Kur’an camide okunur, derler. Halbuki Kur’anı kahvelerde, meyhanelerde de okumalı ki oradakiler de istifade etsinler. Çünkü camiye gidenler zaten her gün dinliyorlar. İstifade etmişlerse etmişlerdir; edememişlerse, zaten edememişlerdir. Kur’an bir nasihattır; nasihat ise, nerede olursa olsun, hem söylenebilir, hem dinlenebilir.
Okumak, Okudugunu anlamak ve anladıgını davranışlarında göstermek olayıdır...davranış ortaya çıkmazsa ne anlamı var okumanın ?
okumak herkes uyurken senin ayndınlanmandır....
okumak gelişmektir...okumak yazarını bilgi ve becerilerinin kısaca onun başarılarının yada başarısızlıklarının toplandıgı bir hazinedir ve bu hazineyi paylaşmaktır okumak...
(Tarık Buğra'nın 1969 yılında Tercüman Gazetesi'nde yayımlanan, "En Büyük Tehlike: Okumak" başlıklı makalesinden...)
...
Ama daha çok ilgi çekici bir gerçek var: İnsanların çoğu ve insanlarımızın hemen hemen hepsi, sıra okumaya gelince, hala "Can boğazdan gelir" anlayış ve tutumuna bağlı.
Okuyanlarımız az. Hele "okuma oburları"mız? Onlar büsbütün az. Fakat bunların, işte bunların Türkiye için büyük bir tehlike olmadığmı söyleyebilir misiniz?
...
Suçlamıyorum. Söylemek istediğim daha başka bir şey: Okumanın da bir hijyeni var, okumak da bir sanat. İşte bunu öğretmemişler onlara. Eğitimimiz hala "can boğazdan gelir" dönemini yaşıyor. Söylemek istediğim işte bu. Ve demek istiyorum ki, bu eğitim "okuma oburları"mızı oldukça cahilleştirmektedir. Açıklamaya değer mi bilmem? Cahillik bilgisizlikten çok daha ötede bir şeydir. Bilgisize acı, ama cahilden kork. O yalnız bilmediğini bilmeyen degil, bildiğine, hatta yalniz kendisinin bildiğine, gerçekleri ve hakikatleri tapulu malı yaptığına inanandır. Yobazları ve yobazlıkları türeten soydur bu.
Okumak, okumak, oburcasına okumak, ama tek yönde, tek görüşe bağlı kalarak okumak! Cahilleşmek için harcanan hazin çabadır işte bu. Sonunda da bir bakıyorsunuz "can boğazdan" uçup gitmiş, önce katmer katmer yağ baglayan beyin, çok geçmeden lapacının biri, bir somun pehlivanı olup çıkmış.
...
Bir "okuma oburu" tanıyorum. Bir gün kendisine beş, on isim sordum. Hemen hemen hepsi de Nobel almıştı. Hayır, hiçbirini bilmiyordu; çünkü hiçbirisi de Marksist-Sosyalist değildi onların. Böylece de bizim "obur" koşulduğu dolabı dünyaya değişmiş oluyordu. Anlar gibi oldu.. ve isyan etti. Memnundu artık çevirip durduğu dolaptan: O çemberin dışı uçurumdan beterdi onun için.
...
(Düşman Kazanmak Sanatı, Tarık Buğra, Ötüken Yayınevi, 2002)