron firmalara
    havale edildiği bir ortamda ne özgürlüğü, ne demokrasisi? Demokrasi adına laf çok, ama çoğu boş. Dahası laf çok, hakkâniyet, samimiyet, vicdan yok!
    Askeri vesayetten bahsedenler, 12 Eylül vesayet rejiminin, her şeyden önce neo-liberal ekonomik rejimin önündeki engelleri silip süpürmek üzere kurulduğunu ne çabuk unuttular? Güya bu vesayetten kurtulmak adına, vesayet sisteminin işbirlikçileri ile nasıl bu kadar kolay kol kola girebildiler?
    Haksızlığın, hukuksuzluğun, susturmanın bir cinsine karşı çıkıp, öbürünü hasır altı etmek
    nasıl bir siyasettir? Ekmek parası peşinde can verenlerin anaları ağlamıyor mu? Bilemiyorum, benim aklım, ruhum, vicdanım, tüm bu olanları, tüm bu söylenenleri, tüm bu sahtekârlığı kaldırmıyor. Bazılarının canı, gördüğü zulüm, gözyaşı siyasi rant getirmiyor diye, adlarını anmadan geçebilmek, dertleriyle dertlenmemek, olanları sineye çekebilmek ne adına yapılıyorsa olmaz olsun!

    Nuray Mert / 17.12.2009

    kadinin nicki yok   17 Aralık 2009 15:31   aferim     (3 puan)  |   Yk 

    müslüman olmasaydım solcu olmazdım diyen şahsiyet..erkek gibi tavırları var yahu hiç kadın gibi gelmiyor bana neyse bazı söylemlerini severim gene de.

    kelebeklerdeosurur   09 Ekim 2009 02:15   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Çok seviyorum çok kızıyorum. Bazen gereğinden fazla doğrucu davutluk yapıyor. Lakin sağ komploculuk nitelemesini lügatıma kazandırdığı için müteşekkirim kendisine. Sağcıların retorik şekilde kullandığı antiemperyalizm söylemine ( bizi bölecekler, efendime söyleyim dış güçlerin işidir vd) ne isim koyayım diye düşünürken buna isim annesi olmuştur. Biraz daha radikal biraz daha agresif hem de emekten yana. Biliyor ama konuşmuyor can sıkıcı.

    zurdok   09 Ekim 2009 02:10   aferim     (2 puan)  |   Yk 

    Artık bu kadın iyice algımdan çıktı.
    Şu Ahmet Hakan "ekolü" diye tabir edebiliriz. Gerçi Nuray Mert in Nişantaşında ki kafelerde içmişliği var mıdır? Bilemiyorum.
    Ancak her ikisinde de ılımlı islam-sol sentez çabası hakim. Elbette ki liberal solun gölgesinde.
    Yani madem sol özgürlükçü ve günümüz koşullarında müslüman bir ezilmişlik hakim; neden sola dinsel öğeler katmayalım?
    Ancak maya bir türlü tutmuyor! Çünkü doğaya aykırı.
    Örneğin Nuray Mert'in bugün ki (27/12/2007) yazısı (hatta Ahmet Hakan ın da bugün ki yazısı dikkatli okunmalıdır) bu harcın ne kadar çürük olduğunu bir kez daha gösteriyor.
    Nuray Mert yeşil sermayenin her daim yeşil kalması gerektiğini, emperyalist şartlara boyun eğmemesini vs salık veriyor Ülker'e. Ülkere bunca eleştiri yaptıktan sonra gönlünü de almayı unutmuyor!
    Sonunda ekliyor ben özümde iyi bir Ülker tüketicisiyim diye!

    suferd   27 Aralık 2007 23:36   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    baş örtüsü ve bir çok konuda ''özgürlükcü'' ve ''ilerici'' tavrı, beni kendine hayran bırakan sebeblerin sadece ikisi olan,

    muhendisolcakadam   08 Nisan 2007 15:42   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli akademisyen ve gazetecilerden biridir. Belli bir duruşu ve fikri olan bu zat'ın kadın olması benim için ayrı bir övünç kaynağıdır. Türk kadını böyle olsun kampanyası başlatmak istiyorum yazılarını her okuduğumda. Tapıyorum!(Biliyorum çok tribün, çok tezahürat bir ahkâm oldu ama kendisine karşı hissim var.)

    rufa   21 Aralık 2006 16:38   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    Sofia Coppola'ya benziyor aslında. Güzel tespit. Arada yaş farkı var tabi.

    stalker   16 Ekim 2006 04:38   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    büyük bir siyaset düşünürü KADINI tutarlılığından ve entelektüel dürüstlükten ödün vermeden yazan nadide kişilik..

    kava   07 Ekim 2006 16:06   aferim     (0 puan)  |   Yk 

ahkam girebilmek için, üye olmalı veya giriş yapmalısınız.
 
etiketler; üzerimize yapıştırabildiğimiz, bizi tanımlayan ve/ya ilgili olduğumuz konuları gösteren terimlerdir.

bu etiket ile görülen ilk kişi(?) :karl marximum

Etiket-radyoaktif-ghost bu etiketin kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage