Bu vatandaşları anlamanın en iyi yolu, insan olmadıklarını varsaymak.
Şöyle ki, kurtlar veya sırtlanlar gibi, yırtıcı bir tür düşünün. Sonra da bu türün avından dış görüntü olarak ayırt edilemeyeceğini düşünün. (Görüntüsü, sesi, davranışları vb koyundan ayırt edilemeyen bir kurt gibi birşey, ama acıktığında koyun yiyecek, bundan şüphemiz yok).
Psikopatlar, insan türü ile beslenen yırtıcılardır, en iyi anlatım bu bence. Bir aslanın ceylanlarla duygusal bağı ne derecedeyse, psikopatların da insanlarla bağı o derecededir (ve eline tornavida alıp sağa-sola saldırmanın psikopatlarla hiç bir ilgisi yok, olsa olsa dengesiz denebilir). Onlar bizim etimizden-sütümüzden- vaktimizden, cüzdanımızdan, bedenimizden faydalanmak için varlar. Ve biz böcek öldürürken ne hissediyorsak, onlar da o kadarını hissediyor bize karşı.
Ruhsuz ve vicdansız bir matematik onlarınki: bizim gibi davranıyorlar (ve biz her zaman kendimizi "insan sarrafı" sanma salaklığıyla onlardan hiç şüphelenmiyoruz), kimi seçeceklerini avlanan bir hayvan gibi seçiyorlar, mümkün olduğunca fazlasını alabilmek için tüm hünerlerini kullanıyorlar, Ve tükenmeye yaklaştığımızda da bir kedinin fareyi yemeden önce onunla oynaması gibi bizimle oynuyorlar.
Gazete manşetlerine yakışan bir kelimedir psikopat. Elinde kanlı bir balta veya bıçak ile, doğradığı kurbanlarının önünde çekilmiş resmine bakmak bile ürpertir içinizi. Ancak psikopatların sadece katil ya da caniler olduğunu düşünmek çok ama çok yanlış olur. Büyük bir olasılıkla, yaşamınızın bir döneminde bir veya birkaçı ile tanışmış, konuşmuş, birlikte çalışmış veya onlardan ders almış olabilirsiniz. Dahası bu psikopatlardan birinin değil, birçoğunun kullanmış olduğu taksi, dolmuş ya da otobüslere binmişsinizdir!
Psikopatlığa, aslında az da olsa hemen her insanda rastlamak mümkün. Ancak bazı kişilerde bu doz yeterince yükseldiğinde, onlar için haklı olarak "psikopat" nitelemesi kullanılıyor.
Çevrelerindeki kişilerin yaşamlarını karartmakta son derece başarılı olan psikopatlar, bu amaca ulaşırken çoğu zaman balta, bıçak ya da silah kullanmazlar. En büyük silahları tatlı dilleri, utanma ve pişmanlık duygusu olmayan vicdanları ve şeytanlıklarıdır.
Psikologlar bu tür insanların büyük bir bölümünün hapishane-lerde demir parmaklıklar arkasında bir yaşam sürecekleri yerde, genelde sürekli olarak aramızda dolaştıklarını belirtiyorlar. Aslında çoğunun kanun ve adaletle ilgili hiçbir sorunu bile olmaz. Psikopatları iş dünyasında, bürokraside, siyasette, okul ve üniversitelerde, hastanelerde rahatlıkla bulabilirsiniz. İşin asıl tuhaf tarafı "acımasızlık, aşırı risk alma ve hilekarlık" psikopatların en büyük özelliği olurken, bu gibi davranışlar günümüzün çılgın rekabete ve hep daha fazla kazanmaya daya-lı dünyasında bilhassa iş ve ticaret hayatında artık olağan karşılanmaya başlanmış, hatta başarı için gerekli bir reçete olarak kabul edilmiştir.
Çevrelerindeki insanların iş kariyerlerini mahveden, yaşamlarının altını üstüne getiren ve birçok ailenin dağılmasına yol açan psikopatların topluma vermiş olduğu zararları tespit edebilmek, psikologlar için yoğun bir uğraş gerektirmektedir.
Psikopatlığın nedenleri ve bunların tedavi yöntemleri hakkında bilim adamları fazla bir şey bilmiyorlar denebilir. Araştırmaların bu kadar yavaş gitmesinin nedenlerinden biri bizzat psikopatların kendileridir. Karakter yapılarındaki bozukluk ve sürekli hile ve sahtekarlık arayışı içinde olmaları yüzünden, bilim adamlarının her türlü araştırma çalışmalarını boşa çıkartmaktadırlar. Çok rahat bir şekilde yalan söyleyen ve karşılarındaki kişileri manipule etmekten zevk alan bu kişiler, aynı taktikleri kendilerini tedavi etmeye çalışan psikologlar üzerinde de denemekten kendilerini alamazlar.
Medical College of Georgia profesörlerinden Hervey Cleckley, otuz yıl süren uzun meslek yaşamında yüzlerce psikopatı inceledikten sonra ulaştığı sonucu şu sözlerle dile getiriyor: "Açıkçası otuz yıl sonunda bir karış mesafe bile alamadım!"
Genel kanının aksine, psikopatlarda akıl hastalarında görülen belirtiler bulunmaz. Akılları yerindedir ve gayet net olarak düşünme ve muhakeme etme yetenekleri vardır. Peki öyleyse bu insanları böylesine acımasız yaratıklar haline sokan sebepler nelerdir? Bazı nedenlerden hapsi boylayan ve hapishane ile akıl hastanesi arasında mekik dokuyanları inceleyen yetkililer, bu insanlarda mutlak bir "gariplik" olduğunu iddia ederken, psikologlar bu tür herhangi bir belirtinin olmadığına inanıyorlar.
Psikopatlar bundan yüz yıl önce, "moral değerlerini yitirmiş çılgınlar" olarak nitelendirilirken, bilim adamları günümüzde bu tür klişelere pek rağbet etmiyorlar. "Şeytan" ya da "ahlaksız" deyimlerinin bu kişiler için daha uygun olacağını belirtiyorlar.
Örneğin, Michael'i ele alalım. Yakın bir zamana kadar Londra'da büyük bir şirkette üst düzey yönetici olarak görev yaparken, yanında çalışanlara karşı kinci tutumu ve insanların işine acımasızca son vermekten aldığı zevk ile ün yapmıştı. Birlikte çalıştığı insanları hakaret sayılacak sözlerle azarlamaktan, başarısızlıklarını başkalarına fatura etmekten ve bütün bunları özellikle yüksek sesle ve herkesin rahatlıkla duyabileceği bir şekilde yapmaktan büyük zevk alıyordu. İş yaşamı dışındaki tutumu da çok farklı değildi. Mizah anlayışı, başkalarıyla alay etme üzerine kurulmuştu. Espri ile alay arasındaki fark onun için pek de önemli değildi. Ancak son derece tatlı dilli ve cazibeli oluşu sayesinde, bir yandan evliliğini yürütürken, öte yandan sekreteri ile yasak aşk yaşamayı başarabiliyordu.
Michael'in diğer personel üzerindeki olumsuz etkisini göz önüne alan şirket yönetimi, sonunda işine son verdiğinde tüm çalışanlar derin bir "ohh" çektiler. Onlar için Michael, "küstah, kaba ve düşüncesiz" bir insandı. Ancak psikologlar için "klasik bir psikopat"tan başka bir şey değildi!
1985 yılında kişilerdeki davranış bozukluklarını tespit edebilmek amacıyla İngiliz bilim adamlarının yaptığı bir araştırma sonucu ortaya çıkan bulgular, tüm bilim dünyasını adeta şaşkına çevirmişti. Araştırmaya göre, toplumun yüzde 5'i, yani her 20 kişiden biri "psikopat"tı.
Bu "şok araştırma"ya inanmakta güçlük çekilirken Amerika, Kanada ve Yeni Zelanda'dan gelen çok daha kapsamlı bir araştırmanın sonuçları, hemen hemen aynı gerçeği ortaya koyuyordu. Hangi ülke olursa olsun, orada yaşayanların yüzde 3 ile 6'sı arasındaki bir bölüm "psikopat"tı.
Henüz Türkiye'de bu alanda yapılmış bir araştırma yok. Ancak kapsamlı bir araştırma yapılması halinde ülkemizdeki psikopatların oranının Batılı ülkelerden daha yüksek olduğunun ortaya çıkması ihtimali pek de şaşırtıcı sayılmamalı. Bunun en önemli nedeni ise, dayak ve kaba kuvvet gibi ilkel davranış biçimlerinin hala toplumsal bir gelenek olarak sürdürülmesi. Bu tür fiziksel ve toplumsal baskılar; ilkel inanışlar ve yaşam biçimleriyle birleştiğinde "psikopat nesiller"in yeşerip yetişebilmesi için, kendiliğinden ideal bir ortam oluşuyor.
Toplumun hemen her kesimini etkileyen bu psikopatların davranış nedenlerini incelemek amacıyla, psikologlar dünyanın değişik köşelerinde çeşitli yöntemler denediler. Kişilik tahlili, psikoanaliz, beyin taramaları, davranış terapisi, çeşitli ilaçlar ve hatta ameliyat gibi...
British Columbia Üniversitesi profesörlerinden Robert Hare, psikopatların beyin dalgalarının ritmi ile çocuklarınki arasındaki benzerliği gözler önüne seren ilk bilim adamı oldu. Çoğu psikopatın davranışlarının, istediğini elde edememiş şımarık bir çocuğunkine benzemesi, belki de psikopatların yeterli beyinsel olgunluğa ulaşamadıklarının bir göstergesiydi.
Profesör Hare, araştırmaları sırasında ayrıca psikopatlar için bazı sözcüklerin de farklı anlamlar taşıdığını ortaya koydu. Sıcak - soğuk ve sevgi kelimeleri söylenip ilişki kurulması istendiğinde, psikopatların büyük bir çoğunluğu sıcak ile soğuk arasındaki ilişkiyi vurgularken, sevgi ile sıcaklık arasında bir bağ düşünemiyorlardı. Çünkü, onlar için duygusal bir kavram olan "sevgi"nin sıcaklıkla bir ilişkisi yoktur.
Psikologlar, psikopatların davranışlarını çözebilmenin tek anahtarının kişilerin çocukluk yıllarında gizli olduğunu belirtiyorlar. İster vahşi bir cani olsun, ister agresif bir işadamı, tüm psikopatlarda görülen en önemli özellik şiddete başvurmaya olan yatkınlıklarıdır.
Çocukluk yıllarında aile içinde dayak yiyen, şiddete maruz kalan ya da ailesi tarafından reddedilme veya beğenilmeme korkusunu sürekli yaşayan kişilerde, dünyanın ve insanların acımasız olduğu düşüncesi yerleşmeye başlar. Çocuk kendisinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğine inanmakla kalmaz, başarı için herkesi yenmesi gerektiği düşüncesine de saplanır.
Yaşı ilerledikçe bu görüşlerinin etkisiyle huysuz ve kavgacı bir yapıya bürünmeye başlar. Her türlü disiplin, kural ve yasaya karşı isyan edici bir tutuma bürünür. Bu davranışları sonucu, ailesi dahil olmak üzere, çevresindeki insanlar tarafından aşağılanır ve dışlanırsa, bu kez düşüncelerinde haklı olduğuna tamamen inanır. Tüm dünyayı kendisine düşman olarak görür.
1970'li yıllarda Hawaii'de başlatılan bir araştırmada 700 çocuk doğumlarından gençlik yıllarına kadar sürekli denetim altında tutularak, bunların kişilik ve karakter gelişimleri izlendi. Araştırma sonunda, psikopat davranış eğilimi gösteren kişilerde bazı ortak özellikler belirlendi. Bazılarını şöyle sayabiliriz: Çocuğun çok zor bir doğumdan sonra dünyaya gelmiş olması, ilk yıl annesinden uzun süre ayrı kalışı, anne ya da babanın sağlıksız oluşu, huzursuz, gürültülü ve kavgalı bir aile ortamında büyümesi...
Araştırmalar iki yaşındaki çocuklarda bile psikopat eğilimlerin ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Bu nedenle psikologlar çocukların bu yaştan itibaren sürekli olarak kontrol edilmesi gerektiğini belirtiyor, küçük yaşta yapılabilecek müdahalelerle bu çocukların büyük bir bölümünün topluma kazandırılabileceğini savunuyorlar.
Yetişkin psikopatların davranışlarını değiştirmek ya da onları tedavi edebilmek adeta olanaksız. Bu olumsuzluğun temelinde psikopatların tutum ve davranışlarını doğal karşılamaları ve herhangi bir değişiklik ihtiyacını hissetmemeleri yatıyor.