"SIRÇA FANUSUN içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür"
odalarında uyuyan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bırakıp, kafasını fırının içine sokarak intihar eden kadın..
anlayamıyorum ben bu kadını....
çocuklarının yanına süt ve kurabiye bırakacak kadar anne şefkati ile dolu olup...
nasıl olurda çocuklarında vazgeçer
bu hayatta onları nasıl annesiz bırakır.
Sylvia Manik depresifti.Ve o zamanlar bu hastalığın tedavisi yoktu.
Ayrıca Daddy şiirinin çevirisi çok kötü olmuş(babişo!!!)
Babacığım
yapma yapma yapma bunu bana
ayakkabı kara
içinde yaşadığım 30 yıl boyunca zavallı bir beyazlık
gçlükle nefes almaya cesaret edebildiğim
veya konuşmaya
.....
Şimdi bir gölüm. Bir kadın eğiliyor üzerime,
Erimimi arıyor gerçekte ne olduğunu anlamak için
Sonra bu yalancılara dönüyor, mumlara veya aya.
Sırtını görüyorum ve sadakatle yansıtıyorum sırtını
Gözyaşlarıyla ve bir el hareketiyle ödüllendiriyor beni
Önemliyim onun için. Geliyor, gidiyor.
Her sabah onun yüzü alıyor karanlığın yerini
''göz ve burun oyuklarımla, otuz iki dişimle?
sasımış soluğum
yok olur gider bir günde''
onun ölmekle aslında ölümsüzlüğü seçtiğine inanıyorum.
sahip olduğu herşeyi geride bıraktı ve gitti...bazen bende,
çoğu onu seven insan gibi ted huges'u suçluyorum ama
aslında onun derdi hayatın kendisi ileydi.ne olursa olsun
aslında mutlu olamıycaktı ve ölümü seçicekti.ve onu ölümsüz yapan şeyde hayata karşı bu tavrı ve casereti
oldu.
artık ağaçlar birkez olsun ona dokunabiliyor ve çiçeklerin
onunla ilgilenecek vakitleri var..
Mad Girl’s Love Song
by Sylvia Plath
'I shut my eyes and all the world drops dead;
I lift my lids and all is born again.
(I think I made you up inside my head.)
The stars go waltzing out in blue and red,
And arbitrary blackness gallops in:
I shut my eyes and all the world drops dead.
I dreamed that you bewitched me into bed
And sung me moon-struck, kissed me quite insane.
(I think I made you up inside my head.)
God topples from the sky, hell's fires fade:
Exit Seraphim and Satan's men:
I shut my eyes and all the world drops dead.
I fancied you'd return the way you said,
But I grow old and I forget your name.
(I think I made you up inside my head.)
I should have loved a thunderbird instead;
At least when spring comes they roar back again.
I shut my eyes and all the world drops dead.
(I think I made you up inside my head.)
_________________________________________________
Deli Kızın Aşk Şarkısı
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi;
Açarım gözkapaklarımı ve doğar herşey yeniden.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)
Yıldızlar vals yaparlar, kırmızı ve mavi,
Ve keyfi bir siyahlık dörtnal peşinden:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.
Düşledim büyüyle beni yatağa çektiğini
Ve çılgınca öptüğünü, delice şarkı söylediğini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)
Devrilir gökten Tanrı, solar cehennem ateşleri:
Melek ve Şeytan’ın adamları çeker giderken:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.
Hayal ettim söylediğin yoldan döneceğini,
Fakat yaşlandım, artık unuttum ismini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)
Bir fırtına kuşunu sevmeliydim seveceğime seni;
Hiç değilse baharda göğü şenlendirir gelirdi.
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)
Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
The Moon and the Yew Tree
by Sylvia Plath
This is the light of the mind, cold and planetary
The trees of the mind are black. The light is blue.
The grasses unload their griefs on my feet as if I were God
Prickling my ankles and murmuring of their humility
Fumy, spiritous mists inhabit this place.
Separated from my house by a row of headstones.
I simply cannot see where there is to get to.
The moon is no door. It is a face in its own right,
White as a knuckle and terribly upset.
It drags the sea after it like a dark crime; it is quiet
With the O-gape of complete despair. I live here.
Twice on Sunday, the bells startle the sky -
Eight great tongues affirming the Resurrection
At the end, they soberly bong out their names.
The yew tree points up, it has a Gothic shape.
The eyes lift after it and find the moon.
The moon is my mother. She is not sweet like Mary.
Her blue garments unloose small bats and owls.
How I would like to believe in tenderness -
The face of the effigy, gentled by candles,
Bending, on me in particular, its mild eyes.
I have fallen a long way. Clouds are flowering
Blue and mystical over the face of the stars
Inside the church, the saints will all be blue,
Floating on their delicate feet over the cold pews,
Their hands and faces stiff with holiness.
The moon sees nothing of this. She is bald and wild.
And the message of the yew tree is blackness - blackness and silence.
___________________________________________________
Ay ve Porsukağacı
Belleğin ışığıdır bu, soğuk ve gezegensi
Siyahtır belleğin ağaçları. Mavidir ışık.
Sanki Tanrı’yım da, gamlarını boşaltır çimenler ayaklarıma
İğneler ayak bileklerimi ve mırıldanır tevazularını
Buharlı, manevi sisler yaşar bu yerde.
Bir dizi mezar taşı var evimle arasında.
Göremem hemencecik nereye varılacağını.
Kapı değildir ay. Kendi halinde bir yüzdür,
Beyazdır parmak boğumları misali ve müthiş sinirli.
Karanlık bir suç gibi çeker denizi arkasından; sessizdir
Büsbütün umutsuzluğuyla O-şaşkınlığının. Burada yaşarım.
Pazarları iki kez, ürkütür çanlar göğü –
Diriliş’i onaylayan sekiz büyük çan dili
Nihayet, gösterişsizce çınlatır adlarını.
Yukarıyı işaretler porsukağacı, biçimi Gotik’tir.
İzler onu gözler ve ay’ı bulurlar.
Annemdir ay. Mary gibi şirin değildir.
Mavi urbaları salıverir küçük yarasaları ve baykuşları.
Nasıl isterdim ki şefkate inanaydım –
Portrenin yüzü, mumlarla mutedil,
Eğilir, benim üzerime özellikle, uysal gözleriyle.
Düşmüştüm çok ötelere. Çiçekleniyor bulutlar
Mavi ve gizemli yıldızların yüzünde
Kilisenin içinde, azizlerin hepsi mavi olacak,
Soğuk sıraların üstünde narin ayaklarıyla yüzerek,
Katılaşmış elleri ve yüzleri kutsallıkla.
Ay görmüyor bunların hiç birini. Kel ve yabanıl kadın.
Ve porsukağacının iletisi karanlıktır - karanlık ve sessizlik.
Sylvia Plath (1932-1963, ABD) .
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Mushrooms
by Sylvia Plath
Overnight, very
Whitely, discreetly,
Very quietly
Our toes, our noses
Take hold on the loam,
Acquire the air.
Nobody sees us,
Stops us, betrays us;
The small grains make room.
Soft fists insist on
Heaving the needles,
The leafy bedding,
Even the paving.
Our hammers, our rams,
Earless and eyeless,
Perfectly voiceless,
Widen the crannies,
Shoulder through holes. We
Diet on water,
On crumbs of shadow,
Bland-mannered, asking
Little or nothing.
So many of us!
So many of us!
We are shelves, we are
Tables, we are meek,
We are edible,
Nudgers and shovers
In spite of ourselves.
Our kind multiplies:
We shall by morning
Inherit the earth.
Our foot's in the door.
_________________________________________________
Mantarlar
Geceleyin, hayli
Beyazca, tedbirli,
Sessizce hayli,
Bulup humusta dayanağını
Ayak parmaklarımız, burunlarımız,
Ele geçirir havayı.
Gören yok bizi,
Bizi durduran, aldatan bizi;
Küçük tohumlar oluşturur gözeyi.
Uysal yumruklar diretir
İğneleri kaldırmayı,
Yapraklı yatağı.
Döşemeyi bile.
Çekiçlerimiz, şahmerdanlarımız,
Gözsüz ve kulaksız.
Kusursuzca tınısız,
Genişletir yarıkları,
Delikler arasından omuz. Biz
Besleniriz suyla,
Gölge kırıntılarıyla,
Terbiyeliyiz, istediğimiz
Küçüktür ya da bir hiç.
Ne de çoğuz!
Ne de çoğuz!
Raflarız, biz
Masalarız, uysalız,
Yenir yutuluruz,
Dürtükleyen ve itekleyenleriz
Kendimize rağmen.
Çoğalır cinsimiz:
Sabahla birlikte
Miras kalır dünya bize.
Ayağımız eşikte.
Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Nick and the Candlestick
by Sylvia Plath
I am a miner. The light burns blue.
Waxy stalactites
Drip and thicken, tears
The earthen womb
Exudes from its dead boredom.
Black bat airs
Wrap me, raggy shawls,
Cold homicides.
They weld to me like plums.
Old cave of calcium
Icicles, old echoer.
Even the newts are white,
Those holy Joes.
And the fish, the fish -
Christ! they are panes of ice,
A vice of knives,
A piranha
Religion, drinking
Its first communion out of my live toes.
The candle
Gulps and recovers its small altitude,
Its yellows hearten.
O love, how did you get here?
O embryo
Remembering, even in sleep,
Your crossed position.
The blood blooms clean
In you, ruby.
The pain
You wake to is not yours.
Love, love,
I have hung our cave with roses,
With soft rugs -
The last of Victoriana.
Let the stars
Plummet to their dark address,
Let the mercuric
Atoms that cripple drip
Into the terrible well,
You are the one
Solid the spaces lean on, envious.
You are the baby in the barn.
__________________________________________
Nick ve Şamdan
Bir madenciyim ben. Mavi yanar ışık.
Balmumu sarkıtlar
Damlar ve koyulaşır, yırtar
Topraksı dölyatağı,
Sızar kendi ölü bıkkınlığından.
Siyah yarasa havalanıp
Sarmalar beni, paçavra şallar,
Soğuk cinayetler.
Erikler gibi yapışır bana.
Kalsiyum sarkıtlarının o eski
Mağarası, eski yankılar.
Semenderler bile beyaz,
Şu mübarek adamlar.
Ve o balıklar, o balıklar –
İsa! Buz levhalarıdır onlar,
Bıçakların bir ahlâksızlığı
Bir çapulcu
Din, içerek ilk komünyonunu
Canlı ayak parmaklarımdan,
Yutkunur ve kazanır yeniden irtifasını
Şamdan,
Canlanır sarıları.
Ey canım, nasıl geldin buraya?
Ey embriyo
Anımsayarak, uykuda bile,
Çapraz duruşunu senin.
Çiçeklenir duru kan
Sende, yakut rengi.
Senin değil uyandığın
Bu acı.
Aşkım, aşkım
Mağaramıza güller astım,
Yumuşak örtülerle –
Viktorya zamanının sonundan.
Bırak yıldızlar
Düşsün karanlık adreslerinin dikine,
Bırak cıva
Atomlar kötürümsü damlasın
O korkunç kuyuya,
Boşlukların kıskanarak yaslandığı
Gerçeksin sen.
O ahırdaki bebeksin sen.
Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
yalnızlığını, acısını, korkusunu anladığım.
duyuyor musun?
Aşağıda Sylvia Plath 'ın Daddy adlı şiirinin çevirisi tarafımca yayınlanmıştır.Şunu belirtmek istiyorum,onun şiirleri şimdiye kadar hiçbir zaman Türkçe'ye layıkıyla çevrilemedi.Yusuf Eradam 'a saygısızlık etmek asla haddime değil,ama onun ve diğer insanların yaptığı Sylvia çevirilerinde hep yorum görüyorum.Bense gerçekleri yumuşatmadan değiştirmeden,aynı anarşiyle aktarmaya çalıştım.
Bu yüzden eğer bu çevirimi ve daha önce bu sayfada yayınladığım diğer Sylvia çevirilerimi herhangi bir yerde kullanacak olursanız,lütfen kaynak belirtin.Sylvia adı anılmayı fazlasıyla hak eden bir şair tanrıça,bense onu çeviren herhangi İngilizce bilen biri değilim.Tezini Sylvia Plath üzerine hazırlamakta olan bir İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim.Bu ölümsüz şair benim için çok çok önemli,şiirleri yazıları günlükleri romanı öyküleri her şeyiyle...Hassasiyetimi anlayışla karşılamanızı diliyor ve sizi Svie'ciğimin mısralarına bırakıyorum;
Babacığım
Yapma,Yapma.
Artık siyah ayakkabı yok,
İçinde bir ayakmışım gibi yaşadığım,
30 yıl boyunca,sefil ve beyaz
nadiren nefes almaya ya da hapşurmaya cesaret edebildiğim.
Baba,seni öldürmek zorundaydım,
Ben buna zaman bulamadan sen öldün-
Ağır-mermerden,koca bir çanta dolusu tanrı-
Gri bir tırnağı olan iğrenç bir heykel
San Fransisco fok balığı gibi devasa.
O tuhaf Atlantik sularındaki başın
Fasulye yeşili dökerdi
Güzelim Nauset açıklarına.
Tanrıya dua ederdim iyileştirsin diye,
Seni,ah..
Alman diliyle,
Savaş,savaş,savaş
silindirlerinin yerle bir ettiği
bir Polonya şehrinde
Bu şehrin adını herkes bilir
Polonyalı arkadaşım öyle diyor
Bir iki düzine kadar varmış.
Bu yüzden nereye ayak bastın,nereye kök saldın
Hiç bilemem
Seninle hiç konuşamadım ki
Damağıma yapışıp kaldı dilim
Dikenli tellere takılıp kaldı
ich,ich,ich.
Çok zor konuşabiliyordum
Her Alman'ı sen sanırdım
Hele o korkunç dili
Bir lokomotif,
Beni bir Yahudiymişim gibi alıp çuf çuf götüren bir lokomotif.
Dachau'ya,Auschwitz'e,Belsen'e...
Yahudiymişim gibi düşünmeye başladım,
Sanırım pekala bir Yahudi de olabilirim.
Tyrol'ün karları
Viyana'nın saf birası gibi
Temiz ya da gerçek değildir.
Çingene atalarım,tuhaf kaderim
Ve Tarot kartlarımla,Tarot kartlarımla
Biraz Yahudi olabilirim.
Her zaman senden korktum
Hava kuvvetlerinden,lafı ağzında gevelemenden
O düzgün bıyığından
Ve o kupkuru gözlerinin parlak mavisinden
Seni tankçı,tankçı...
Tanrı değil,bir gamalı haçsın sen
Hiç gökyüzüne geçit vermeyecek kadar karasın
Her kadın bir faşiste aşık olur
Sert yüzüne,Sert...
Senin gibi kaba birinin vahşi kalbine.
Kara tahtanın önünde duruyorsun,babacığım
Bendeki fotografında
Ayakların yerine çenen ikiye ayrılmış
Ama bu yüzden daha az şeytan sayılmazsın,hayır
Daha az şeytan değilsin o siyah adamdan,
Küçük kırmızı kalbimi ısırıp ikiye ayıran.
Seni gömdüklerinde ben on yaşındaydım
Yirmi yaşımdaysa ölmeyi denedim
Ve sana dönmeyi,dönmeyi.
Kemiklerim bile bunu yapar sandım.
Ama beni kefenden çıkardılar,
Tutkalla geri yapıştırdılar parçalarımı
Ve o zaman ne yapmam gerektiğini öğrendim,
Bir modelini yarattım senin,
Karalar giymiş bir adam,Meinkampf bakışlı
Eziyet etmeye ve uçkuruna düşkün
Ve sonra evet dedim,evet,evet.
Babacığım,işte böyle,sonunda bitirdim.
Kara telefon kökünden kesildi,
Korkak sesler artık iletilemez.
Bir adam öldürdüm,ikincisini de;
Sen olduğunu söyleyip
Bir yıl,doğrusunu istersen yedi yıl,
Boyunca kanımı emen vampiri de.
Babacığım şimdi geri yatabilirsin.
Tombul siyah kalbine saplanmış bir kazıkla.
Köylüler bile hiç hoşlanmadılar senden
Şimdi üzerinde dans edip tepiniyorlar.
Sen olduğunu hep biliyorlardı.
Babacığım,babacığım,seni pislik herif,
Seninle işim bitti.!
bir kadın şairden etkilenebileceğimi hiç düşünmezdim...
Kafasını mikro dalga fırına sokmak suretiyle intihar teşebbüsünde bulunan Amerikalı şair ve yazar.
sanatsal bir ölüm hazırladım kendime
şu an sadece yükseliyorum
bilmem ne zaman düşeceğim-düş-ecekmiyim?
iyi gibi
ya ölmezsem.
"cesaretini istiyorum bir cicegin"
Jell Bar kitabı başucu kitaplarımdandır..şiddetle tavsiye ederim..
sevgili sylvia…
bu gece senin için ağladım, kulaklarıma sarılarak uykuya dalan bir bebeğin koynunda… sonra uyanıp hani o günün en kötü saatleri dediğin üç ile dört arasında, çöküp bir duvar dibinde yıldızlara baktım. bir sigara yakıp tertemiz ciğerlerini düşündüm senin. kirletilen hangi yaşama organındı, ölme organlarını harekete geçiren? biliyorsun; seni en iyi ben anlayabiliyorum, ölümün bizi kardeş ettiği o akşamdan beri. damarlarımızda dolaşan aynı kanı durdurmayı seçtiğinde sen, hani benimki daha dolaşmaya bile başlamamışken… şubat ölmek için iyi bir mevsimdi, evet en son buna gülümsemiştin. bir kutuya dönüştüğünde soluduğun dünya, eline verilmiş iki gülle sen, hani hiç kimse yokken… saatlerce ifadesiz yüzünle kaldığın o soğuk odaları, o büyük yatakları en iyi ben bildim hep. ah hüzünlü adaşım… bir şeyin olmasından çok korkarsan eğer, onun olmasını sağlardın ha? hepsi senin suçundu elbette, ne işin vardı, başkalarına aydınlatmak için kendini yalnız bıraktığın o karanlık evlerde?..
ah, sana nasıl kızdım hep bir bilsen… içimde kırılıp sızlayan her bir sözünde öfke vardı en çok! istemediği halde ölmek –hiçbirimiz istemeyiz biliyorsun- nasıl bir histi? tek bir uykusuz gecene -“ah, o kadar yorgunum ki…”-, tek bir damla gözyaşına, ve içinde kalmış hiçbir yaşanmamışlığa değdi mi? tek bir şiirine sığdı mı gidenlerin hiçbiri?
-“seni pislik, artık bitti!”-
bu sabah, sana bir söz verdim… bir deri bir kemik olabilirim ben de… ve japonların kafiye için orda olmadıklarını ben de iyi bilirim. hani sormuştun ya; “peki hayat yeterince kötü olmaya başladığında ne yapıyorsun?” diye… benim cevabım da yok. ben de dirildim bir kez, ah lady lazarus… sana güzel yalanlar söyleyemem şimdi, ama ne yapacağımı bilmesem de, ne yapmayacağımı biliyorum;
bir gün… ölmem gerektiğinde, ilgilenilmesi gereken kimseyi bırakmayacağım ben… sabah uyandıklarında içmeleri için iki bardak süt de olmayacak evimde! beni hayatın içinde tutamayacak hiç kimseyi, hayatın içine doğurmayacağım!
ölmüş olsak da, ölümden sonrasını hatırlayamıyorduk kan kesilen jeti durdurmadıkça… şiir durduğunda ben, bir tek senin yanında olmayı istiyorum, şahane pastalar yapabilmek için…
“insanların umurunda değilim. tanrı’nın da… belki cehenneme sığınabilirim …” demiştin. sığındın da…
beni beklerken şiir yaz, sıkılma.
ölmek bir sanattır
her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi,
öyle ustaca ki insana korkunç geliyor
öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor
bu konuda iddialıyım sanırım.
Antagonist
Sana benzerdi ay,gülümseseydi
Güzel birşeyle aynı görünüşü
Bırakıyorsun,ama yok ederek.
Işık ödünç almada yok siz ikinizin üzerine.
O-gürültücü ağzı dünyaya kederlenir,seninse dünya umrunda değil.
Senin en önemli yeteneğin herşeyi taşa çevirebilmektir.
Bir anıtkabre uyanıyorum;sen buradasın,
Parmaklarını mermer masaya vuruyorsun,sigara arıyorsun,
Bir kadının olabileceği gibi garez dolusun,ama fazla da gergin değil.
Yanıtlamaz birşeyler söylemeye can atıyorsun.
Ay da aşağılar etkisi altındakileri,
Ama gündüz vakti çok gülünçtür.
Öte yandan senin tatminsizliklerin,
Ne güzel,düzenli olarak çıkar posta kutumdan,
Siyah ve beyazdır,karbon monoksit gibi yayılır.
Bir gün yok ki senden haber gelmesin,
Belki Afrika'da geziyorsun,ama beni düşünüyorsundur.
Sylvia Plath- Temmuz 1961