1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

orhan pamuk beni tanımlar diyenler

toplam 142 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.

orhan pamuk hakkında orhan pamuk

~316 ahkam var. 1 2 3 ... 16 önceki sayfa »

    YAŞAR KEMAL

    Dogucan   20 Kasım 2010 12:52   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    geri zekalı bulma etiketi.

    engelskirchen   20 Kasım 2010 12:05   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    elastic faces   02 Kasım 2010 14:14   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    insan ziyanı...

    nukleer   26 Ekim 2010 01:03   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    referanduma 'evet' demesine üzüldüğüm insan.
    neyse ..........
    beni edebi yönü ilgilendirir demekten yinede bıkmayacağım usta...

    beirutgzm   07 Eylül 2010 01:54   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    faşistler sevmez. sevmesinler zaten.
    o yüzden de nobelli sağlam edebiyatçılarımızdandır.

    spinner   05 Eylül 2010 05:14   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    orhan pamuk medyanın yarattığı bir şarlatandır.

    highcalorie   17 Ağustos 2010 08:08   aferim     (2 puan)  |   Yk 

    narkotik ateizm engellenemez

    flowerchild   17 Ağustos 2010 03:56   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    2009 yılı ödül oldukça eğlenmişe benzeyen yazar. gerçi sütyen konusunda ahmet altan daha yetkindir ama onun nobeli yok.

    fanziin   11 Nisan 2010 12:47   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    #

    Murat Bardakçı Orhan Pamuk'un aşırdıklarını yazdı

    26 Mayıs 2002 tarihli Hürriyet'te Orhan Pamuk'a cevap veren Murat Bardakçı, Pamuk'un, eserlerinde yaptığı intihalleri karşılaştırmalı olarak gözler önüne serdi. Bardakçı'nın, "Reşad Ekrem ‘cemal áşığı’ idi ama intihalci değildi!" başlıklı yazısını aynen yayınlıyoruz:
    Niyetim, ‘‘Orhan Pamuk'un Türk Edebiyatı'ndaki yerini tartışmak’’ değil. Ama Orhan Pamuk'un sadece beni değil, benim gibi onbinlerce kişiyi tarihe aşık eden Reşad Ekrem Koçu'yu, yani İstanbul'un yetiştirdiği büyük bir ismi karalamasını hazmedemediğim için yazıyorum: Birileri, artık hayatta olmayan önemli isimleri töhmet altında bırakmadan önce kendi yazdıklarının ve geçmişteki intihallerinin değerlendirmesini yapmak zorundadırlar!

    Orhan Pamuk, gündemde kalmayı gene başardı: Bu defa Reşad Ekrem Koçu'yu vasıta yaptı, ‘‘National Geographic-Türkiye’’ dergisinde çıkan ‘‘Şehrin Ruhu’’, başlıklı yazısında Koçu'nun sefahate düşkün bir eşcinsel olduğunu, yayınladığı İstanbul Ansiklopedisi'nin bu yüzden yarım kaldığını ve İstanbul'a ait bilgileri daha da karıştırdığını söyledi.

    İstanbul gibi rengárenk bir şehir, bence Pamuk'un yazısından daha ruhsuz bir üslupla ve daha soğuk bir şekilde anlatılamazdı. Ama sayfaların arasına neyse ki Ara Güler'in fotoğrafları serpiştirilmişti de, sözü edilen şehrin İstanbul olduğunu anlayabiliyordunuz.

    Bu işin bir tarafı. Diğer yanda ise, Pamuk'un Reşad Ekrem hakkında kullandığı sözler var: Reşad Ekrem'in eşcinselliği, ‘‘içki masası dostlukları’’ ve yine Pamuk'un tabiriyle ‘‘çıplak ayaklı güzel oğlanlara’’ olan tutkuları...

    Saklamaya gerek yok: Reşad Ekrem eşcinseldi; eskilerin ‘‘cemál áşığı’’ dedikleri ve yakışıklı delikanlıları ‘‘seyretmekten’’ haz duyan gruba mensuptu. Bunu, Reşad Ekrem'i tanımış olan herkes bilir.

    Benim anlamadığım, Reşad Ekrem'in bu tercihiyle yazdıkları arasında bağlantı kurulması...

    Reşad Ekrem'in eserleri, iki gruptur: Bilimsel kitapları ve halk için yazdıkları. Meselá 1931'deki üniversite mezuniyet tezi olan 229 sayfalık ‘‘Girit'in Fethi’’ ile ‘‘Kapitülasyonlar’’ ilk gruba girer, maalesef tamamlayamadığı ‘‘İstanbul Ansiklopedisi’’ ile 50 civarındaki diğer yayını ise, ikincisine. İlk gruptakiler konularında hálá tek kaynaktır, ötekiler ise halka tarihi sevdirmiş, son derece canlı bir dil ile yazıldıkları için çok satmış, baskı üstüne baskı yapmış ve hálá da basılan kitaplardır. Her bahis mutlaka eski bir tarih yazmasının tozlu sayfasında gözden kaçmış olan bir nottur ve özetle, Koçu'nun yazdıkları doğrudur!

    Reşad Ekrem'in eserlerinde geçen ve Pamuk'un garipsediği delikanlı tasvirleri, bizde eskiden kaleme alınmış birçok eserde klişeleşmiş motiftir, zira bu işler o zamanın toplumunda ‘‘ayıp’’ değil olağandır! ‘‘Sakiname’’ler, ‘‘Şehrengiz’’ler ve hatta birçok resmi tarih kitabı, bunlarla doludur. Reşad Ekrem o iklimin ve o devrin insanıdır, popüler eserlerinde bazı bahisleri tercihini gizlemeden, dürüstçe ve geleneğe riayet ederek kaleme almış ama bu işi şehvet buhranı halinde değil, bir ‘‘vak'anüvis’’ üslubuyla yapmış, ‘‘özendirici’’ değil, ‘‘nakledici’’ olmuştur. Pamuk'un ‘‘kargaşa’’ dediği ama Türkiye'de türünün ilk ve tek örneği olan İstanbul Ansiklopedisi'ndeki bazı maddeler de böyledir. Unutmayalım: Sadece bir ‘‘akşamcı’’ olan Reşad Ekrem'in eserini tamamlamamasına içki merakı ile ‘‘güzel oğlanlar’’ değil, maddi imkánsızlıklar ve yaşı mani oldu: Koçu, 1975'in Temmuz'unda hayata veda ettiğinde 70 yaşındaydı ve bu muazzam eseri için yeni bir finansör aramadaydı!

    REŞAD EKREM, REKLAMCI DEĞİLDİ

    Bunları, Reşad Ekrem'i savunmak gibisinden bir gereksiz işe kalkışmak niyetiyle yazmadım. Hemen bütün eserleri kaynak olan rahmetlinin, buna zaten ihtiyacı bulunmamaktadır ama bazı kişilerin, Türkiye'ye tarihi sevdiren bu ismi basit birkaç cümleyle karalamaya da hakları yoktur, zira:

    Reşad Ekrem hiçbir bir kitabını, yayınından aylar önce reklam etmedi. ‘‘Çıktı, çıkıyor, yarın saat bilmem kaçta piyasada’’ gibisinden işlere kalkışmadı, daha tamamlamadığı eserlerine medhiyeler yazdırmadı. Reklam değil, okuyucusuna birşeyler verebilmenin kaygusundaydı. Hayatı boyunca yazdı ve ‘‘reklamsız’’ eserlerinin geliriyle de kıt-kanaat geçindi.

    Reşad Ekrem, gündemde kalabilmek için hayatta bulunmayan önemli isimlerin eşcinselliğini yahut bilmemneciliğini tartışıp eserlerini bir kalemde silip atmayı aklının köşesinden bile geçirmedi. Tam tersine, kendisinden önceki kalem erbábını her zaman yüceltti.

    Reşad Ekrem, yeni bir kitap çıkartmadan önce yanına fotoğrafçı Febus'ü yahut Abdullah Biraderler'den birini alıp hamamda, berber koltuklarında yahut puslu İstanbul sabahlarında fotoğraf çektirerek bunları gazetelere dağıtmadı.

    Ve, en önemlisi: Reşad Ekrem, hiçbir zaman intihalci olmadı. Başkalarının konularını yahut kahramanlarını, meselá Fuad Carım'ın ‘‘Kanuni Devrinde İstanbul’’unun bir bölümünü alıp kendi imzasıyla ve ‘‘Beyaz Kale’’ adıyla yayınlamadı.

    Bu ‘‘intihal’’ meselesinin ayrıntılarını yandaki kutularda veriyorum ama zamáne yazarlarına da bir hususu hatırlatmadan edemeyeceğim:

    Bundan böyle aşk, meşk ve gönül işlerini bırakın; meyhane ve içki muhabbetinden de el çekin ve sadece yazın! Hem de hiç durmamacasına... Zira Allah geçinden versin ama günün birinde size de emr-i hak váki olunca böyle birisi çıkıp ‘‘Bu adam içki içip şununla-bununla gönlünü eğlendirirdi, dolayısıyla yazdıkları beş para etmez’’ deyiverir, ona göre...

    Ne kadar acı! Medeni toplumlar şehir tarihçilerinin heykellerini dikip çalışma mekánlarını müze yaparlarken, bizim edebiyatımızın şimdi dünya çapında olan bir ismi, bu işin bizdeki tek örneğini, Reşad Ekrem Koçu gibi İstanbul'un büyük bir evládını karalamakla meşgul.

    Velhásıl, utanılacak bir haldir!

    Buyurun, 'Benim Adım Kırmızı'yı tartışalım

    Elimde, Amerika'nın önde gelen yazarlarından biri olan Norman Mailer'in bir romanı var: ‘‘Ancient Evenings’’. Eski Mısır'da başlayan bir öykü; cinayetlerle, didişmelerle, bir başka dünya tartışmalarıyla dolu gerilimli bir kitap.

    Yorum yapmayacak ama kitapların yalnızca arka kapaklarını okumakla yetinen ve sadece kendi çevrelerinden olan yazarları göklere çıkartan edebiyat eleştirmenlerimizden ufak bir ricada bulunacağım:

    Hiç olmazsa şimdi, oturup bir kitabın tamamını okuma zahmetine katlanın; ‘‘Ancient Evenings’’i bulup gözden geçirin, İngilizceniz yoksa birilerine en azından girişini tercüme ettirin ve Norman Mailer'in ‘‘Ancient Evenings’’i ile Orhan Pamuk'un ‘‘Benim Adım Kırmızı’’sı arasında bir benzerlik olup olmadığı konusunda bendenizi aydınlatıverin...

    İşte, intihalin suçüstü belgesi

    Aşağıdaki iki sütunda karşılıklı olarak yeralan cümleleri okuyup aralarındaki benzerliklerin, daha doğrusu 'aynıyetin' nasıl yorumlanması gerektiğine siz karar verin. Ben bu işe ‘‘intihal’’ diyorum, bakalım siz ne diyeceksiniz...

    Bu intihal konusunu yazmamın sebebi, Orhan Pamuk'a karşı ‘‘Reşad Ekrem'in hatırasına saygısızlık ettin ama sen de başkasının eserini intihal etmiştin’’ gibisinden ucuz ve basit bir karalamaya girişmek değil. Sadece, birilerinin, şimdi hayatta olmayan önemli isimleri töhmet altında bırakmadan önce kendi yazdıklarının bir değerlendirmesini yapmalarını istiyorum, o kadar...

    Sözü hiç uzatmadan, açıkça söyleyeyim: Orhan Pamuk, intihalcidir! Fuad Carım'ın ‘‘Kanuni Devrinde İstanbul’’ isimli eserinin birçok bölümünü intihal etmiş ve ‘‘Beyaz Kale’’ adındaki romanın temelini Carım'ın bu kitabı üzerine kurmuştur. Hem de bazı cümleleri neredeyse aynen alarak...

    Fuat Carım, 1892 ile 1972 seneleri arasında yaşadı. Mülkiye'yi bitirdi, Kuvá-yı Milliye'ye katıldı, milletvekilliği, Dışişleri Genel Sekreterliği ve büyükelçilik yaptı. Son derece entellektüeldi, çok ilginç kitaplar yazdı ama bunları az sayıda bastırdı. ‘‘Kanuni Devrinde İstanbul’’, bunlardan biriydi.

    Kitabın kahramanı 1550'lerde üç yıl boyunca esir olarak İstanbul'da yaşayıp hatıralarını kaleme alan Pedro de Urdemalas adında bir İspanyol'du ve Fuad Carım, tam dört asır sonra, 1964'te, metnin Türkçe'sini yayınlamıştı. Eser, daha sonra ‘‘1001 Temel Eser Serisi’’nden bir başka isimle çıktı.

    Bu intihal konusunu bundan birkaç sene önce de gündeme getirmiş ama ‘‘Modern edebiyatta böyle şeyler olur’’ gibisinden abuk subuk bir cevap almıştım. Üstelik, Beyaz Kale'nin sonundaki ‘‘kaynaklar’’ listesinde Carım'ın eseri yoktu ve Fuad Carım'ın adı ‘‘kaynaklar’’a ancak benim yazımdan sonra, kitabın sonraki baskılarında görünmüştü.

    İşte, Pedro de Urdemalas'ın Beyaz Kale'ye küçük farklarla giren bazı cümleleri... Pedro'nun sözlerini Fuad Carım çevirisinin Güncel Yayıncılık'tan ‘‘Pedro'nun Zorunlu İstanbul Seyahati’’ adıyla çıkan ikinci, Orhan Pamuk'un cümlelerini de ‘‘Beyaz Kale’’nin 11. baskısından naklediyor ve sayfalarını da gösteriyorum...

    Orijinali

    ‘‘Cenova'dan Napoli'ye giderken, hareketimizi haber alarak Ponz Adaları'nda bekleyen Türk donanmasının hücümuna uğradık’’ (Carım, 11)

    İntihali

    ‘‘Venedik'ten Napoli'ye gidiyorduk, Türk gemileri yolumuzu kesti’’ (Pamuk, 11)

    Orijinali

    ‘‘Gene esir düşebiliriz korkusuyla, kürekçileri sıkıştırmaktan vazgeçtiler. ...Esir düşerlerse şikáyet göreni feci şekilde cezalandırırlar, hatta yokederler’’ (Carım, 12)

    İntihali

    ‘‘Esir düşerse cezalandırılmaktan korkan kaptanımız, kürek kölelerini şiddetle kırbaçlatmak için bir türlü emir veremiyordu’’ (Pamuk,11)

    Orijinali

    ‘‘Rampacılar gemiye daldılar ve herkesi çırılçıplak ettiler. Beni tepeden tırnağa soymadılar, sırtımdakiler, onların hoşlanmadıkları ve beğenmedikleri şeylerdi’’ (Carım, 13)

    İntihali

    - ‘‘Rampacılar gemimize ayak basarlarken kitaplarımı sandığıma koyup dışarı çıktım. ...Dışarıda herkesi toplamışlar, çırılçıplak soyuyorlardı. ... Önce bana ilişmediler’’ (Pamuk, 14)

    Orijinali

    ‘‘...Láfa, sözü geçen kaptanlardan Durmuş Reis karıştı. Cenevizli dönme Durmuş Reis, 'İdrar ve nabız hekimidir, cerrahtan daha faydalıdır' dedi. Kürekten, işte bu suretle kurtuldum’’ (Carım, 13)

    İntihali

    ‘‘Reis sordu: İdrardan ve nabızdan anlıyor muydum hiç? Anladığımı söyleyince hem küreğe verilmekten kurtuldum, hem de bir iki kitabımı kurtarmış oldum’’ (Pamuk, 14)

    Orijinali

    ‘‘En üste, Muhammed'in sancaklarını astılar; bunların altına bizden aldıkları bayrakları, haçları ve Meryem Anamız'ın tasvirlerini astılar. Külhanbeyler, başaşağı asılan bu haçlarla tasvirleri, bir ok yağmuruna tuttular’’ (Carım, 18)

    İntihali

    ‘‘Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, altlarına da bizim bayrakları. Meryem Ana tasvirlerini, haçlarını tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar’’ (Pamuk, 15)

    Orijinali

    ‘‘İşi çaktım ve bir kaşık isteyerek gözü önünde üç kere doldurup içtikten sonra ...beş hap gerekirken altı tane yaptım. Altısını da kendisine verdikten sonra, bir tanesini isteyip yuttum’’ (Carım, 22)

    İntihali

    ‘‘Paşa zehirlenmekten korktuğu için göstererek şuruptan bir yudum içip haplardan bir tane yuttum’’ (Pamuk, 17)

    porsche959   11 Nisan 2010 10:03   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    insanları düşüncelerinden dolayı bir kalemde çizmek- hakkında kötü sözler sarfetmek... ne kadar da koyunuz aslında, nasıl bi gaz veriyorlarda ağıza alınmayacak laflar ediyoruz...

    ortaya çıkan eserler karşısında saygıyla eğilmektense -sanki biz daha da iyilerini yapıyomuşuz gibi yargılamak eleştirmek küfür etmek ne diye?

    herkesin aynı düşündüğü bir yerde kimse düşünmüyor demektir**.. başkalarının fikirleriyle konuşmaktansa susmak en güzeli..

    beyaz kale- masumiyet müzesi benım adım kırmızı ve yeni hayat anlayan için çok güzel kitaplar.)

    dogunev   01 Nisan 2010 22:45   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    bit kadar değer vermem

    vargvikernes   29 Kasım 2009 18:15   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    BUDUR! İmzamı da atarım, kalıbımı da basarım...

    YAZMA ŞEHVETİ VE MASUMİYET MÜZESİ

    Pazartesi günü Mehveş Evin’in Orhan Pamuk ve Masumiyet Müzesi ile ilgili güzel bir yazısı vardı.

    Roman ABD’de satışa çıktı biliyorsunuz.

    Ben de bu vesileyle romanla ilgili düşüncelerimi yazayım bari dedim.

    Kim ne derse desin, Masumiyet Müzesi çok iyi bir roman. Kurgusuyla, anlatımıyla, konusuyla ama en önemlisi “ruh”uyla...

    Roman bizde piyasaya çıktığında dilbilgisi hatalarından falan dem vurup “Nobelli yazar da böyle yaparsa” geyikleri döndürülmüştü epey. Basit bir aşk romanı diye burun bükenler oldu. Ama en önemlisi romana Orhan Pamuk’un kişiliği üzerinden saldırıldı.

    Bu öylesine saçma, öylesine zırva bir tutum ki, Dostoyevski’yi aşağılık bir kumarbaz olmakla suçlayıp romanlarına çamur sıçratmaya benziyor biraz.

    Evet, Dostoyevski kumara fena düşkündü, hastalıklıydı, kronik olarak da parasızdı. Hayatının sonuna dek şundan bundan borç dilenerek yaşadı.

    Bu durum onun büyük romancılığını etkiledi mi? Ne münasebet! Yıllar geçip gitti, yüz küsur yıl sonra ortada olan tek gerçek o romanların muhteşemliği.

    Çünkü “ruh”u vardır o romanların.

    Roman yazmayı bir takım süslü ve güzel cümlelerle –gramer kurallarına uygun biçimde- bir konuyu, bir olayı anlatma sanatı sananlar varsa, ben ne diyeyim onlara bilemiyorum.

    Roman tutkuyla, şehvetle yazılan bir şeydir. Roman, bestelenir. Gerçek roman “canlı”, yaşayan bir şeydir.

    Öyle ki her “gerçek” roman yazarını biraz yok eder, ruhunun birazını çalıp götürür ondan. Neyse ki ruh yeniden canlanabilen, kendi kendini tutuşturabilen bir şeydir.

    Orhan Pamuk bizim Nobel’li yazarımız. Evet, değişik bir yazar türü. Bunu eleştirebilirsiniz. Yani nedir, pazarlamaya reklama büyük önem veriyor, tanınmaktan ve çok okunmaktan hoşlanıyor.

    Eh, büyük yazarlar illa da münzevi olacaklar diye bir kural yok.

    Orhan Pamuk’u yabancı basına verdiği röportajlar nedeniyle de eleştirebilirsiniz. Ki, Mehveş Evin de yazısında bunu eleştiriyordu. Çok katmanlı bir romanın sırf Batı dünyasının ilgisini çeksin diye “Ortadoğu’nun bekaret sorununu” anlatan bir kitap olarak lanse edilmesini, yani. Ve bunun bizzat yazarı tarafından onaylanmasını.

    Orhan Pamuk’u Ermeni meselesiyle ilgili söylediklerinden, Masumiyet Müzesi projesi için 2010 kültür başkenti fonlarından yararlanmasından ve daha bir sürü şeyden dolayı eleştirebilirsiniz.

    Ama bir yazarın kişiliğini eleştirmek başka şeydir, romanını haksızca eleştirmek başka şey.

    Sırf roman olayı da değil bu. Sanatın her alanında geçerli.

    Picasso kötü ruhlunun tekiydi, pek işbilirdi, çok para kazandı diyerek dehasını küçümseyemezsiniz.

    Hemen burada çok sevdiğim yazar Stefan Zweig’ın “yaratıcılıkla” ilgili şu sözlerini tekrarlamak istiyorum...

    Casanova’yı anlattığı kitabından alıntı: “Son tahlilde, önemli olan şey, tutulan yol değil, yaratılan etkidir, ahlaklılık değil güçlülüktür.... İyilik kadar kötülük de, ahlaklılık kadar ahlaksızlık da yaratıcı olabilir... Ölümsüzlük, iyi ve kötü arasında fark gözetmez; insandan saflık-temizlik değil, birlik ve bütünlük ister, orijinal bir karakter olmasını bekler. Ölümsüzlük için ahlak bir hiçtir, hayatı olanca şiddetiyle ve yoğun yaşamak ise her şeydir.”

    Bu sözler hayatının sonunda yazdığı tek bir kitapla ölümsüz olan Casanova’yı değil, tüm büyük yaratıcıları anlatıyor aslında. Sözleri aynen Dostoyevski’ye de uyarlayabilirsiniz.

    Orhan Pamuk’un onun büyük bir hayranı olduğunu biliyoruz.

    Masumiyet Müzesi’ndeki Kemal, olanca kötülüğüyle, olanca çelişki ve zayıflıklarıyla müthiş bir roman kahramanıdır. Bu kitabı “aşk romanı” olarak okuyanlara ben gülerim sadece.

    Pamuk “Bu romanda anlatılan Kemal siz misiniz?” diye sorulduğunda hayır diye cevap vermişti bir röportajda. Bence tıpkı gözyaşları içinde “Evet Madame Bovary benim!” diye haykıran Flaubert gibi, “Evet Kemal benim!” demeliydi. Çünkü bir romanın içinde ne kadar karakter varsa, hepsi yazarın ta kendisidir.

    Kemal de, Füsun da, Sibel de odur.

    Şimdi burada yazdıklarımı ters tarafından anlayacaklar olabilir. O yüzden açıklamam şart: Ben Orhan Pamuk’un kişiliğiyle ilgili yorumlar yapmadım bu yazıda. Tam tersine, Pamuk’un kişiliğiyle ve söyledikleriyle ilgili saptamalardan yola çıkarak yazarlığını / yaratıcılığını eleştirenleri eleştirdim.

    Biraz da yaratıcılığın dinamiklerine giriş yapmaya yeltendim, Stefan Zweig alıntısıyla.

    Hepsi budur.

    NESLİHAN ACU

    detonela   26 Kasım 2009 11:09   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    silüette hoşmuş

    rasss   25 Kasım 2009 13:40   aferim     (2 puan)  |   Yk 

    paragraf paragraf çıktı yazdıkları ( hepsini arak yapmış ), satlmış yavşak

    pleiades1   25 Kasım 2009 13:26   aferim     (4 puan)  |   Yk 

    adam değil

    qepx   25 Kasım 2009 12:57   aferim     (3 puan)  |   Yk 

    ölmeden kıymeti bilinemeyecek türden insan (bknz. ahmet kaya)
    yahut havadan sudan yazarsa -yazmaz zannımca- küfredenleriyle imza kuyruklarında sarmaş dolaş olacak insan (bknz. elif şafak)

    bu memleketin havasından mı suyundan mı bilinmez, kimsenin işine (önyargılardan sıyrılıp) değer verilmez....

    detonela   25 Kasım 2009 12:24   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    gözlüğünee sıçtıım.. anca ermenileri savunur göddoş.. nası türkse soktuğum

    OrhanBencegay   05 Eylül 2009 20:43   aferim     (2 puan)  |   Yk 

    onun ben ta züriyetini sikim

    Kemrittin   02 Eylül 2009 02:06   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    Türk edebiyatının en önemli ismidir kanımca...

    çünkü romanlarının bir çoğunda (benim adım kırmızı , beyaz kale, yeni hayat ve kara kitap) insanın kendisi olması sorunsalını didiklemiş, insanın yazgısı ile zaman-mekan ilişkisini çok güzel harmanlamış ve türk toplumunun moderniteyle birlikte gerçek kimliğinden uzaklaşıp yaşadığı bunalımı öyküleştirmiştir.

    karakterleştirmenin ardılında her zaman kültürel bir atmosfer yaratıp, kişinin varoluşunu, içerisinde yaşadığı kültürle ilişkilendirmiştir. ve asıl önemlisi tüm bunları romanlarında çaktırmadan yapmış olmasıdır,
    sosyal gerçekçiler gibi gözümüze sokmaktan imtina etmiştir.

    uzun cümlelerine hüzün, ironi ve hicivi aynı anda yedirebilmiş ender yazarlardan biridir.

    Masumiyet müzesi adlı yapıtında kanımca çuvallamıştır lakin her ölümlü gibi şımarmış "uleynn güzel aşk romanı da yazarım aslında ben" havasıyla, ustalıkla ele aldığı kimlik, aidiyet ve varoluş gibi sorunların dışına çıkmış, obsesif bir abinin (kemal) hali pür melalini ele almıştır ancak inandırıcı olamamıştır.

    nobel'e gelince...

    yırtık dondan çıkar gibi ermeni ve kürtlerin katledildiklerini söylemesi; bizde sektör olarak çok önemsenmeyen fakat gelişmiş ecnebi ülkelerde ciddi paraların döndüğü yayıncılık sektörünün orhan pamuk abimize oynadığı küçük bir oyun, kaderin garip bir cilvesi olsa gerek...

    hali hazırda orta şiddette satan bir yazarın nobel alması çok para getirir...ödül öncesi menajer ya da editörler vasıtasıyla bir görüşme ayarlanır, sohbet siyasi konulara gelir, söz konusu yazarımız muhaliftir ama bunu durup dururken söyleme gibi alışkanlıkları pek yoktur, biraz kaşınır muhalif tarafı yazarımızın ve ortaya bomba gibi bir beyanat çıkar .

    nobel, yazar ve aydın dayanışması açısından siyasi yönü olan bir ödüldür...özellikle bir takım ülkelerde baskıya uğramış yazarların muhalif duruşlarını desteklemek için belli oranda pozitif ayrımcılık ilkesi gözetilir... bu her zaman uygulanması gereken bir kural değildir, juri üyelerinin doğal eğilimidir.

    yayıncılık sektörü önce yazardaki bu muhalif tarafı kaşıdı, sonra memleketimizin milliyetçileri kendi tarihleriyle kurdukları şuursuz ilişkinin feveranıyla ayağa kalktı...orhan pamuk'un iddia ettiği şeyin anti tezini söyleyecek devletin kurumları da dahil bir sürü şahıs/kurum varken hem de...

    Garip bir psikozla söylenen şeyden ötürü türklüklerinin aşşağılandığını iddia ettiler...oysa ortada aşşağılanan bir şey yoktu...buna "milli aşşağılanma sendromu" diyelim ve m.a.s olarak kısaltalım...

    "orhan pamuk kendine dikkat etsinler" savruldu ortalıkta, m.a.s'la oturup kalkan bünyeler henüz yerel ahlak düzeyinde olduklarından ve korkularıyla ancak milli birlik duygusuyla baş edebildiklerinden orhan pamuk milliyetçi bir baskıya maruz kaldı...oysa biraz orhan pamuk okusalardı o bağırıp durdukları milliliğin oluşma serüveninin izini sürebilirlerdi belki "benim adım kırmızı"da...neyse

    sonuç olarak bir yazarın yapıtları ile gündelik siyasi gelişmeler arasında muhakkak bağ vardır fakat bunların değerlendirme kıstasları birbirinden farklı olmak zorundadır.

    çok uzattım beaa

    zerdusht   31 Temmuz 2009 14:33   aferim     (1 puan)  |   Yk 

ahkam girebilmek için, üye olmalı veya giriş yapmalısınız.
 
etiketler; üzerimize yapıştırabildiğimiz, bizi tanımlayan ve/ya ilgili olduğumuz konuları gösteren terimlerdir.

bu etiket ile görülen ilk kişi(?) :denver

Etiket-radyoaktif-ghost bu etiketin kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage