sevgili sylvia…
bu gece senin için ağladım, kulaklarıma sarılarak uykuya dalan bir bebeğin koynunda… sonra uyanıp hani o günün en kötü saatleri dediğin üç ile dört arasında, çöküp bir duvar dibinde yıldızlara baktım. bir sigara yakıp tertemiz ciğerlerini düşündüm senin. kirletilen hangi yaşama organındı, ölme organlarını harekete geçiren? biliyorsun; seni en iyi ben anlayabiliyorum, ölümün bizi kardeş ettiği o akşamdan beri. damarlarımızda dolaşan aynı kanı durdurmayı seçtiğinde sen, hani benimki daha dolaşmaya bile başlamamışken… şubat ölmek için iyi bir mevsimdi, evet en son buna gülümsemiştin. bir kutuya dönüştüğünde soluduğun dünya, eline verilmiş iki gülle sen, hani hiç kimse yokken… saatlerce ifadesiz yüzünle kaldığın o soğuk odaları, o büyük yatakları en iyi ben bildim hep. ah hüzünlü adaşım… bir şeyin olmasından çok korkarsan eğer, onun olmasını sağlardın ha? hepsi senin suçundu elbette, ne işin vardı, başkalarına aydınlatmak için kendini yalnız bıraktığın o karanlık evlerde?..
ah, sana nasıl kızdım hep bir bilsen… içimde kırılıp sızlayan her bir sözünde öfke vardı en çok! istemediği halde ölmek –hiçbirimiz istemeyiz biliyorsun- nasıl bir histi? tek bir uykusuz gecene -“ah, o kadar yorgunum ki…”-, tek bir damla gözyaşına, ve içinde kalmış hiçbir yaşanmamışlığa değdi mi? tek bir şiirine sığdı mı gidenlerin hiçbiri?
-“seni pislik, artık bitti!”-
bu sabah, sana bir söz verdim… bir deri bir kemik olabilirim ben de… ve japonların kafiye için orda olmadıklarını ben de iyi bilirim. hani sormuştun ya; “peki hayat yeterince kötü olmaya başladığında ne yapıyorsun?” diye… benim cevabım da yok. ben de dirildim bir kez, ah lady lazarus… sana güzel yalanlar söyleyemem şimdi, ama ne yapacağımı bilmesem de, ne yapmayacağımı biliyorum;
bir gün… ölmem gerektiğinde, ilgilenilmesi gereken kimseyi bırakmayacağım ben… sabah uyandıklarında içmeleri için iki bardak süt de olmayacak evimde! beni hayatın içinde tutamayacak hiç kimseyi, hayatın içine doğurmayacağım!
ölmüş olsak da, ölümden sonrasını hatırlayamıyorduk kan kesilen jeti durdurmadıkça… şiir durduğunda ben, bir tek senin yanında olmayı istiyorum, şahane pastalar yapabilmek için…
“insanların umurunda değilim. tanrı’nın da… belki cehenneme sığınabilirim …” demiştin. sığındın da…
beni beklerken şiir yaz, sıkılma.
ölmek bir sanattır
her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi,
öyle ustaca ki insana korkunç geliyor
öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor
bu konuda iddialıyım sanırım.
Antagonist
Sana benzerdi ay,gülümseseydi
Güzel birşeyle aynı görünüşü
Bırakıyorsun,ama yok ederek.
Işık ödünç almada yok siz ikinizin üzerine.
O-gürültücü ağzı dünyaya kederlenir,seninse dünya umrunda değil.
Senin en önemli yeteneğin herşeyi taşa çevirebilmektir.
Bir anıtkabre uyanıyorum;sen buradasın,
Parmaklarını mermer masaya vuruyorsun,sigara arıyorsun,
Bir kadının olabileceği gibi garez dolusun,ama fazla da gergin değil.
Yanıtlamaz birşeyler söylemeye can atıyorsun.
Ay da aşağılar etkisi altındakileri,
Ama gündüz vakti çok gülünçtür.
Öte yandan senin tatminsizliklerin,
Ne güzel,düzenli olarak çıkar posta kutumdan,
Siyah ve beyazdır,karbon monoksit gibi yayılır.
Bir gün yok ki senden haber gelmesin,
Belki Afrika'da geziyorsun,ama beni düşünüyorsundur.
Sylvia Plath- Temmuz 1961
"dibi biliyorum diyor
en kalın köklerimle onu yokluyorum
siz ondan korkarsınız
ben korkmuyorum,daha önce dibe vurdum" dizeleriyle beni benden alıp götürmüş,her zaman en sevdiğim,en çok okuduğum kadın yazar-şair.ted hughesle mutsuz bir evlilik yapmış,aldatılmış,iki bebeğiyle birlikte yalnız bırakılmıştır.zaten majör depresif olan ruhu bu kadar acıyı kaldıramamış,1963'te,londradaki evinde başı fırına sokulu bir şekilde ölü bulunmuştur.başka bir deyişle gaz soluyarak intahar etmiştir.çocukluklarınıysa intahar etmeden önce yan odada uyutmuş,yanlarına yiyecek bir şeyler koymuş ve kapılarını bantlamış olduğu rivayet edilir.
günlükleri,johnny panic ve rüyaların kutsal kitabı,sırça fanus ve ariel'ini okumuş bulunmaktayım.ancak şiirlerine yapılan çeviriler neredeyse hiç bir zaman gerçeği yansıtmamıştır.herhangi bir sylvia plath şiirinin çevirisiyle orjinalini arka arkaya okuyacak olursanız,onun şiirlerine çevirmenlerimiz tarafından oldukça büyük haksızlık edildiğini görebilirsiniz.
bu konuda en yetkin ve başarılı çevirmen olarak,yusuf eradam'ı görüyorum.kendisinin sylvia hakkındaki incelemesi,sylvia plath ve şiirleri üzerine yazdığım akademik tezde hayli yol gösterici olmuştur.
bu da bana ait bir sylvia plath çevirisi;
Karaağaç
Dibi biliyorum,diyor.En kalın köklerimle onu yokluyorum,
Siz bundan korkarsınız,
Ben korkmuyorum;daha önce dibe vurdum...
Bende duyduğun deniz mi,
Onun memnuniyetsizliği mi?
Yoksa hiçbirşeyin sesi değil mi,sadece senin deliliğin mi?
Tutku gölgedir.Yalanlar söyler ve arkasından ağlarsın.
İçinden çıkan iltahaba bak,
İşte bu yüzden bir kısrak gibi uzaklaşı p gittin..
Ve bu yüzden ben bütün gece dört nala koşacağım,duraksamadan.
Başın bir taşa ve yastığın çimenlere dönüşene kadar...
Yankılanıyor,yankılanıyor...
Yoksa sana zehirlerin sesini mi getirmeliyim?
Şimdi yağmur var,bu büyük sessizlik
Ve işte bu da onun meyvası,açık beyaz,arsenik gibi.
Gün batımlarının zulmüyle acı çektim,
Köklerime kadar kavruldum,
Kırmızı dallarım yandı ve tellerin eli olarak kaldı.
Şimdi sinekler gibi uçuşan parçacıklara ayrılmış durumdayım.
Böyle bir şiddetin rüzgarı,
Hiç bir kalıntıyı hoş görmeyecek: feryat etmeliyim...
Ay da merhametsiz: beni sürükledi,
Acımasızca,boş yere.
Onun parlaklığı beni incitir.Belki ben onu yakaladım.
Gitmesine izin vereceğim,gitmesine izin vereceğim...
Tükenmiş ve boğuk,radikal bir ameliyat sonrası gibi.
Kötü rüyaların bana nasıl sahip oluyor ve beni donatıyor.
Bir ağıt yerleşti içime,
Geceleri kanatlanıyor.
Kıvrımlarıyla,sevecek bir şeyler arıyor.
İçimde uyuyan
Bu karanlık şey beni korkutuyor
Ve bütün gün yumuşaklığını hissediyorum tüy gibi Uçuşlarının,onun habisliğinin.
Bulutlar uçuyor ve yayılıyor,
Bunlar sevginin yüzleri mi,bu solgun elden uçup gidenler?
Bu yüzden mi kalbimi bunca acıttım?
Daha fazla bilmeye kapasitem yok.
Bu nedir,bu yüz,
Dallarıyla boğazlarken bu kadar cani olabilen?
Yılansı asitleri tıslıyor.
Arzuyu taşlaştırıyor.Bunlar hapsedilmiş yavaş hatalar.
Öldüren,öldüren,öldüren...
029ur, hayır adlı şiiiri okurken "sylvia plath'ı arıyorum" der. maça kızı "sylvia platherium" anlar. o kim ki? der. olaylar gelişir.
"johnny panik ve rüyaların kutsal kitabı"
öyle güzelmi duygu hissettirir o kelimeler... şiiri sevmezdim çok fazla ama onun şiirlerindeki anlatım gücünü öyle güzel ve etkileyici hissediyorum ki..
"sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür"
tek hayran olduğum hayatı
Kıskanabileceği her şekilde kıskandı.
Bu arada -tanıyan var mı bilmem ama- Nilgün Marmara (1958-1987, şair) tam bir Sylvia Plath hayranıydı.. Onun hakkında araştırmalar yapmıştır.. Plath'in yalnızlık ve varoluş sornununa bakışı Marmara'yı çok etkilemiştir.. Şiirlerinde yabancı şairler arasından en çok Dylan Thomas'dan ve Plath'den etkilenmiştir . İlginçtir ki Nilgün Marmara'nın ölümü de çok sevdiği Plath gibi kendi iradesi ile olmuştur...
ARIEL *
[27 Ekim 1962]
Karanlıkta durağan.
Sonra kayalardan, uzaklardan
Akar maddesiz mavi.
Tanrının dişi aslanı,
Nasıl bir olduk böyle,
Topukların, dizlerin mili! -Sabahın izi
Yarılır ve geçer, tutamadığım
Boynun kahverengi
Kıvrımına benzer,
Zenci-gözü gibi
Çalı dutları kara
Kancalar atar -
Ağız dolusu kara tatlı kan,
Gölgeler.
Başka birşey -
Çeker beni havaya -
Kalçalar, saçlar;
Topuklarımdan kar taneleri.
Beyaz
Tanrıça, giyindiğim -
Cansız eller, cansız katı kurallar.
Duvarda eriyor.
Ve ben
Okum,
Ben uçan kırağı
Kendine kıyası,
Sabahın kazanı, kızıl göze
Göçme dürtüsüyle bir.
"ölmek / her şey gibi, bir sanattır" diyerek rigaut'un intihar manifestosuna sadık kalmış, ölüm orucuna süresiz yataklık etmiş intihara meyilli bedeniniyle sayısız kez aldatılmış kadın. ayrıca; aygaz cıngıllarını duydukça içten içe imrendiğim şair/yazar.
"trajik intiharı üniversiteli çingene kız zihniyeti ile yanlış yorumlanarak romantik addedilmiş enterasan bir şair" demiş woody allen kendisi için. haklı.
herzaman...
Babacım
Yapma, yapma, artık yapma
Bunu bana, ayakkabı kara.
İçinde yaşadığım bir ayak olarak
Otuz yıl boyunca, zavallı bir beyazlık,
Güçlükle nefes almaya cesaret ettiğim veya hapşırmaya.
Babacım, seni öldürmek zorundaydım.
Ben bir fırsat bulamadan önce sen öldün
kenar
Kadın mükemmeliğe erişti
Ölü
Bedeni bir zafer gülümsemesi takınmış
Bir Yunan gerekliliği yanılsaması
Tuğunun kakmalarında akmakta,
Çıplak
Ayağı konuşuyor adeta:
Yol buraya kadardı, artık bitti.
Her ölü çocuğa beyaz bir yılan dolanmıs.
Artık boşalmiş,
Küçük süt fışkırtıcılarina da birer tane.
Katlayıp kaldırmıs onları geri vücuduna
Bozulmaya yüz tutan bir bahçede
Gece çiçeklerinin tatlı,
Derin boğazından gelen kokular kanarken
Kapanan bir gülün yaprakları gibi.
Ayın üzülmesine gerek yok,
Kemikten kapşonunun içinden bakıyor.
Böyle şeylere alışkındır o.
Karalıklarını takırdatıyor ve peşinden sürüklüyor.
Aday
Önce, istediğimiz gibi biri misiniz bakalım?
Takma gözün,
Takma dişlerin, koltuk değneğin,
Askın, çengelin,
Takma göğüslerin
Ya da bir eksiğin olduğunu gösteren dikişlerin
Var mı?
Yok mu?
Öyleyse ne verebiliriz sana?
Ağlama.
Aç elini.
Boş mu?-Boş. Al sana onu dolduracak,
Çay getirecek,
Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak
Bir el.
Evlenir misin?
Garantisi var,
Kapar açık kalmışsa gözlerin
Ve eriyip gider kederinden.
Yeni bir parti çıkarmak üzereyiz tuzdan.
Bakıyorum çırılçıplaksın.
Bu elbiseye ne dersin �
Siyah ve sert biraz, ama iyi oturdu üzerine.
Evlenir misin?
Su geçirmez, dayanıklı her şeye, ateşe,
Damı delip geçen bombaya.
İnan bana, bunun içinde gömerler seni mezara.
Kafana gelince, kusura bakma ama, kafan boş.
Tam sana göre biri var elimde.
Gel şekerim, çık dolaptan.
Evet, ne dersin buna?
Kâğıt gibi bembayaz başlangıçta,
Ama yirmi beş yılda gümüş,
Altın olur elli yılda.
Canlı bir bebek neresinden baksan.
Dikiş diker, yemek yapar,
Konuşur, konuşur, konuşur.
Çalışır durumda, hiçbir eksiği yok.
Açılmış yaran varsa, yara lapası.
Gözün varsa, bir görüntü gözüne.
Evlât, bu senin için son kurtuluş fırsatı.
Evlenir misin, evlenir misin, evlenir misin?
Ama enine olmayı tercih ederdim.
Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
Taşları ve o ana sevgisini emen
Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,
Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazik ki
Sanki özenle boyanmıs ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi,
Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden.
Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkişmanın anlamını bilir,
Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin.
Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında,
Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya.
Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan.
Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
Ben de onlar gibiyim aslında �
Düşüncelerim bulanır sonra.
Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.
Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda.
Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:
O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve
benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin
ölüm, aşk, ay, kıskançlık, babası, annesi, cinsellik...aldatan koca, erken yaştayken ölmüş olan bir baba sahibi olan plath - döneminin farklılık gösteren kadınlarındandı...yeri her zaman özel- şiirlerise ölümsüz..çok seviyorum onu - çok.