Kimilerinizin bildiği üzere bu geçtiğimiz pazartesi gecesi Show Tv de naklen yayınlanan Pişti programına konuk olarak katıldım. Kimilerinizden bilenler, kimilerinizden bilmeyenlere anlatsın, link versin, copy paste etsin diye program öncesi, sırası ve sonrası verilen erör, uyarı mesajı, tenit, eleştiri, övgü ve iltifatlara dair kendi perspektifimden yaşananları buraya yazıyorum, hayrını görün.
Tek kelime ile özetleyeyim: Sıkıntıdan.
Çift kelime ile renklendireyim: Deniz Akkaya.
Ayrıntılı döküm ise şu:
Cumartesi gecesi kardeşim Aziz Kedi aradı. Merhaba merhaba. Pişti programına çıkmak ister miyim? İsterim, kim sunuyor? Reha Muhtar, birileri, birileri, DENİZ AKKAYA, birileri. Eyvah eyvah- Konuklar kim? Ajdar ile İnternet Mahir? Benim ne alakam var? Bir alakan yok, internet ve sözlük aleminden tanınmış birisinin görüşlerini almasıdır. Abi az bir düşüneyim.
O sırada yanımda Aethewulf ve Gari var. Soruyorum: Durum böyle böyle, çıkayım mı? Çık abi (x2).
Yine de emin olamıyorum. Sonra aklıma programın yayınlanacağı gece geliyor: Pazartesi gecesi. Msn. Sosyomat. Devyant. Yapacak daha iyi bir işim yok, kurtluyum, programda Deniz Akkaya var, kendisinin öteden beri hastasıyım, 2001 yılının Ocak ayında kendisi henüz selebriti olmamışken 20 dakka boyunca oturduğu masa civarında binbir bahane yaratıp dönenişim, akşam icq da eşe dosta "bugün bir kız gördüm elf prensesi gibiydi" diyişim aklıma geliyor. Katılmak istediğime karar veriyorum.
Bundan sonra: Aziz Kedi'yi geri araması, "çok güzel" olacağı yönünde mutabakata varış. Program yapımcılarından birisi ile temasa geçmesi, genel bilgi alışverişi, konuklardan ve muhtemel konumumdan kıllandığımı belirtme ihtiyacı. "Hiç merak etme"mem yönünde telkin. Daha az merak ederek cumartesi gecesine devam etmesidir.
Özetle: Bir pazartesi gecesi yapılacak işler içinde en eğlenceli ve en Deniz Akkaya'lı alternatiften yana oy kullandım, pişman olmadığım gibi, ziyadesiyle mutluyum (göz kırpan smayli). Yani o programda ne "işim" vardı? Hiç bir "işim" yoktu. Programa katılırken ne hedeflemiştim? Eğlenmeyi, Deniz Akkaya'yı.
Hedeflerime vardım elhamşükür.
Topyekün "popüler kültür" karşıtı değilim. Varsaydığınız otisabi ile mevcut yazdığı çizdiği ile kayıtlı otisabi arasında oluşan uçurumun da sorumlusu ben değilim. Popüler Kültür eleştirilir, makara konusu edilir, laf sokulur ama red edilemez.
Yığınlar ve kültürü oldukça, yığınların bir takım müştereklerde bulunması, o müştereklerin de kültürleşip "sağılması" kaçınılmazdır.
Popüler Kültür eleştirisi iktisadi, politik bir makro eleştirinin parçasıdır, alt kümesidir, sistem ve yapılardan soyut ve izole değildir. Zülfü Livaneli tipi "kültür fizik" denklemleriniz yoksa, sistemleri kültür ile açıklamaktan, salt kültür eleştirisi yapmaktan imtina edersiniz.
Yani mevcut sistem içinde "uyumlu" olup da, sistemin parçalarından bazılarına "uyumsuz ve aykırı" olmanın, iştirak etmeyerek "yok oluşuna" hizmet edildiğine sanmanın iler tutar bir yanı olduğunu sanmıyorum. "Pişti programına otisabi katılırsa "popüler kültür"ü güçlendirir, (varsayılan/yakıştırılan) misyonunu kaybeder, o halde katılmamalıdır" söylemini bu makro perspektiften bakarak tekrar gözden geçirmek gerekiyor.
Abilerim, ablalarım sistem'in bütünü içinde pasif ya da aktif, alenen ya da zımnen katıldığınız ve iştirak ettiğiniz her türlü pratik ve olgunun bu anlamda o sistemin sonürünü olan "pişti" gibi programları beslediğini, besleyeceğini de düşünün. Ve vicdanınıza değil aklınıza sorun, bu tip sonürünleri var eden ve yaşatan sisteme öyle ya da böyle iştirak etmenin sorgulanması önemli değil mi?
Diyesim o ki: iştirakçilik ve işbirlikçiliği pişti programıyla değil, oturduğunuz yerde oturmanız ile başlıyor ve tescilleniyor. Mesele "neyin parçası" olduğunuz değil, parçası olduğunuz yapı içinde kim ve ne olduğunuz, nasıl ve ne şekilde davrandığınız. Sorun neye ve niye iştirak ettiğiniz değil, nasıl ve ne şekilde iştirak ettiğiniz, nasıl faaliyet gösterdiğiniz.
Katıldığım bu ve daha evvel ki programlarda, iştirak ettiğim dergi ve yayın organlarında genel geçer popüler kültür kıstas ve kriterlerine uygunlandım, sistemin beklenti ve söylemlerine, sığlığına ve angutluğuna biat ettim mi?
İki seneyi aşkın bir süredir Vatan Dergi Grubundan çıkan bir Erkek Dergisi'nde yazan birisine bugün "iştirakçi olarak popüler kültüre alet oluyor, sisteme yaranıyor, sistemi besliyor" eleştirileriyle yaklaşılmasını abes buluyorum.
Hala netleşmediyse bu iştirakçilik konusunda (makul karşı argümanlar olduğunu da kabul ederek) fikrimi özetleyeyim: Sistemin araç ve imkanları ile birilerine erişebilirsem erişebilirim. Bu yönteme katılırsınız ya da katılmazsınz, bu sistem içi sistem karşıtlığı benim icat ettiğim bir yöntem değil, uyguladığım, takip ettiğim bir yöntem.
Ekşi sözlük de dahil olmak üzere sisteme içkin her türlü kurumun sisteme tabi bireyler tarafından sistemin eleştirisi için kullanılması, sistemin dışında sistem dışına yönelik yayınlar yapılmasından daha efektif sonuçlar doğuracaktır. Yani zaten halı hazırda hemfikir olduğum kişilere hitap etmekle sınırlı yayınlara iştirak etmek yetmez, mevzunun inceliğini değil kabasının dahi varlığından haberdar olmayan kişilere erişmek ilk hedef olmalıdır.
Bir de bu sırada Deniz Akkaya'ya erişebilirsek hiç fena olmaz.
Açıkçası süresi ne olursa olsun hiç bir tv programında anlatmaya değer bir konunun (sözlük ya da sanat farketmeksizin) detaylı anlatabileceğini sanmıyorum.
Ama bunun bir sorun olduğunu da sanmıyorum, zira bu tip derinlemesine izah ve tasvirler için hususi yazılı/görsel/işitsel yayınlar var.
Televizyon, sinema, müzik, drama gibi platformaların da amacının derinlemesine izah değil farkındalık, haberdar etmek gibi fonksiyonlara hizmet ettiğini düşünüyorum. Bir tv programında bir konu ve olgudan ancak ve ancak özetle bahsedebilirsiniz. Bu, bir bilinç, merak ya da soru işareti yaratır. Derinlemesine araştırmak ise haberdar olanın sorumluluğundadır. Onun için de haberdar olmak gerekiyor.
Velev ki ben bu programa "halkı bilinçlendirmek için" de katılmadım, ama kendimi ifade ederken bu fonksiyona hizmet ettiysem ne mutlu bana. Onu da haneye yazmasıdır.
Kimsenin neyi anlayıp neyi anlamayacağına önden kesin bir karar verebileceğimizi sanmıyorum (bu fırsatı değerlendirerek: kafanın karşıklığını geçirebileceğimi sanmıyorum dediğim Ajdar'dan da özür dilerim). Ama daha önemlisi o programa katılanların mevzuyu anlamamasının mevzuyu anlayabilecek başkalarına engel olduğunu da sanmıyorum.
Yani varsayıldığı üzere o programa katılan herkes odun dahi olsa, izleyeci kitlesi de yalnızçam ormanları olsa, yine bu ahşap dünyada kelamımı anlayacak, merak edecek, haberdar olacak bir kaç kişi olduğunu bilmek ve ummak istiyorum.
Hızlı Ressam Bob Ross'un da orman resmi çizerken dediği gibi "belki orada korulukların içinde bir kulübe vardır. O klübede bir sevimli tavşan vardır. Ve belki o mevzuyu anlar."
Onur Baştürk tipi touch up lı fotoya kaktırma ardışık özne nesne yüklemlerden oluşan köşe yazısı kıvamında konuşamadığım için özür mü dilemem gerekiyor?
Ciddisini, gerekliliğini bilemiyorum da, ortada herkesin iki haftadır ferahfeza fikir beyan ettiği "sanatçı nedir? ajdar sanatçı mıdır?" akademik tartışmasında fikrimi başka türlü beyan edemedim. Oraya çıkıp da fikir beyan ettiğimde kreş/anaokulu/kelebek eki seviyesine inemeyişimin sebebi, fikirlerimi bu seviye olmayışı ve bu şekilde ifade edemiyor oluşum olabilir. Kusurum o olsun.
Hep titriyordu, da siz görememiştiniz. Genetik bir rahatsızlık sebebiyle ellerim bildim bileli titriyor. Heyecanlanınca şiddeti daha artsa da, normalde de sorun yaratan, özellikle internetteki yazılarımda sıklıkla görebileceğiniz sayısız tapaj hatasının sebebi budur. İlerleyen yaşlarda gittikçe daha artan ve tedavisi olmayan bu titremenin "heyecanlandın mı eheheheh" sebebi olmasına alışığım, yapacak bir şey yok.
Orada Homeros gibi şakıyacağımı, Cicero gibi retorik yapacağımı, Noam Chomsky gibi takkıdıtukkudu hitabet parçalayacağımı bekleyenlerin olması sanırım hem iyi hem kötü bir şey.
Önce kötüsü: kötü bir şey çünkü iyi konuşmak, hiatbetimle kitleleri peşimden sürüklemek gibi bir muradım, niyetim yok. Yani böyle bir amacım olsa, tekleme, tükleme, kontekst deme, durulma, toparlama güçlüğünü dert ederim. Ama pazartesi gcesi yapacak daha iyi bir işim olmadığı için katıldığım bir programda, genelgeçer şablona uygun konuşan bir tv şahsiyeti olmak gibi bir niyetim de yokken üslup ve biçimin bu önkabuller dahilinde eleştirilmesi mantıklı gelmiyor. Yani tekledin, evet tekledim. Teklememeliydin, şansına küs.
İyisi şu: Beklentiler yüksek. Yani konumun getirdiği "tv ye çıkan şiir gibi konuşur" beklentisinin dışında "benden" beklentilerin yüksek olmasına seviniyorum. Normalde canlı yayındakinin 2-3 katı daha hızlı ve akıcı konuştuğum halde (ingilizce terimleri düzeltmek için durmam gerekmeyince) canlı yayında duralıyorsam bir sebebi var. Her dediğimi anı anına değerlendiren, mp3leştirip tekrar tekrar irdeleyebilen, youtube dan ıncığına cıncığına örnekleyebileceğini bildiğim kişilerin önünde konuşmak zor bir şey.
Yani muhatabım internetçi, sözlükçü olmasa daha rahat olurum, buna inan. Ama ilk teklemede, ilk sıçışta "başlık" ve entry oluşacağınıb ilerek konuşmak insanı yoruyor. Dahası Amerika'da 6 sene yaşamışlığın ve konuştuğum kavramların önemli bir kısmının ingilizcesini kullanıyor oluşumun da rahatsız edici bir tarafı var.
Misal context kelimesini ben "bağlam"dan bağımsız kabul edilmiş terminolojinin bir parçası sanıyordum (terminoloji kelimesi gibi). Ama kullanırken dahi "şimdi bunun daha türkçesi kesin vardır" diye düşündüm. Lakin her kelimenin türkçesini düşünüp de kafanızın içinde sol frame içinde oluşan parantezleri canlandırınca konuşma hızınız sekteye uğruyor.
Kabacası neyin kabul edilmiş yabancı kökenli terim, neyin "degaje" kaldığını bilemiyorum, o geriyor. Sözlükçüyü, açık kollayan sinanoğlu tipi adamları bilinçli olarak siklemek istemesem de, insiyaki olarak germelerinden çekiniyor ve tedirgin oluyorum.
Neyse, sonunda "yapabileceğimin en iyisini yaptım." diyerek işin içinden çıkıyorum, ben çıktıktan sonra hala orada debelenen varsa bilmesinde fayda var: Her kelime kullanıldığı context içerisinde anlamlanır. Context kelimesi de buna dahildir. İlla bir maksat olacaksa bildiğini duymaya değil, dinlediğini anlamaya yönelik aktif insan zihnine seslenmesidir.
Abilerim, hayatta işe yarayacağı için daha güçlü bir hitabet sahibi olmak, daha sempatik olmak elbette ben de isterim, ama ne bedel ile?
Ben yavaşlamış, aksamış halini görmüş olsanız da aslen böyle şaşıran, gülen, konuşan birisiyim. Sırf size ve birilerine göre "mal gibi görünmeyeyim" diye ayna karşısında jest ve mimik çalışmamı, beni ben yapan şeyleri törpülememi beklemeyin.
Dahası, antipatik olmamak, seyircinin sempatisini kazanmak gibi bir idealim, hedefim de yok? Seven sever, sevmeyen sevmez, genel izleyiciden para yapmak, reyting korumak gibi kaygılarım olana kadar bana bunlarla gelmeyin. Öyle bir niyeti olan varsa verin tavsiyeyi, verin fiidbeki.
Ama benim illa bir tavsiye alasım varsa: Sait sökmene gider, gülgun feyman dan diksiyon dersi alırım. ekran karşısında sığır gibi yatarak yorum yapan vasıfsız ibişin direktifine mi uyacam?
Lutfen, ciddiye alınmak için hünerinizi ispatlayın.
Programın başında susup kalmamın nedenini anlamış olmanız gerekiyor: Deniz Akkaya'nın benden bu denli ayrıntılı (tv ye çıkmama, kendini göstermeme) haberdar olmasını beklemiyordum. Şaşırdım.
Ayrıca gözlerinizin elifine bakan bir deniz akkaya görünce duruluyormuşum. Bunu da canlı yayında öğrendik.
O suya inen yelkenler aşk rüzgarları ile dolacak, engin denizlere yol alacaksa gemim, ben yelkenleri indirip de gezerim. : )
Programda her söz aldığımda "ben ekşi sözlüğü temsil etmiyorum, oradan bir misal'im." demek zorunda olduğumu sanmıyorum.
Hemen başta sözlüğün temsilcisi olmadığımı belirttim, tanınmış bir ekşi sözlük yazarı olmak sıfatıyla katıldığımı söyledim.
Hala delegasyon, komite, altın 11 kurma alışkanlıkları, "ülkemizi ve bizi temsil" kafaları ile olaya yaklaşılması türkiye'de birey olmak, münferit hareket etmek gibi ihtimal ve imkanların hala sindirilememiş olmasından kaynaklanıyor.
Örovizyon tartışmasından, "bizim stadyum" saunduna hep bir "bizi temsil eden" arayışı ve dinamiği ile hareket edilmesini faşizan hakim üst kimlik dayatmalarından, devletlü indoktrinasyondan birey olmaya fırsat bulamayan bir 3. dünya ülkesi halkının bana sıkıntı ve üzüntü veren hallerine yoruyorum.
Bir pazartesi gecesi yapacak daha iyi bir işi olmadığı için katıldığı bir programda "bizi temsil" ruhunun aranması, Metin Milli ile Sertap Erener arası kalıplara itilmesi Ajdar tipi "beni çekemiyorlar" ile değil, "birey olamıyorlar" ile değerlendirilmesi gereken bir hal.
Bizim Stadyum'dan öte tartışma ve olaylrı analiz kültürü olmayan bu toplumun "Bizim Stadyum" ve futbol felsefesi sebebiyle buraya geldiğini söylemek büyük haksızlık olur. Popüler Kültür halkı şekillendiriyor, ama halkı şekillendirecek Popüler Kültürü'de halkı şekillendiren sistemin önkabulleri belirliyor. Bir ömür tekrar ettiğiniz diskur ve söylemleri, hazırolda dinlediğiniz ilah ve söylevlerini kurcalamadan "bizim stadyum"ları dolduran "yığın kültürü" ve "temsiliye ruhu"nu anlayabileceğimizi sanmıyorum.
Nihayetinde, evvelce de belirttiğim üzere: Kimse ssg de dahil olmak üzere Ekşi Sözlüğü temsil edemez. ssg ekşi sözlüğün yasama ve yargısını, aziz kedi ve benim gibi kişiler ise ekşi sözlükte popüler olmuş yazar olmaklığı temsil edebiliriz. Ekşi sözlüğü temsil eden şey kendisidir. Ekşi sözlüğü var eden de ne ben, ne ssg ne de başkasıdır, kolektif bir ruh ve emektir. Dahası ekşi sözlük türkiye de interneti , kullanımını da temsil edemez.
Kimseyi, tüzel ya da özel, gerçekleştiremeyeceği, ya da gerçekleştirmeyi iddia etmemesi gereken misyonlar yükleyip, o misyonlara yönelik uçuk beklentilerle yargılamamak lazım.
Sanırım bu soruyu çoktan yanıtladım : )
Bu kısım açıkçası programdan sonra en canımı sıkan kısım oldu. Bu lafı söyledikten sonra elimle yumruğumu tokatlamışım, arkaya doğru kaykılıp ahahaha diye gülmüşüm gibi bir hissiyat oluştuysa bunun sebebi cümlemi bitiremeden alkışlayan seyirci ve buna mukabil tuş giren orkestradır.
Kısa bir izaha girizgah niteliği taşıyan bu havalede aristo'dan bahsetmemin sebebi. Aristo'dan beri sanatın kendi içinde bir şey olduğu, sanat'ın sanat için yapılmasının "fine art" denen özelliği sağlamaya yettiği, ajdar'ın da bu sebeple aristo'dan bu yana sanatçı olmak hakkına sahip olduğu idi. Gargaraya geldi, buradan izah etmiş oldum.
İzahlarım şimdilik bu kadar. Başka sorusu olan buradan sorsun, yanıtlayayım.
Selamlarımlan.
toplam 2 kişi bulundu. 2 adedi gösteriliyor.
~41 ahkam var. 1 2 3 önceki sayfa »
Programda, kendi çaplarında, aynı şekilde ciddi başarılara sahip olmuş insanlar bir araya getirilmiş ve inanması güç derecede doğal bir tartışma ortamı oluşmuş. Ben tebrik ediyorum. Yayından kaldırılmasına üzüldüm.
Eşeğin olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş. Öyle de olmuş bu işlerden ekmek yiyen iki ağır abi Ajdar’a icazet vermeye çalışmışlar. Ekmek teknesi şoparlığın, kafadan kontak hallerin patenti varmış demekki. Kendilerini ve onları adamdan sayıp hatırı sayılır sermayeler yapmalarına sebeb olanları sorgulamışlar gibi sıra gelmiş Ajdar’ı ve hayran kitlesini sorgulamaya.
Reha Muhtar’ın haberciliği, Mehmet Ali Erbil’in showmenliği, Deniz Akkaya’nın mankenliği, Ajdar’ın pop starlığı ne ise diğerlerinin programa katılmaya hak kazandıkları maharetleri de odur.
Oysa bunları oldukları yerlere getiren tabanda aynı tabandır. Ha çarkıfelek seyircisi ha ana haber bülteni takipçisi ya da ekşi sözlük yazarı/okuru. Ajdar’ın gerçekleri inkar edişini bir dereceye kadar eğlenceli bulan, sonrasında canı sıkılan bu dallamalar(taban taban), kendi gerçekleriyle hiçbir zaman yüzleşmeden, inkarını profesyonelce yapanı ödüllendirip özlemlerini dile getirerek hayat idame ettiriyor.
Sonuçta kazanan her ne olursa olsun popüler kültür olmuştur.. Popüler kültür ekşiyi ve onun temsil ettiklerini sindirip bi kenara atmış, başlı başına ajdar, mahir ve otisabi'yi aynı çerçeve içine alarak dahi büyük bir başarıya imza atmıştır..
Bu anlamda olay, Reha Muhtar'ın başarılı televizyonculuğundan başka birşey değildir kanımca.. Yazık olan otisabi'ninde Deniz Akkaya'nın gözlerine kanıp bu oltaya takılmasıdır..
ayar vermiş ya da almış, tokatlanmış yok sendelemiş ...eee sonuç "ezik büzük oturmuş" bu değildi "o" felan filan.
aptal penelope,gözleri görmeyen işçi,
hiçliğin sallandığı karmaşanın beşiği,
işin gücün askeri düşürmek birbirine,
borazanların ofke dolu gürültüsünde,
sen ey kan içici,sen ey kokuşmuş yabani,
gözünü döndürür sarhoş edersin insanı,
tanrının ,yazgının olmadığı bir bulutsun,
geceden de kara bir ışıkta salınırsın,
bir çılgınsın,elinde rüzgarlar,yıldırımlar,
dev olsan kaç yazarsın,duman olsan kaç yazar,
yıkıp daha kötüyü yeniden kuruyorsun,
hayvan olanı hayvaniye dönüştürüyorsun,
gömülmüşsün karanlığa,elinden gelen tek,
bir kralı alıp başka bir kral getirmek.
"victor hugo"
bizler yakında başka bir kral daha buluruz.
sanıyorum burada sorun yapan kişilerin olayını popüler kültür eleştirisini bok atmakla yeterli sanmalarıdır demek lazım san otisagabey. zamanla kasıp okuyup öğrenip senin gibi hatta daha iyi yazılabilir. ama senin gibi ya da daha iyi yazmak sonucunda ulaşılabilecek noktalardan biri deniz akkaya ya 2-3 metreden melülmelül bakmak olamayacak bu cengaverlerin olayı işte. sanırım bok atılma sebebi bu.sende farkındaysan sorun yok. ama sakın deniz akkayayı yaladım deme. çünkü karşısına oturmayı becerirler bir gün bir 50 sene sonra belki ama yalanacak bir taraf kalmamış olabilir. gene bu dimağlarda suçlu olarak kalırsın.
belki hatunlarda neden beni değil de denizi diye bok atıyorlardır onu bilemem.
kıskandık nitekim. ve bir kısmı da aha yeni popüler kültür öznesi diyip bok atıyorlar.
öte yandan ben kendi adıma aileme gösterdim. aynı yerde duruyoruz dedim (çünkü onunla tek faaliyetim aynı bir iki yerde durmakmış. yazmak diil.) dilime context kelimesini dolayıp alemlere aktım. her türlü hatunu o gece arayıp onun üzerinden hatırı sayılır piyasamı yaptım. uzun zamandır göremediğim arkadaşımı teve de gördüm ne çok özlemişim diyip amın hatırı dağı taşı yatırı bağlamında -ahah contextinde yahu- annelik iç güdüsüne baskı yapıp bişi çıkarırmıyız hesabı ile ağladığım bile oldu .
kendisine teşekkür ederim. ha elbette bir deniz akkaya şansım olmadı benim. üzgünüm.
bir de anlamadım hala. deniz akkaya yı yalamış mı? bugüne kadar yalamadı ise bu konuda çok hatalı bence. yok yaladı isen de ah be abi dombilisin be abi.
bu kadar da sığ bi adamım. yok diilim ulan. dil temelinde contextleyip dilleme konusunda şey yaptım.
ben bu şahsı izledim. siteyi de, kendisinin fanı olan oğlumun arkadaşından göz ucuyla kaptım. oğlum dünyanın merkezi şeklinde gezdiği için fanı falan değil.
ekşi sözlükteki çığrışmalara çok şaşırdım. yani ekşi sözlük medya maymunlarına "muhalifim" derken, o yöne doğru meyil etmiş. gayet de iyiydi otisabi. en azından oğluma: "gör gör elalemin çocuklarında ne cevherler var" dememe vesile oldu. belki o nedenle bir hınç da bağlamış olabilir.
ben zap yaparken reklamını gördüm pişti programının ve arkadaşımı aradım, ona da izle dedim. onda show tv kayıtlı dahi değilmiş, arayayım dedi ama tv de kanal aramayı ben de beceremem o da. neyse internetten izlemiş. diyeceğim o ki, o gün bizler gibi insanlar bir "farkı" görebilmek için izledik o programı. medya maymunlarının içinde böyle bir kişi nasıl durur? napar? şeklinde. bir Murat Belge'yi o programa çıkaramazsınız. ama genç biri çıkar. çıkmalı da. o farkı, görsel medyanın çok önem taşıdığı bu devirde kitlelere yansıtmalı. ha doğru mu konuşurmus, hata mı yaparmış, bu önemli değil. 5 kez kontex mi demiş, başka biri de çıksın 10 kez konsept desin. ama yeterki çıksın desin. 41 yaşındayım, 41 senedir konuşuyorum, biraz da bunların konusması gerek.
üstelik ekşi sözlükte, "ne işi vardı o programda" diyenlere şaşmak lazım. o sözlükte bir baktım Mehmet Ali Erbil sayfalarca yazılmış. demek ki bu kişileri izliyorlar. bir yerde Mali kelimesi gördüm, Mali kimdi, programda Mali diye biri mi vardı, diye kırk saat düşündüm. sonradan öğrendim Mehmet Ali Erbil'e dendiğini. ben hiç izlemeyen biriyim bu insanları, ben demiyorum "ne işi vardı" diye. ama bu medya maymunlarını hem izleyip, üzerinde kafalar patlatan kesim, bir farkı orada görmeye tahammül edemiyorlar ki, ben bu şekil bir muhaliflikten kuşku duyarım.
sonuçta, sanatçılığı tescil eden kurumu devlet olarak gören, şikayet merciini de allah olarak gören bir Ajda Pekkan'ı Aristo'ya havale etmek de akıllıca bir şeydi. hem sanatın tanımsızlığını anlatırken, "ben sanatçıyım" diyen insanı sanatçı kabul edersek, "ben konuştum, oldu" diyen insana da susmak lazım. (bu kısmı otisabi'den kopya aldım, intihal mintihal olmasın)
ben beğendim, oldu yani.
Ciddî ciddî insanlara neden "context" kelimesini kullandığını anlatmış olması çok garip bu adamın. Yani kendini açıklamaya çalıştığı kitle "bağlam" lafını duysa "Aa balgam dedi Ajdar'a laf soktu, ama yine de şeker çocuk, yalasam?" içsesiyle yaşayan bir insan topluluğu en nihayetinde. Bilmiyorum belirtmeme gerek var mı ama "kendini ifade ettiği kitle" derken bakkal Hayri Amca'dan çok elinin altında klavye olup kutsal olsun olmasın değişik platformlarda kendilerini ifade etmeye çalışan genç veya kendini genç hisseden yurttaşlarımızı kastediyorum.
ya amma sahiplenmişsiniz nedir bu?
adam programda ajdarın karşısına çıktığı yetmemiş gibi bide heryerde herkese laf yetiştirmek durumunda kalmış.yok otis piştiyi dağıttı yok piştide otis yok otis pişik oldu..
izlendi bitti. aa ne ala ..
piştiyi de ilk defa izledim.sevdim.
piştide otisabi
ekşi sözlükün otisabi ile piştide rezil olduğu gece
otisabi pişti'de pişti mi oldu
otis abi piştiyi dağıttı
programdan sonra otisabi deniz'le işmi pişirdi pişti mi oynadı??
otisabi pişti mi hanım??
otisabi ve pişti kelimelerini aynı cümle içinde kullanmak yasaklansın
bir imza da sen ver:P
otısabi bundan sonra deniz akkaya ya danısmalı cıkacagı programları benım bılemem beyım bılır edasında:)
kendisi canlı yayında bence elinden geleni yaptı , benim izlenimim ve bildiğim kadarıyla ilk kez tv'ye çıktı ve sırtında ağır bir yük vardı.deniz hanımın ona bi panter edaysıyla saldırması , ajda hanımın allaha havele etmesi ,ajdarın eksi sözlüğü senmi yaptın alah belanı versin gibi tavırları içinde biraz gerildi ve dolayısıyla ağzından dökülenlerde buna endeksli olarak sinir sitres içinde çıktı.Normalde sergildiği tutumda hazır cevap ve lafı nokatısna takan bir insan olduğunu düşündüğüm bu arkadşımızın ordaki doğal faktörlerden etkilendiğinden heycanla karışıp biraz yapmacık bir havada çıktı "ayar"lar.Birazcık heycan yapmayıp sakin olabilseymiş daha iyi olabilrdi herşey belki.Ama yani ekşi'den yada herangi bi platformdan bir yazarı tutun oraya koyun heycan yapamamsı mümkünmü ?
yapılan her türlü olumsuz eleştiriyi, hakareti, uyarıyı, saptamayı haset ve kıskançlığa yormak açıkçası kısa vadede en işime gelen ama sontahlilde en büyük zararı görmeme sebep olacak olan en mantıksız seçenek.
haset edildiği, ediliyor olduğu ihtimalini göz ardı ediyor değilim. kesin haset ediliyordur, kesin "otis yırttı galiba, şöhret oldu, denizi yaladı, biz olamadık, yalayamadık" hissiyatı yaşanıyordur. ama bu tip niyet yargılamalarına girmek, iltifat edenlerin de kesin yalakalandığı, bot/çanak yaladığı, yaltaklandığı yargısını beraberinde getiriyor. eleştirenin haset ettiği önkabulü, övenin de yalakalandığı abartılı, karikatür bir dünyayı kabullenmek demek.
o sebepten övgü gibi hakaretin de, iltifat gibi eleştirinin de niyeti ve iç dinamiklerini varsayıp yargılamayı doğru bulmuyorum. şu dakikaya kadar yapılan eleştirilerin ortalamasından yana bir tesellim ve mutluluğum varsa bu haset ile yapılmaları ihtimalinden yana değil, çoğunlukla iki kelimenin yakasını bir araya getiremeyen, makul ve mantıklı bir neden sonuç ilişkisi kuramayan, benim kendimle çelişmemden değil kendi beklenti ve değerleriyle "varsaydıkları ben"in çelişmesinden güç alan ve bana denkliği "kesin haset ediyorlar"a düşen bir üslup, nitelik ve tıynette ilerlemesi.
özetle: hakaret ve eleştiriler, eğer ki mantıksız, mesnetsiz, sallan sicim, sallan kuşağım bir üslupla yapılıyorsa eleştiriden sonsuz bir memenuniyet ve tad alıyorum, zira bir takım salakların hoşuna gitmemişim (manası: coşuyorum : )). aynı şekilde "ayy çok iyiydin, ayarı verdin" tipi övgü ve methiyelerden de bir o kadar çekiniyor ve ürküyorum, zira bir takım salakların da hoşuna gitmişim (manası: korkuyorum da. ).
ewyn: youtube da otisabi diye aratırsan çıkıyor. izlemen lazım. özellikle senin. : )
bir de "laf sokmak için kasılmış, ajdara saygısız davanmış" derken "laf sokmak" ile ilişkilendirilen muhatabımın ajdar olduğunu hatırlatmak istiyorum. ajdardan bahsediyoruz, hani bildiğin, gördüğün ajdar. son sürat yargılara varıp tamamen sallama iddiaları gerçekmiş gibi sunan ajdar. daha cümleye başladığım anda "anladım" diyen ajdar. yapılan ilk eleştiride havale geçiren çocuk gibi bağırmaya başlayan ajdar.
bunun dışında "laf sokmaya kastığım/kasıldığım" başka birisi oldu mu? olduysa onları da bir aklınızın aynasından geçirin, selamete varacaksınız.
reha muhtar kendisinin de orada kabul ettiği üzere "rol" yapıyor. gerçekte "iyi" ya da "kötü" gibisinden bir değer yargısında bulunmak istemiyorum, ama ciddiye alınmak üzere haber sunan birisi olarak senelerce rol yapması çok da iyi bir şey değil. yani kendi "iyi"liğinden değil, yaptığı şeyin "kötü"lüğünden bahsedebiliriz.
Burada tamamen benim verdiğim bir erör söz konusu. Amerika'da ve batı ülkelerinde etnik gruplandırmalar yapılırken "asyalı" ismi uzakdoğulu sarı ırkı kast etmek için kullanılır. Coğrafi bir konumu değil, etnik/ırksal bir kimliği tanımlamak için kullanılan "asian" lafının, türkçeleştirilmesi sonucu "hintli değil asyalı" ısrarı gerçekleşti.
yoksa elbette avrupa birliğine girmek isteyen türkiye de, hindistan da, arabistan da asyadadır.
"ayar vermek/kendini ispatlamak/entel olmak/dik durmak" için "kasılmış" olduğuma dair bir yargıyı, ancak yargıda bulunanın kafasındaki "kasılmamış"lık ile anlamlandırabiliriz.
farklı değer ve birikimlere sahip kişiler "kasılmışlık"tan farklı şeyler anlayacaklardır. misal "otisabi laf sokar" önkabulüyle hareket eden birisi "laf sokmayan otisabi"yi "kasılmış" kabul edecektir.
"televizyon programına çıkan biteviye/arasıra/birkere dahi olsun laf sokarsa kasılmış demektir" yargısına sahip birisi de laf soktuğm tespiti ile "kasılmışlığma" kanaat getirebilir.
yani "keşke kasılmasaydı/kasıldı" derken tıbbi bir tanı koyarcasına objektif bir yargıda bulunulamayacağını söylemek istiyorum. bireylerin tek tek ya da gruplar oluşturarak kasıldığımı düşünmesi ve ifade etmesine ise bir diyeceğim yok.
katılırım ya da katılmam, herkesin bir fikre ve kanaat sahip olup ve bunu ifade etmek hakkı var.
(benle alakalı olmasa da)
mahir 7 seneyi aşkın bir süredir dünya çapında meşhur olup, imzaladığı ilk kontrat multi milyon değerindedir. yani kendisi hem zengin, hem de görmüş geçirmiş bir abimizdir.
7 sene evvel katıldığı atv haberde "ya benim sitemi heklemişler, ben ay layk seks yazmadım, normalim aslında" diyen abiyi bugün "yazdım ne var, ben benim nedir?" tipi bir rahatlık içinde görüyorsanız bunun sebebi o araya dolgu olan yılların doluluudur: madden ve manen.
7 sene sonra şarabı ve arabı tattıktan, cebimde bir kaç milyon dolar biriktirdikten sonra abdeste çıktığımda ben de tuvalette algida bırakmaya, karbuz ormunda teşaşür etmeye muktedir olurum. o zamana kadar, "mahir" dinginliği beklemeyin.
"konuşup da anlaşılamamanın verdiği stres o eğlencenin içine etmemiş mi acaba?"
etmedi, zira stüdyodakilerin anlayıp, anlamaması ile alakalı bir stres yaşamadım. dahası pişti ekibinin ne dediğimi anlaması benim için önemli olsa dahi anlayıp, anlamadıklarına karar vermem mümkün görünmüyordu. konuştuktan sonra sınav yapma fırsatı bulana kadar da bu konudaki yargı hakkını saklı tutuyorum.
yani hem "kesin anlamıyorlar" demek için makul bir gerekçem, hem de anlamayacaklarını stres konusu yapmak için bir kaygım, çekincem yoktu.
kendini bilgili sanan yapmacık mimik ve hareketlerle entel gozuktugunu zanneden ama aslında rezil gorunen kişilik
sanal alemde kalsaydı hakkında hayırlısı olurdu
konuşamıyo gerçekte çünkü