1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

sabahattin ali ile ilgiliyim diyenler

toplam 187 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.


sabahattin ali hakkında sabahattin ali

~86 ahkam var. 1 2 3 ... 5 önceki sayfa »

ahkam girebilmek için, üye olmalı veya giriş yapmalısınız.

    Sen nasıl bir adamsın....betimlemelerin...ve daha yazamadığın onca roman dururken haince öldürülebiliyorsun.

    esocan    17 Eylül 2008 19:48   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Değirmen adlı kısa öykülü kitabını herkese tavsiye ederim..
    yıllara meydan okuyan kısa öyküleri...
    basit kelimelerden en zorunu inşaa eden adam...

    esocan    15 Eylül 2008 19:34   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    "...dertlerin kalkınca şaha bir küfür yolla allaha
    aldırma gönül aldırma"

    Rollant   03 Eylül 2008 15:08   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    türk edebiyatının modern roman yazarlarının başında gelir, sabahattin ali'den sonra türk romanı yeni roman tarzları oluşturmuştur.hepsinin babası da kanımca odur. böyle büyük bi şahsiyetin katledilişinin 60. yılında hala katillerinin ortada olmaması ise çok acı malesef.

    diogenes   30 Ağustos 2008 14:43   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    kürk mantolu madonna adlı kitabı ögretmenim önermişti bayılarak okudum süper yazardır

    SerkesAksi   23 Haziran 2008 01:57   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    deyu bir hikâyesi vardır, başından sonunu anlasanız bile, cümleyi cümleye ekleyişi adamı bitirir.

    kingfisher   06 Mayıs 2008 14:16   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    tammy   06 Mayıs 2008 13:54   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Öğle üzeri yemeğe giderken, onun yerinden kımıldanmadığını, masasının gözlerinden birini açarak önüne kâğıda sarılmış bir ekmek ve bir küçük sefertası gözü çıkardığını gördüm. "Afiyet olsun!" diyerek odayı terk ettim. Günlerce aynı odada karşı karşıya oturduğumuz halde hemen hemen hiçbir şey konuşmadık. Başka servislerdeki memurlardan birçoğuyla tanışmış, hatta akşamüzeri beraber çıkarak bir kahvede tavla oynamaya bile başlamıştık. Bunlardan öğrendiğime göre, Raif efendi müessesenin en eski memurlarındandı. Daha bu şirket kurulmadan evvel, şimdi bizim bağlı olduğumuz bankanın mütercimiymiş, oraya ne zaman geldiğini kimse hatırlamıyordu. Başında oldukça kalabalık bir aile bulunduğu, aldığı ücretle ancak geçinebildiği söyleniyordu. Bu arada kıdemli olduğu halde, şuna buna bol bol para savuran şirketin, onun ücretini neden artırmadığını sorunca, genç memurlar gülerek: "Hımbılın biridir de ondan. Doğru dürüst lisan bildiği bile şüpheli!" diyorlardı. Halbuki Almancayı gayet iyi bildiğini ve yaptığı tercümelerin pek doğru ve güzel olduğunu sonradan öğrendim. Yugoslavya'nın Suşak limanı üzerinden gelecek dişbudak ve köknar kerestelerinin evsafına veya travers delme makinelerinin işleme tarzına ve yedek parçalarına dair bir mektubu kolayca tercüme ediyor, Türkçeden Almancaya çevirdiği şartname ve mukavelenameleri şirket müdürü hiç tereddüt etmeden yerlerine yolluyordu. Boş kaldığı zamanlarda masanın gözünü açıp, oradan dışarıya çıkarmadan, dalgın dalgın kitap okuduğunu görmüş ve bir gün: "Nedir o, Raif bey?" diye sormuştum. Sanki bir kabahat yaparken yakalamışım gibi kızarmış, kekeleyerek: "Hiç... Almanca bir roman!" demiş ve hemen çekmeyi kapatmıştı. Buna rağmen şirkette hiç kimse onun bir ecnebi dili bileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de hakları vardı...

    tammy   06 Mayıs 2008 13:53   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Lyonnaises den alıntı;

    Halbuki ne şeytani azizim, ne şeytanı?

    Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması...

    İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu...

    İçimizde şeytan yok...

    İçimizde aciz var...

    Tembellik var...

    İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey:

    hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..."

    Ben böylesi bir özeleştiri başka hiçbir yerde hiçbir karakterde görmedim. Bir de İçimizdeki şeytan da bir veznedar karakteri vardır ki......

    gillandale   15 Mart 2008 13:14   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğmuştur.Babası piyade yüzbaşısı Hakan Karaküllükçü bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyle, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır (1921) Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930). Yurda döndükten sonra Aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.

    Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkum olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).

    "İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında mahkemeyi kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi".

    Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş, bu girişim sırasında sonradan Millî Emniyet'le bağlantısı olduğu anlaşılan Ali Ertekin adlı kaçakçılık da yapan birisi tarafından Bulgaristan sınırında öldürülmüştür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest kalmıştır. Ancak genel kanı, bu kişinin cinayeti işlemediği halde üstüne aldığı; dolayısıyla, cinayetin faili meçhul kaldığı yönündedir.

    Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.

    Yazarlığı [değiştir]Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".

    Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.

    Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.

    Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyunda tefrika etmiş (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.

    Yapıtları [değiştir] Şiir [değiştir]Dağlar ve Rüzgâr (1934 - Yeni Eklerle 1943).
    Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler'le birlikte (1937)

    Bestelenen Şiirleri [değiştir]Hapishane Şarkısı V (Aldırma Gönül - Kerem Güney, Edip Akbayram)
    Leylim Ley (Zülfü Livaneli)
    Hapishane Şarkısı I (Göklerde Kartal Gibiydim - Edip Akbayram)
    Hapishane Şarkısı III (Geçmiyor Günler - Ahmet Kaya)
    Çocuklar Gibi (Sezen Aksu)
    Kız Kaçıran( Ahmet Kaya)
    Kara Yazı (Ahmet Kaya)
    Melankoli (Nükhet Duru)
    Eskisi Gibi (Ben Yine Sana Vurgunum - Nükhet Duru)
    Dağlar (Dağlardır Dağlar - Sezen Aksu)

    Öykü [değiştir]Değirmen (1935)
    Kağnı (1936)
    Ses (1937)
    Kağnı - Ses (1943 - İki Kitap Birlikte)
    Yeni Dünya (1943)
    Sırça Köşk (1947).

    Roman [değiştir]Kuyucaklı Yusuf (1937)
    İçimizdeki Şeytan (1940)
    Kürk Mantolu Madonna (1943).

    Çeviri [değiştir]Tarihte Garip Vakalar, Max Memmerich (1941)
    Antigone, Sofokles (1942)
    Minna Von Barnhelm, Lessing (1943)
    Üç Romantik Hikaye, H. Von Kleist - A.V. Chamisso - E.T.A. Hoffmann (1944)
    Fontamara, Ignazio Silone (1944)
    Gyges Ve Yüzüğü, Fr. Hebbel (1944)
    Yüzbaşının Kızı, A.S. Puşkin (1944) (Erol Güney ile birlikte)

    NeshingtonDC   21 Şubat 2008 23:08   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Kürk Mantolu Madonna, en çok etkilendiğim romanıdır. !

    NeshingtonDC   21 Şubat 2008 23:06   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Arzularım muayyen bir haddi aşınca
    Ve sözler kulaklarıma sağırlaşınca
    Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
    Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
    Tanrıların başı gibi başları diktir,
    Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
    Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
    Bakıyorum aşağlarda kalan hiçliğe.

    Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır.
    Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.
    Burda insan duman gibi genişler, büyür,
    Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
    Buralarda her düşünce sona yakındır,
    Burda her şey bizden uzak, «o»na yakındır.
    Burda yoktur insanların düşündükleri,
    Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri.
    Yanağıma çarpar kanatlarını,
    Ve anlatır mâbutların hayatlarını.
    Arasıra kulağını bana verdi mi,
    Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

    «Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr!
    Benim arık yalnız sana itimadım var.
    Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
    Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
    Etrafımın sözlerine asla aklım ermedi,
    Etrafımda bana asla kulak vermedi.
    Senelerden beri hâlâ anlaşamadık,
    Bende kestim anlaşmaktan ümidi artık.
    Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
    Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

    Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
    En büyük şey, en asîl şey küçülür burda.
    Burda yalan para eden biricik iştir,
    Burda her şey bir yapmacık bir gösteriştir.
    Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
    Kimi gider vatan için can verir, yalan!
    Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
    Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
    Şairlerin büyük aşkı fânî bir kızdır,
    Bu dünyada herkes sinsi herkes cılızdır.
    Ne hakikî aşktan burda bir çakan vardır,
    Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
    Her büyüklük bir cüzzam gibi dökülür burda,
    En muazzam ölüm bile küçülür burda.

    Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
    Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
    Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
    İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
    Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
    İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!
    Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
    En asîl şey seni buldum bu kâinatta,
    Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
    Ne süse, gösterişe bir baktığın vardır.
    Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
    Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
    Bir dev gibi küçük mızmız sesleri yersin,
    Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

    Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
    Rüzgâr! Bu dağ başlarında çırpınan serin
    Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
    Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
    Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
    Senin gibi azamete âşıkım ben de.
    İşte rüzgâr! Senin gibi ben de deliyim.
    Islıklarım senin gibi inlemelidir,
    Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
    Rüzgâr! Sana, yalnız sana benzemeliyim.»

    Eda Ezgi   17 Şubat 2008 20:06   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    sırca köşk ü okuyorum bu gunlerde. cok saygı duyulası bi adam

    Gibson   14 Şubat 2008 14:14   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    hepsi bir başka güzel ama kuyucaklı yusufun ayrı bir yeri var

    tammy   14 Şubat 2008 14:13   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    hıfzı topuz'un başın öne eğilmesin kitabı bence sabahattin ali'yi tanımaya yeter çok güzel bir kitap...
    aldırma gönülün sözlerini sabahattin ali'nin yazdığını öğrenince şaşırdım gerçekten de=)

    kan cicekleri   29 Ocak 2008 11:52   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    meraklıları için hayatının bi roman tadında anlatıldığı "başın öne eğilmesin"i (hıfzı topuz) tavsiye ederim. dönemin siyasi ve toplumsal resmini de çiziyor. elindeki belgeleri çok güzel harmanlamış.

    ayrıca şu sıralar istiklaldeki yapı kredi kültür merkezinde fotoğraf sergisi vardır. geçerken bir yarım saatinizi ayırırsanız hoşunuza gideceğini sanıyorum. yan yana duran kızının fotoğrafı ve ona yazdığı mektup fazlasıyla duygulandırıcıydı.

    exupery   12 Ocak 2008 14:17   aferim     (1 puan)  |   Yk 

    "....Dişarda deli dalgalar Gelip duvarları yalar; Seni bu sesler oyalar, Aldırma gönül, aldırma...

    Görmesen bile denizi, Yukarıya çevir gözü: Deniz gibidir gökyüzü; Aldırma gönül, aldırma... Dertlerin kalkınca şaha Bir küfür yolla Allaha... Görecek günler var daha; Aldırma gönül, aldırma... "

    ddalga   07 Aralık 2007 14:47   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    sinop cezaevini gördükten sonra aldırma gönül gibi bir parçayı ben de olsam yazardım derim hep.
    tüylerim ürperiyor hala.

    Ubilin   20 Ekim 2007 20:30   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    gittim yattığı yeri gördüm...koğuşunu ararken orada dolanan abi diyeceğim kadar samimi bir abiye sordum sabahattin ali'nin koğuşu neresi diye bana şöyle dedi:
    bir insanın koyulabileceği en kötü yer neresiyse işte orası genç...
    gittim baktım gerçekten de öyleydi.....

    tantanaci   20 Ekim 2007 20:27   aferim     (2 puan)  |   Yk 

    Görmesen bile denizi,
    Yukarıya çevir gözü:
    Deniz gibidir gökyüzü;
    Aldırma gönül, aldırma

    işte bu
    benim ADAMIM

    MarjinalizM   20 Ekim 2007 20:24   aferim     (0 puan)  |   Yk 

ahkam girebilmek için, üye olmalı veya giriş yapmalısınız.
 
etiketler; üzerimize yapıştırabildiğimiz, bizi tanımlayan ve/ya ilgili olduğumuz konuları gösteren terimlerdir.

bu etiket ile görülen ilk kişi(?) :fallik osman

Etiket-radyoaktif-ghost bu etiketin kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.