toplam 344 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
| tuttum | ninguem |
| tuttum | Libertias |
| tuttum | Nykss |
| tuttum | galipmem |
| tuttum | karakalplikiz |
| tuttum | shisha |
| tuttum | milkmarshmallowww |
| tuttum | 921091701 |
| tuttum | dream e |
| tuttum | yaratilis |
| tuttum | gemide 2 |
| tuttum | molana |
| tuttum | seren2011 |
| tuttum | mavi bereli 06 |
| tuttum | acoustique |
| tuttum | asok |
| tuttum | hamus9 |
| tuttum | mrvkdk |
| tuttum | orenyeri |
| tuttum | tundja |
~116 ahkam var. 1 2 3 ... 6 önceki sayfa »
kuşun gölgesini değil de kuşu kovalayanlardan olmak ümidi ile ....
Hz.İbrahim döneminde bir Mecusi (ateşe tapan), yolda Hz. İbrahim ile karşılaşınca ondan kendisine yemek yedirmesini ister; teklifi kabul eden Hz, İbrahim, ''Dilerim bu vesileyle hak dinini kabul etmek sana nasip olur:'' der. Hz. İbrahim, mecusi gittikten sonra, gaipten bi ses duyar: ''Ya ibrahim! Bir lokma ekmek yedireveksin diye, neden onun dinini değiştirmedini istedin? O beni tanımadığı, ateşe taptığı halde, onun yetmiş yıldır rızkını veriyorum!'' deyince Hz.İbrahim, telaşla Mecusi nin arkasından koşar, onu yolda yakalar, durumu anlatır, af diler. Mecusi Allah'ın kendisi için peygamberine sitemde bulunmasından dolayı şaşırır; bundan o değin etkilenir ki , hak dinine girer. :)
Ben şu ara İsmail Özmen'in Tasavvuf'a Giriş adlı kitabını ikiinciye okuyorum. İlgelenen arkadaşlara tavsiye ederim. Tasavvuf 'un çeşitli yönlerden bilimsel açıklamasını içeriyo.
tasavvuf hakkında daha fazla bilgi edinebilmem için bir kitap önerebilecek olan var mı?
benden sana ne konu ola ki
sorularina yanit aldigin zaat kendinden baska kim ola ki
dediklerimi yanlis anlama ama
senden baska senin mezarinda yatan kim ola ki....
konuyla ilgilenen arkadaşlar her perşembe atv avrupada 22:15'de tasavvuf ağırlıklı önemli bir program var bknz : aşure programı
'' Metin Bobaroğlu ve Ayşe Acar ile Kadim Bilgelik öğretilerinin kavşak noktası Anadolu üzerine, Alevi Bektaşi deyişleri rehberliğinde yapılan sohbet programı. ''
haftalik programı facebook sitesinide takip edebilirsiniz.
Tasavvuf konusyla ilgilenen arkadaşlar çok önemli güzel sade ve kolay anlaşabilecek Rahmetli Lütfi Filiz'in Noktanın Sonsuzluğu adlı kitabina bakmanızı tavsiye ederim,Yaşlı bir üstad bilge adamın tavsiyesi üzerine elime geçmişti okudukça tasavvufdaki varlık ağacını daha iyi anlıyor,evren varoluş , hayat gibi konuları idrak ediyorsunuz.
Gerçekten çok önemli kalp gözüyle yazilmiş bir eser....
Okuduktan sonra Mevlana'yı da hayatıda daha güzel bir gözle görmeye başlıyorsunuz.
Önsöz
İnsan, varlığının farkına vardığı andan itibaren bir yandan kâinatı tanımaya çalışırken, diğer taraftan kendi derinliklerinde varlığını hissettiği "Gerçek Ben"i aramaya yönelmiş, farklı din ve inanca sahip pekçok insan kendi din ve inançları merkez olmak üzere Yaradan'a ulaşmaya çalışmışlardır.
İnsanın kendini tanıması ve kendinde var olanı görmesi fikir gözünün açılması ile mümkündür. Ancak o zaman insan fânide bâkiyi zevk edebilecektir.
Fikir gözü ya da gönül gözü ile seyredebilmek için cehil adı verilen karanlıktan kurtulup ilmin aydınlığına yönelmekten başka çare yoktur.
Asıl olan kişinin kendini gönül gözü ile görmesi ve kendinde var olan esasın farkına varmasıdır. Dört ciltten oluşan ve ilk cildini elinizde tuttuğunuz bu eser, işte bu arayışın meyvesidir.
Kitap içinde tasavvufi terminoloji mümkün olduğu kadar korunarak bunların bugünkü karşılıkları parantez içindeki bilgilerle verilmeye çalışılmıştır.
Gerçekle Yüzleşmek
1
Varlık güneşi, algı bulutlarının ardında;
Akıl, kişilik kozasının karnında;
Belki hakikati hissedip, anladın ama,
Yaşanmaz, başkaları varken zannında.
2
Bedenler, zaman içinde sürekli yaşlanmakta;
Zihinler, fikirlerle her an değişerek kaynamakta;
İnsan, böylesine çelişkili bir şeye yapışmakla,
Varlığına zulum etmiş oluyor, aslını unutmakla.
3
Bilinçte seyirden ibarettir alemler
Failsiz vuku bulur tüm fiiller
Farklı olsa da renkler ve diller
Kendini bilmeye aynadır gönüller
4
Varlık alemi O´ndan ayrı değil
Var olan O´dur gayrı değil
Alemlerin rabbi olan Allah
Tahayyül edildiği gibi tanrı değil
5
Toplumların adetleri bizi bağlamaz
Kulaktan dolma bilgiler fayda sağlamaz
Kendinden kendine yol bulanlar
Mabet mabet dolaşıp O´nu aramaz
6
Bize doğduğumuz söylendi fakat
Var olan hiç bir zaman doğmadı
Bize öleceğimiz anlatıldı halbuki
Yok olan hiç bir zaman var olmadı
7
Mekanın mekanı var sonsuz
Zamanın zamanı var boyutsuz
Uçsuz bucaksız özgürlük varken
İnsanın istekleri var doyumsuz
8
Bilinç içinde algılanan şu dünya
Somut maddi bir şey güya
Zan perdesi kalktığı zaman
Görürsün ki her şey rüya
9
Bir şey olduğunu sanıyorsan
Ne olduğunu bilmiyorsun
Var olduğunu biliyorsan
Aşikar oldu görüyorsun
10
İnsan istiyor eğlenmek oyalanmak gülmek
Gönül istedi ona gerçekleri söylemek
Akıl sordu gerçekte ne demek
Gönül dedi ki söylersem vasfın gidecek
11
İblisin bu ilme aklı ermez
Erse zaten ona iblis denemez
Basiretindeki körlük bir kalksa
İnsan da Allah´tan gayrını göremez
12
Allah yanı sıra varlıklar olsaydı
Evrende düzen yerine kaos olurdu
İnsan varlığının hakikatini bilseydi
Ellerde silah değil güller olurdu
13
Hayat bulmacasını çözmek isteyenler
Çözeceğiz derken kendileri çözüldüler
Baktılar ki bir tiyatro oynanıyor
Dert ettikleri şeylere tebessümle güldüler
14
Mülkünde ortağı olmayan dilediğini yapmakta
Ol demiş her şey otomatik olmakta
Mahrem yakınlıkta erişilmez uzaklıkta
Olan bitene ahu gözlerden bakmakta
15
Aşk gönüllerden durmadan akan nehir,
Şu kainat aşk değilse nedir?
Gönülden gönüle seven, sevilen hep O´dur.
Aşkın gerçek tercümesi inan bana budur!
16
Baki’dir beden ile zihne varlık veren
Yaşayan O´dur yok başka yapan eden
Hayallerle avunup rüya gören bir zihin
Gerçekte gölge hükmünde bir beden
17
İnsana ne güzel uymuş bu isim
İNmiş SANmış kendini madde cisim
Sonrası bulmaca çözmek isteyene
Bilinç aynasında belirir sonsuz isim.
18
Bindim beden bineğine gidiyordum yare
Aynada yüzünü gördüm oldum divane
Her yerde aslını arar iken biçare
Arayan Ben´im dedi dağıldım pare pare.
19
Gönül denen bir yer var
Orada ne sen ne de ben var
Cismi olanı var sanırsın ama
Bedensiz de var oluş var.
20
Aleme basiretle bakabilirsen eğer
Gördüğün her şey tek değer
Derin düşünürsen aklın erer
Dersin ben yokmuşum meğer.
21
O´nu bilen mutlu, bilmeyen yasta
Şurda akıllı azdır, çoğu hasta
Gerçeği bilenler de vardır ama,
Yaşayan çok nadir, çoğu lafta.
22
Şu hayat akıllı insan için hayretlik
Olağan dediğimiz şeyler ona acayiplik
Yaşam onun için kopmaya hazır ince iplik
Cahil bilmeden yaşar, hali gariplik.
23
Ben O´na inanıyorum diyoruz ama nasıl?
İnanç gayrısı olmadığına imandır asıl,
Böyle imanın varsa bil ki tanıyacaksın O´nu,
Erenler için hep böyle olmuştur usul.
24
Kamil insan şu alemde kendini seyreder,
Ham ise başkaları var zanneder,
Sen hamı da, kamili de kendin bil!
Gerçek sensin, gerisi imgeyle şekillenmiş isimler.
25
Kaçımız biliyoruz taşıdığımız emaneti?
Kendimizi bilmemekle ediyoruz ihaneti,
Ben dediğini sınırlayan çekiyor sefaleti,
Ben buyum demek insanın felaketi.
26
İnanırsın düşünmeden doğduğuna,
Ne çabuk kandın gördüğüne?
Kişilik soktu seni kördüğüme,
Hadi çöz onu, gel düğüne!
27
Görmediğime inanmam dersin
Karşındakini inkar edersin
Sana acil ameliyat gerek
Bu körlükle nereye gidersin?
28
Şartlanmalarımızın değer yargılarımızın esiriyiz
İnançlarımızı sorgulamadan körü körüne neferiyiz
Bize kötülük yapıp zulüm eden başkası değil
Kendi kendimizi kandıran riyakar serseriyiz.
29
Bir Sen vardın bir de ben
Der dururduk hep eskiden
Senmişsin bizdeki neden
Yokmuşuz meğer kaldın Sen!
30
Bazen Tur´da, bazen Nar´dayım
Arıda, çiçekte, baldayım
O çok sevdiğin yardayım
Sen nerdeysen oradayım.
31
Görmeyi hiç denemedik
Kozamızı delemedik
Hayali tutarız sandık
Koşturduk ama eremedik.
32
Benim varlığım Sen´sen?
Ölür müyüm hiç Ben?
Ben yokum ki, Sen varsın!
Bunu bildim, öldüm zaten!
33
Bu dünyaya aldanma! Gamı, kederi çoktur
Huzur istersen Öz´ündedir, başka yerde yoktur
Kendin beğenmişlerin, bu ilme karnı toktur
Özden bir söz, onlar için sanki bir oktur.
34
Bizler denizdeki dalgalar gibiyiz
Varlığımız denize ait onunla diriyiz
Deniz dalgalandığında ayrı gibiyiz
Durulduğunda hepimiz biriz.
35
Sırların sırrı var lakin söylenmez
Sessizliktir lisan dile gelmez
Kalbi olan hisseder elbet
Yaşayan bilir yaşamayan bilmez
36
Bir suret bir fikirden ibarettir insan
Bilinçte görünüp bellekle yaşanan
Hayy´dan gelmiş Hu´ya gitmiş
Bir hatıradır sadece geriye kalan
37
Nihai hedefe sözler ile gidilir
Sonrası hiçlik ve sessizliktir
Varsındır ama yok gibisindir
Konuşursun ama hep sessizsindir.
Kaynak : Sebahattin Zorlu - Gerçekle Yüzleşmek
Hiçlik
Hiçliktir huzur, sessizliktir lisan
Ne hikmetse bunu unutuyor insan
Ne zaman dalıp meyil etsem dünyaya
Hapishanem olur mekan, gardiyanım olur zaman.
"Ahadiyyet"i târif eden en uygun kelime de "HİÇLİK"tir.
Ahadiyet hiçliktir, hiçliğe mirac olmaz, hiçlikten tenezül olmaz.
***
AHADİYET,ÇOKLUK KAVRAMLARINI YOK EDER!
Esas itibariyle, âlemler kesret âlemi ve vahdet âlemi olarak ikiye ayrılır. Ancak bu kesin böyle değil, anlayışın ya da bir diğer şekliyle anlayış yetersizliğinin oluşturduğu ikidir bu âlemler.
Kesret âlemi yâni çokluk âlemi, efâl âlemidir.
Çokluğun oluşturduğu mülk ya da melekût boyutunda sayısız fiiller sözkonusudur.
Vahdet âleminde ise kesretten sözedilemez. Vahdet âleminde kesretin yâni çokluğun varlığı kalmamıştır!
“TEK”, çok kavramı kabul etmez! Ahadiyyet, çokluk kavramlarını yok eder.
***
ZÂT’I BİLİNMEZLİĞİYLE BİLMEK,AHADİYET SIRRINA VUKUFLA MÜMKÜNDÜR!,
Ahadiyyet sırrı, Zâtına işaret eder ki orada kesret kavramı düşünülemez... Düşünülemediği gibi, kesret kavramına dönük bir şey de konuşulamaz...
Zâtın kendi kendini bilişidir!
~~~
”Zât’ı, bilinmezliğiyle bilmek”, "Ahadiyyet" sırrına vukufla mümkündür!
Zâtın bilinmezliğini idrâk ettikten sonra, kalır iş isimleri yollu tafsîli bilmeye. Ki bu da ancak melekût âleminin içinde olan, ef'âl tecellîlerine vukûfla mümkün olur!
***
AHADİYETİN TECELLİSİNDEN SÖZEDİLEMEZ!
Ahadiyyet sırrı, Zâtına işaret eder ki orada kesret kavramı düşünülemez... Düşünülemediği gibi, kesret kavramına dönük bir şey de konuşulamaz...
Zâtın kendi kendini bilişidir!
Ulûhiyet ise, hem Ahadiyeti, hem de kesrete ait bütün kavramları içine alır...
Bu yoldan da şuur, özüne döndüğünde, erebildiği noktaya kadar ulaşır...
Bu sebeple Ulûhiyetin kişideki tecellisinden sözedilebilir, fakat Ahadiyet tecellisinden sözedilemez... Edilse dahi, bu ancak anlatım sadedindedir...
***
AHADİYET’TE TÜM KAVRAMLAR DÜŞER!
(Soru: Allah'ın Ahadiyeti ve Ekberiyeti....
Öz'e yakınlık ve kapsam itibariyle nasıl bir değerlendirme yapabiliriz?.. Teşekkürler..)
Ahadiyeti öz olarak düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Ekberiyeti, yaradılmışa göredir.
Ahadiyeti’nden sözedildiğinde tüm kavramlar düşer; öz-dış gibi tanımlar düşünülmez.
***
“AHAD”IN KENDİ KENDİNE OLDUĞU “AN”!
“ALLAH”, "AHAD" olduğuna göre; kendi varlığı yanısıra ikinci bir varlıktan sözedilemez! Ve yine, "O"nun zerrelere ayrılması şeklinde zaman boyutuna girmesi de sözkonusu değildir...
Zîrâ, “AHAD” için, ancak ve ancak tek bir “AN” geçerlidir...
Ki buna da “DEHR” kelimesiyle işaret olunur...
“DEHR BENİM!”
"DEHR", "AHAD"ın kendi kendine olduğu “AN”ın adıdır...
***
VÂHİD’İN ZÂTI, AHADİYETTİR!
Vâhid’in Zâtı “Ahadiyyet”, kendini bilişi “Eniyyet”, zâtında hiçlik hâli “Â’mâ’iyet”...
Evet bunların tümü birden de tekrar edelim, “ULÛHİYET”tir!
Vâhidiyetin bâtını Ahadiyyet, zâhiri ise Rahmâniyet’tir. Topluca adı ise Ulûhiyet’tir.
***
NOKTA’NIN VAROLDUĞU AHADİYETE İŞARET EDEN İSİM... “HÛ”!
Arapça’daki “HÛ” kelimesi, varlığın özündeki bir boyutsal öteliğe işaret eder; niteliksiz ve niceliksiz bir yolla!
"HÛ"nun mânâsı; “çokluk” görüntüsünün ardındaki, Öz’deki Teklik boyutudur.
Hattâ... “HÛ” ismi, “Nokta”nın var olduğu Ahadiyyete işaret eden isimdir!
***
AHADİYET, HÜVİYETTİR Kİ “ENİYYET” KABUL ETMEZ!
“Vâhidiyet” mertebesi “Nefs” ile kâimdir. “FERD”dir “Nefs”!
“Ahadiyyet” ise “Hüviyyet”tir ki, “eniyyet” kabûl etmez...
“Ahadiyyet”, “Eniyyet” dolayısıyla “Vâhidiyyet” mertebesine tenezzül eder ki, “Ferd” ismiyle tanınır.
***
AHADİYET NOKTASI...ÖZ’ÜNDEKİ HİÇLİK!...SINIRSIZ SONSUZLUK NOKTASI!
"Tenezzül", yukarıdan aşağı inen mekânsal bir olay değildir!.
"Tenezzül", boyutsal bir geçiştir!.
Boyutsal bir geçiştir, derken neyi anlatmak istiyoruz?.
Madde, moleküler yapı, atom, atom altı boyut, kuantsal boyut, enerji ve özündeki Hiç`lik... Ehadiyet noktası, sınırsız sonsuzluk noktası...
Öz`deki ana cevhere ait özelliğin, mânânın bu boyutsal tenezzülle kişinin varlığında açılması anlamında...
***
“HİÇ”LİĞE MİRÂC OLMAZ....“HİÇ”LİKTEN TENEZZÜL OLMAZ
Ahadiyet hiçliktir, hiçliğe mirac olmaz, hiçlikten tenezül olmaz...
***
ALLAH’I AHADİYETİ İTİBARİYLE BİLEN İÇİN NE MERTEBE VARDIR...
NE DE ESMÂLAR ARASINDA FARK!
Allah'ı Ahadiyeti yönüyle bilen kişi için ne mertebe vardır, ne de esmaları arasında fark...
Ahadiyyeti itibariyle bilmek HİÇ oldugunu bilmekten başka bir şey değildir!.
***
İÇİNİZDE “HÛVALLAHÛ AHAD“I SÖYLEYEN VAR MI?
Hepiniz "Kul Hûvallahu ahad"ı ezberlemişinizdir. Hiç içinizde "Hûvallahû ahad"ı söyleyen var mı?
***
AHADİYETİ DAHİ ZÂT’IN BİR VASFIDIR; YANİ SIFATIDIR!
Mânâları itibariyle sonsuzdur!. Sınırsızlığı, vasfı yönündendir!.. Sonsuzluğu mânâları, esmâsı yönünden!. Sınırsızlığı, Ben`liğinin vasıfları itibariyledir.
“Zât`ı hakkında tefekkür edilmez!.”
Hükmünce, Zâtı yönünden, ne sonsuzluğundan, ne de sınırsızlığından söz etmek mümkündür!. Hattâ, “Ahadiyet” dahi, vasfıdır. Zâtı`nın bir vasfıdır, yâni, sıfatıdır!.
***
AHADİYET SIFATIYLA İDRÂKİN SONUCU, TAHKİKİ ANLAMDA “ALLAH’A İMAN”DIR!
Allah ismiyle işaret edilen ZÂT’ın Hüviyetine ise “HÛ” ismi işâret eder… AHADİYYET sıfatıyla idrâk edildikten sonra, gerçek manâsıyla “Allah’a iman” meydana gelir ve “yakîn” hasıl olur; iş taklitten çıkar, tahkike varır…
Aksi halde, hep Allah “İSMİNE” iman edilir ki, bu da ehli taklidin mertebesidir…
Tahkike ermişlerin ismi ise “müferridûn” veya “mukarrebun”dur ki; Allah “İSMİNDE” değil; ALLAH’IN AHADİYYETİNDE benlikleri yok olmuş; “el ân öyledir” sırrına binâen, “Allah Bakîdir” mânâsı yaşanır olmuştur…
İşte bu yaşantı içinde olanlar, “İsm-i Âzâm” sırrına ermiş olanlardır ki; her nefeste “HÛ” diyenin mutlak bilinciyle yaşarlar.
***
AHADİYETİ İTİBARİYLE ALLAH’I BİLEN KİŞİ MÜŞAHEDE EDER Kİ; ALLAH “DOĞURMAMIŞ” VE “DOĞURMAMIŞ” AHAD’DIR!
Bir mertebenin diğer bir mertebeyi meydana getirdiğini düşünmek dahi hakikatı hakkıyla yaşama hususunda insanı engeller!
Bir mertebede bulunan, kendisini meydana getiren bir üst mertebe olduğunu kabul ettiği anda ana-babalı; kendisinin, altındaki mertebenin bulunduğu mertebeden meydana geldiğini düşündüğü anda da evlâtlı olmuş olur... Oysa AHAD, ne “doğurmuştur” ve ne de “doğmuştur”!
AHADİYYETİ itibariyle Allah’ı bilen kişi, müşâhede eder ki gerçekten Allah, “Doğurmamış” ve “doğmamış” AHAD’DIR! Bilinen ve okunan tüm mertebeler, Hakikata ulaşmak için vesile olması yönünden kabûl edilmiş itibarî ve izâfî anlatımlardır!
Gerçekte her şey ve tüm mertebeler sadece ve sadece Allah’ın ilminde mevcut ilmî sûretlerdir ki, AHAD olan ALLAH “Â’M”DADIR!
Her şey yoktan varolduğuna göre, yoktan varolan, “yok” demektir!
İşte bu yüzden de, âlemlerin aslı hayâldir, hayâl ise yok hükmündedir, Bâkî Allah’tır, denilmiştir...
“Doğurma” ve “doğma” kavramına gerçekte asla yer yoktur; çünkü ne doğuracak bir varlık vardır, ne de doğurulacak bir varlık vardır!
Allah isminin müsemmâsı, bu tür kavramları kabûl etmez!
Allah’ın indinden olan ilimle Allah’ı seyreden de bu yüzden bilir ki, ana-baba ve evlâtsızdır ve böyle bir şeyin düşünülmesi dahi muhaldir.
***
ALLAH’IN “AHAD” OLUŞUNUN MÂNÂSINI KAVRAYABİLSEK,HERKESİN KENDİ AMELLERİNİN KARŞILIĞINA ULAŞACAĞINI İDRÂK ETSEK, BÜTÜN YAŞAMIMIZ DEĞİŞECEKTİR!
Demek ki, insan, dünyada yapacağı çalışmalar ile yarın karşılaşacaklarını oluşturacaktır!..
Ya, bu gerçeği göz önüne alarak bilinçli bir şekilde dünya hayatımızı değerlendirecek ve ona göre, düşünce sistemimize, yaşantımıza yön vereceğiz; ya da bütün bunları bir yana koyarak, dünya zevk ve acıları içinde ömrümüzü tüketeceğiz...
Buna da sebep olacak şey, sadece Hazreti Muhammed'in açıkladığı “ALLAH” adıyla işaret ettiğini anlamamış olmamızdır!.
Şâyet, samimî olarak ölüm ötesi yaşama kendimizi hazırlamak istiyorsak işe “ALLAH”tan başlamak, ve önce “ALLAH” kavramının ne olduğunu fark etmek ve öğrenmek zorundayız!..
Genelde, hayâl edilen TANRI'ya “ALLAH” adını verme hâli, bütün yanlış davranışlarımızın temelini meydana getirmektedir.
“Hevâsını, hayâlindekini TANRI edineni gördün mü!?..” (25-43)
Taklit yollu TANRI kabulü, tüm din anlayışımızın temelini teşkil edince, çok zaman inkâra veya isyana uzanan bâtıl bir din anlayışı içine düşmekte ve neticede de her şeye boş vermekteyiz.
Oysa, “ALLAH”ın “AHAD” oluşunun manâsını anlayabilsek, gökte bir TANRI olmadığını kavrayabilsek, herkesin kendi amellerinin karşılığına ulaşacağını idrâk etsek, bütün yaşamımız değişecektir!..
***
ALLAH’I DÜŞÜNDÜĞÜNDE AKLINA GELEN HER VASIF VE ÖZELLİK VE FİKİR,
“O”NUN AHADİYETİ YANINDA YOK OLUR!
“Allah”ı düşündüğünde aklına gelen her vasıf ve özellik ve fikir; “O”nun “Ahadiyyet”i yanında yok olur!.. “O”, her fikirden “Ganî”dir!…
“Sen”de kendini seyrettiğinde, sen kalmazsın!.. Fikir de kalmaz!… “İç” ya da “dış” dahi kalmaz!.. “İçimde” veya “içimizde” düşüncesi de kalmaz!.
“O”, öyle kendini bilir ki; kendinden başkası asla ”var” olmamıştır!.
“O”, öyle kendini bilir ki; “iç” ve “dış” kavramlarından münezzehtir!.
“O”, öyle kendini bilir ki; yaratılmışların tümü zaman kavramsız olarak “yok”tan ibarettir!.
Ve “O”, öyle “Allah”tır ki; tanrılık ve tapınanları kavramları geçersiz olarak yalnızca kendisi olan “O” yani “Allah” vardır!.
Mutlak gerçek, “AHAD” ve “SAMED” oluşudur!.
***
“HİÇLİK”, ÖTEDE DEĞİL; İÇİNİZDEDİR!
Şurası kesin ki;
FÂNİ, zaten fânidir; ve Bâkî de Bâkidir...
Bu ne demektir hiç düşündünüz mü?...
Gelecekte bir gün Bâkî'nin kalıp da O'nun "HİÇ"liğine ulaşacağınızı sanmanız
bir başka ham hayâldir!...
"HİÇ"lik ötede değil, içinizdedir!...
Bâki ‘de sen!...
FÂNİ, hiç bir zaman varolmadı!...”Fânî”, yok olacak olan, değil!.. ”Yok” olandır!..
***
“HİÇLİK”TE BULUŞALIM!
Sen, "sen"liğini bırak!. Ben, "ben"liğimi!.
"Sen"siz, "ben"siz olalım!.
"Hiç"likde buluşalım!.
***
ESMÂNIN ULAŞAMADIĞI,TEFEKKÜRÜN DURDUĞU,FİKRİN CEREYAN ETMEDİĞİ, YAŞAMIN, HİSSİYATIN SÖZÜ EDİLEMEDİĞ NOKTA..“HİÇLİK”!
“Esmâ”nın ulaşamadığı; tefekkürün durduğu, fikrin cereyan etmediği, yaşamın, hissiyatın, sözün edilemediği “HİÇ”lik hakkında ne bir söz söylenebilir, ne düşünülebilir, ne de yaşantıdan bahis açılabilir...
“Yerleri ve gökleri yaratmadan evvel O, a`mâ’da idi. El ân öyledir...”
O, öyle bir mutlak karanlıktır ki; bilinen, düşünülen, hayâl edilen, tasavvur edilen, vehmedilen tüm mânâlar orada düşer!.
***
“AHADİYET HÜVİYETİ-HİÇLİK NOKTASI
(KALPTEKİ KARA NOKTA-SEVDE-İ A’ZÂM-
ZULMET-İ A’ZÂM-CEHL-İ AZİM- ZÂT-I BAHT-EL İLMÜ NOKTATÜN)
Abdülkâdir Geylâni, “kalpteki kara nokta”dan bahseder.
Tabii, “kalpteki kara nokta” deyince, kalbin içinde kara nokta arıyoruz!!!.
Abdülkâdir Geylâni’nin bahsettiği “Sevde-i A’zâm” dediği kara nokta, “kalp”tedir. Yani, şuurda!.
Haşyet duygusu sonunda oluşan “HİÇLİK” noktasıdır.
Biz arıyoruz, kulakçıkta mı, karıncıkta mı, nerde, diye?.
İlmin ilmi, ilimden cehildir!. Yâni bütün ilimlerin ilmi, AHADİYYET HÜVİYETİDİR ki, Zât-ı Baht diye anılır.
”Hiçlik” diye bilinen bu nokta tam bir karanlıktır ki, “Zulmet-i A’zâm” diye de bilinir!.
“El ilmü noktatün” beyânıyla işaret edilen nokta, “HİÇLİK noktası”dır... Ve cehl-i azîmdir.
Zâtında bu nokta olan İnsan-ı Kâmil de bu yüzden “Câhil” diye tavsif olunmuştur.
~~~
Sonsuza dek var olacak âlemler, Zât-ı Baht'ta bir "Hiç"tir!..
***
“A’MÂİYET”
Vâhid’in Zâtı “Ahadiyyet”, kendini bilişi “Eniyyet”, Zâtında hiçlik hâli “Â’mâ’iyet”...
***
“A’M” İLE ZÂT’IN HAKİKATİ OLAN AHADİYET MERTEBESİNE İŞARET EDİLMİŞTİR!
Zâtî ilim’den sözedilmesi muhaldir!
"Allah'ın Zâtı üzerine tefekkür etmeyiniz!"
şeklindeki Hazreti Rasûlullah aleyhisselâmın beyanı işte bu gerçeğe işaret eder. Çünkü Zâtî sırrın tefekkür yoluyla çözülmesi muhaldir! Fikir okları o hedefe ulaşamaz, yarı yola bile ulaşmadan ters yüz olup atana geri döner.
Burada artık bırakın ef'âl müşâhedesini, esmâ mânâlarıyla bile kayıttan sözedilemez..
"Allah yerleri ve gökleri yaratmadan evvel nerede idi?.."
sorusuna
"Allah yerleri ve gökleri yaratmadan evvel altında ve üstünde hava bulunmayan A'MÂ 'da idi."
diye cevap veren Rasûlullah, Zât’ın hakikati olan bu AHADiyet mertebesi’ne işaret etmiştir.
***
“A’M” İLE ALLAH’IN ZÂT’’INA İŞARET EDİLİR!
Rasûlullah aleyhisselâma bir gün şu sual sorulur:
-Yerleri ve gökleri yaratmazdan evvel Rabbimiz neredeydi?..
Cevaben buyururlar ki:
“Altında ve üstünde hava olmayan A’mâ da idi!.”
Bu hadîs-i şerîfte işâret edilen husus, Allahû Teâlâ’nın Zâtıdır.
***
“HİÇLİK” NOKTASI, MUTLAK VARLIKTAKİ AHADİYET’E GELİR!
Varlıkların aslı-orijini, âyan-ı sâbitedir. Her şey esmâ boyutundan kaynaklanan esmâ terkibi. Bu esmâların çıkış noktası ayân-ı sâbitedir.
Ayân-ı sâbite bir boyuttur.
Bu boyut, ilmin enerjiye dönüş noktasıdır.
Enerji, başlangıç noktasından doğar. İlim ile enerji, Evren boyutuna dönüşür. İlim boyutu, Evren enerji boyutunda yoğunlaşınca makro kozmosa dönüşür.
Bu olay bizim mikro yapımıza da uygundur.. HİÇLİK noktası, Mutlak Varlıktaki AHADİYET’e gelir.
Önce HİÇLİK, sonra BEN noktasına gelinir. O nokta yani Vâhidiyet noktasında değişik özellikleri hissedersin. Bu nokta, Esmâ noktasıdır. Sıfatlarında bulduğun, kendinde bulduğun özelliklerin kuvveden fiile dönüşmesi, Esmâ boyutunda olur. Esmâlar kuvveden fiile dönüşerek eylemleri meydana getirir.
“Allah, Âdem’i kendi sûreti üzere yarattı!”
Bu sûret, HİÇLİK noktası, Zât-sıfat-esma ve fiillerdir. Zerredeki görüntü, ana yapıdakinin yansımasıdır.
***
AHADİYET İLMİ
“Sordum:
-İlmin ilmi nedir?...
Dedi ki:
-Yâ Gavs-ı Â’zâm... İlmin ilmi, ilimden cehildir!.”
“İlmin ilmi” sorusuyla işaret edilen şey nedir acaba?.
Ef’âl mertebesinin ilmi ayrıdır... Esmâ mertebesinin ilmi ayrıdır... Sıfat mertebesinin ilmi başkadır... Zât’ın ilmi başkadır!. Ledün ilmi başkadır...
Ledün ilmi, Zâtın, esmâsına olan ilimdir...
Taalluku a’yân-ı sâbite’yedir!. İkram yollu bir kula verilirse bu ilim –Hızır ve Zâtiyyyûn- gibi bir insanın tüm geçmişini ve gelecekte cennet veya cehennemdeki hâlini ve bütün mertebelerde nereye ulaşacağını icmâlen bilir...
Bu ilim, kişide “FETİH” denilen bir hâl sonunda yaşanır hâle gelir... ”Feth”in birisi “zulmânî” olmak üzere yedi basamağı vardır... Keşif, basîrete aittir. “Fetih” ise tahakkukla alâkalıdır!. İlâhî sıfatlarla tahakkukla, demek istedim...
İlmi bâtın ise, melekût âlemi ile ilgili ilimlerin toplu adıdır!.
İlmi zâhir ise yaşadığımız boyutla alâkalı ilimlerin hepsidir.
Burada sorulan ilim, bunların hepsini içine alan Vâhidiyet ilminin ilmidir. Kesrete dönük bir ilim değil!. Vâhidiyete, kendini Hakkânî sıfatlar yönünden bilmeye dönük bir ilim de değil...Ya.?
Bütün bunların kaynağı, aslı, orijini olan ilim nedir?..
Hazreti Âli Efendimiz’in bahsettiği ilimden sözediliyor...
“İlim bir nokta idi; onu câhiller çoğalttı” cümlesiyle dikkatlerimizi “Nokta İlmi”de denilen “Zât İlmi”ne, “Ahadiyyet İlmi”ne çekmek isteyen Hazreti Âli, işte bu husustan bahsediyor...
‘’İNSAN ZÂLİM VE CÂHİLDİR!’’
Âyeti kerîmesinde dahi, İNSAN-I KÂMİL’in kendisine bahsedilen AHADİYYET ilminden ve “NEFS”inin hakkını verme imanına sahip olamayışından söz edilir ki, inşâallah bunun tafsilini daha sonra çıkarmayı düşündüğümüz kitaplarda yapacağız...
***
EHADİYET-İ İLÂHİDE “MUTLAK BEN” KAVRAMI DAHİ YOK OLUR
VE “HİÇ”LİK OLUŞUR!
VECH denilen bu vücud ancak bilinç gözüyle veya kalp gözüyle görünen bir vücuddur. Kısacası, mevcûdat yoktur, TEK vücud vardır!
Bunun da ötesine geçilince...
Bu müşahededen de ileriye geçilirse eğer, bu defa, Ehadiyet-i ilâhî'de, mutlak "BEN"lik kavramı dahi yok olur ve "HİÇ"lik oluşur!
“HİÇ”lik yani “â’mâ”dan ne bir mertebe olarak sözedilebilir ne de hâl olarak. ”Allah â’mâ ’dadır” hükmü bu nokta ile alâkalıdır!.
Allah için, daha doğrusu “ALLAH isminin işaret ettiği mânâ” için, zaman bildiren geçmiş, hâl, gelecek kavramları kullanılamaz!. Allah, bu kavramlardan münezzehtir!. Bu sebeple, Arapça’da, “Allah â’mâ ‘da idi” denilmişse dahi, bu muhâtaba olayı anlayışına göre izah etmek için kullanılmış bir ifadedir. Biz dahi kitaplarımızda bu ifadeyi böylece naklettik.
Ancak doğrusu ve gerçeği odur ki; Allah, zaman kavramı ile kayıtlanmaktan münezzeh olduğu için, “.....idi” veya “.....cek” kavramlarından beri olarak, süreklilik mânâsı içinde anlaşılmalıdır!.
Bu yüzden de hadîs-i şerîfte geçen mânâyı ehlullah, “Allah â’mâ ‘dadır” olarak müşahede eder. Ezelen ve ebeden!. Ve hattâ ezel-ebed kavramından münezzeh olarak!.
***
“HİÇ”LİK, YARATILMIŞ İÇİN GEÇERLİ BİR KAVRAMDIR!
ZÂT, HİÇLİK KAVRAMINDAN DA MÜNEZZEHTİR!
(Soru: Zât-ı Akdes ile Zât-ı Mukaddes arasında ne fark vardır?..)
Zât-ı Akdes ; Allah’ın kendi kendine olan, kendi benliğine olan ilmidir.
Zât-ı Mukaddes, Allah’ın kendindeki özelliklere göre varlıkları meydana getirmeyi murad etmesidir. Her ikisi de Allah’ın ilminde olup biten bir olaydır. Kendine olan nazarıdır, Zât-ı Akdes!.
Zât-ı Mukaddes ise, kendindeki özelliklere dayalı olarak varlıkları yaratmayı murad etmesidir. Daha doğrusu, o varlıkları meydana getirecek Esmâ’yı, ilminde meydana getirmesi veya düşünmesi…
Burada kelimeler yeterli olmuyor. Kullandığımız kelimeleri böyle bir mertebe için anlatmaya kalktığın zaman olay rayından çıkıyor. Bunları anlatacak kelime hazinem yok!.
HİÇLİK, yaratılmış için geçerli bir kavramdır. Ancak, Zât’ın bilinmezliğinden söz edebiliriz.
Ahadiyet mertebesi itibariyle o bilinmezliği biz kendi aramızda anlayabilmemiz için Hiçlik tâbirini kullanırız. Ama, gerçekte “hiçlik” tâbiri kullanılmaz. Bizim aramızda diyalog kurup paylaşabilmek için kullandığımız bir kelimedir. Zât, hiçlik kavramından münezzehtir.
***
TANRISINDAN KURTULANIN YAŞAMI,“HİÇ”LİK MERTEBESİDİR!
Herkes, birbirine ve her şeye bakar; fakat, kimse, bir diğeriyle aynı şeyi görmez!.
Herkes, aynı şeye bakar; fakat, aynı şeyi, mutlaka farklı görüp değerlendirir.
Herkes, her şeyi, dışarıda değil, hayâlinde görür; ve değerlendirmesini de, kendi veri tabanına GÖRE yapar!.
Herkes, farklı şeyleri olduğu gibi, aynı şeyi dahi, ayrı zamanlarda, aynı şekilde değil, farklı şekilde algılayıp değerlendirir.
Hiç kimse, aynı şeyi, iki defa görmez ve iki defa aynı şekilde algılayamaz.
Herkes, her şeyi, kendi veri tabanına GÖRE değerlendirdiği için de, her şey, değerini değerlendireninden alır!.
Herkes, kendi cehenneminde, ya da kendi cennetinde yaşar!.
Tanrısından kurtulanın yaşamı ise, “ALLAH” adıyla işaret edilenin “HİÇ”lik mertebesidir!.
“ALLAH” adıyla işaret edilen, “Bâkî”dir; gerçeğindeki uyarıyı değerlendirenler, fâni kavramını kabullenemeyecekleri gibi; “Allah” ahlâkıyla ahlâklanmış olanlar da, âlemlerin, “hayâl” çekirdeğinden oluşmuş bir dev ağaç olduğunun seyri içindedir.
***
KENDİ ZÂTİ HİÇLİĞİNİN SINIRSIZLIĞI VE SONSUZLUĞUNDA “HİÇ” OLMAK!
Son hedef,
ya Ef`al boyutunun sayısız mânâ dalgaları arasında çalkalanmak…
ya Esmâ boyutunun sayısız mânâları içinde kulaç atmak…
ya Zâtî sıfatlarla vasıflanmış olarak kendindeki vasıfları seyretmek…
ya da bunlarla birlikte kendi Zâtî Hiçliğinin sınırsızlığı ve
sonsuzluğunda "HİÇ" olmak!!.
***
AHAD OLAN ALLAH, KENDİSİNİN DIŞINDA HİÇBİR VARLIK
OLMADIĞINA YİNE KENDİSİ ŞEHÂDET EDER!
Sizin çeşitli isimlerle anlatılan pek çok özellikleriniz vardır... Bu özellikler kime aittir?..
Elbette size!..
Peki siz kimsiniz?..
Canlı, şuurlu, düşünebilen, dileyen ve gücünce de bu dileklerini kuvveden fiile, yani tasavvurdan tatbikata çıkarabilen bir terkipsiniz... Peki bu vasıflara sahip olan kişi kim?..
"Ben" diyeceksiniz... Nedir bu "ben" dediğiniz?..
İşte bu noktada, ister istemez geri dönmek zorundasınız!.. Nasıl lastiğe bağlı bir nesneyi attığımız zaman, esnekliği kadar ileriye gidip, bir noktadan sonra geri dönerse; çeşitli özellikleri ile târif ettiğiniz “BEN”den sonra da tekrar onun özelliklerine geri dönmek zorunda kalırsınız.
Zîrâ, ne zaman “BEN” kelimesiyle işaret ettiğiniz Zât'ınızı anlatmağa kalksanız, mutlaka, onu, gene bir özelliğiniz yani vasfınız ile anlatmak zorunda kalacaksınız ki, işte bu durum tasavvuf lisânıyla, Zât mertebesinden Sıfat mertebesine rücû etmektir.
Dolayısıyla, “ALLAH’ın ZÂT’I üzerine tefekkür etmek muhaldir!”
İşte bu yüzden "AHAD" olan “ALLAH”, kendisinin dışında hiçbir varlık mevcud olmadığına, gene kendisi şehâdet eder.
“Şehîd Allahû enne Hû, lâ ilâhe illâ Hû.” (3-18)
“Şâhittir ALLAH, Kendinden öte bir TANRI olmadığına”.
“Ve ALLAH, dilediği birim isimleri altında, bu şâhidliğini izhar eder.”
(Vel melâiketi ve ulûl ilmi)
***
ALLAH İNDİNDE HİÇLİĞİNİ İDRÂK EDENİN VARLIĞA BAKIŞI VE YAŞAYIŞI NASILDIR?
Kâmil olgun kişi tevâzu sahibi değildir!
Gerçek kâmil olgun kişi ise Allah indinde yanında HİÇ olduğunun idrâkı içinde HİÇLİĞİNİ yaşar. Onda ne büyüklenme olur, ne tevâzû olur.
İşte bu gerçekleri farkedenler ‘’tasavvuf’’ denen çalışmalarla mecâzi yoldan da olsa varlığın TEKLİĞİ hakikatini idrak etmiş kavramış yaşamış, ‘’varlıkta Hakk’tan başka bir şey yoktur’’ demiş ve her an her yerde Onu görmeye onu müşahede etmeye Onu yaşamaya başlamışlardır. Nitekim buna Kurân’da da şöyle diyor.
”Başını ne yana çevirirsen, Allah’ın Vechi’ni görürsün!”
Çünkü her zerrede mevcud olan O!
Ne çare ki, değişik isimlerle anılmış ve o “İsimler” “O’nun Vechinin perdesi” olmuş!
Hâl böyle olunca, bu irfana erişmiş ârif kişi, her an Allah’ı seyreder; O’na KULLUK eder; her mertebede, her zerrede, her kişide , her birimde O’nu görmesinin sonucu olarak O’nu sever!
İşte; ‘’bu varlığın özü aslı orijini sevgidir, “AŞK”tır!’’ denmesinin sebebi; her zerrede Allah’ın vechini yüzünü bize göstermesi ve o basiret ehli kişinin de, gördüğünde Allah’ı sevmesidir.
Allah’ı gören kişide kin olmaz!.
Allah’ı gören kişide nefret olmaz!.
Allah’ı gören kişide düşmanlık olmaz!.
O, hangi resim ve isim altında olursa olsun O Tek’i seyreder.
O’na âşıktır.
Yaşamı, cennet boyutunun da ötesindedir!.
Cennetin güzelliklerinin ötesinde, Cennetin sahibiyle başbaşadır!.
Şuurunun gıdası aşktır, sevgidir!.
İsim, resim ona perde olmaz!.
İşte dostluk başlamış, düşmanlık bitmiş; kin bitmiş nefret bitmiş. Yani Cehennemin yakacağı bir şey kalmamış ve onun cehennemi sona ermiştir!.
Böyle bir sevgiyi yaşayan kişinin karşısında ne renk kalır, ne ırk kalır ne din kalır.
Cennete giren insanların hepsinin bütün bu kavramlardan âzade yaşayışı gibi, dünyadayken Allah’la başbaşa yaşar.
Ama kendine “Ahmed” ismini takmış “Mehmed” ismini takmış “Hasan”, “Hüseyin” ismini takmış.”Ayşe”, “Fatma”, “Hatice” ismini takmış.
İsimler hiç önemli değil...
İsimlerin, resimlerin ardındaki MUTLAK GERÇEK VARLIK, aynı gerçek varlık!.
Çünkü özümüz aynı!.
Aslımız aynı!
Özümüz TEK!.
Aslımız TEK!.
O Tek ile hayattayız!.
O Tek ile görüyoruz!.
O Tek ile yaşıyoruz!.
İşte bu güzelliği yaşamanın yolu, ilimden irfandan ve de var sandığın benliğinden geçmeden geçiyor.
Bu idrâka gelmişlerin dünyasında kavga gürültü olmaz.
Bu kavrama erişmiş bu idrâka erişmiş insanların dünyasında sınırlar yoktur; milletler yoktur; örf-âdet-ânaneler yoktur!.
Kim nerede ne hâl ile olursa olsun, onlar, o varlığın aslını özünü orijini görürler... Sevgiyle yönelirler, tüm varlıklarını varlıklara fedâ ederler.
İbadetleri HİZMET olmuştır!.
Bedeninin ihtiyacını temin için yiyip içtiği gibi; ruhunun ihtiyacı olarak zikrini yapar, namazını kılar, orucunu tutar...
Ama onun gerçek yaşamı, bunların da ötesinde, sevgi ve aşk olur.
Onun ibadeti, hizmet olur...Bütün yaradılmışlara hizmet!
İnsanlara, onlardan menfaat elde etmek için değil, sevgisi muhabbeti, aşkı dolayısıyla yönelir.
Ve insanlara bu HAKK’ı tavsiye eder ve bu Hakk’ın onlarca anlaşılması idrâk edilmesi için için sabırla hizmetine devam eder.
İşte bu sebepledir ki;
Ne bir Rasûl–Nebi ne de onun yolundan giden bir veli bu öğrettiklerine karşılık insanlardan hiç bir şey talep etmemiştir.Bu ilmi onlara karşılıksız olarak bağışlamıştır.
Allah, ilmi, bu ilmi insanlara verdiği için karşılığını talep etmez. Bu yüzden hiçbir Evliyaullah insanlara bu ilmi verdiği için karşılığında talep etmediği gibi, mâneviyattan da hiç bir şey beklememiştir.
Çünkü O halka değil HAKK’a hizmet ettiğinin, Hakk’a kulluk ettiğinin farkındadır bu çalışmalarıyla!
Dilerim ki ALLAH bizlere bu idrakı ihsan etsin..
***
ACZİYETİ HİSSETMENİN SONU, “HİÇ”LİKTİR!
Acziyeti hissetmenin sonu "fakr", onun da sonu "hiç"liktir!.
Sonrasında dilde terennüm eden kendisidir!.
~~~
Bir kişinin bu gerçeği idrâk etmesi demek, o kişide artık kendini büyük görme, böbürlenme, gururlanma gibi hallerin kalkmış olması demektir.
Artık o kişi, izhar olan kudretin yanında gerçekte acz içinde olduğunun idrâki içindedir.
Acz içinde olduğunu idrâk edende büyüklenme, böbürlenme, gururlanma olmaz! Kendini bir başka varlığa karşı büyük görmez!
Kendinde bir varlık görememenin, kendisinin acz içinde olduğunu görmenin sonucu, kendisindeki kemâl sıfatlarının Allah’a ait olduğu müşahedesini getirir...
***
ALLAH’I TEFEKKÜR EDEN DİMAĞ,“HİÇLİK”TE “HİÇ” OLDUĞUNU GÖRÜR!
Allah’ın sonsuzluğu yanında HİÇ olduğumuzu anlamak için göklere bakalım...
“Kaldır başını göğe bir bak!” diyor .. .
“Sonra bir daha başını kaldır, daha bir bak!. Sonra daha bir bak!”. âyet-i kerime..
Başını kaldır, gözünün görebildiğince güneşe bak!
Daha öte yıldızlara bak!
O yıldızlar gibi milyarlarla yıldızlar var ki, bu yıldızları görmenin sonu yok!
Bildiğimiz kadarıyla bugün 400 milyar yıldız var Samanyolu’nda, ama lâfını ediyoruz. 400 milyar tane nesneyi gözümüzün önüne koyamayız!
Bırak 400 milyar yıldızı tasavvur etmeyi, 400 milyar yumurtayı, portakalı gözünün önüne koyamazsın! 400 milyar portakalı gözünün önüne getiremezken, yumurtayı gözünün önüne koyamazken; 400 milyar yıldızı bu hafsala nasıl alacak?...!
400 milyar yıldızı alamayan bu hafsala milyarlarla galaksiyi nasıl alacak?
Ve o milyarlarla galaksiyi meydana getiren sonsuz sınırsız gücü nasıl kavrayacak?....!
İşte onun içindir ki, Allah’ı tefekkür eden dimağ, HİÇLİKte HİÇ olduğunu görür!
Ondan sonra yere basarken böbürlene böbürlene yere basmaz!. Otururken, böbürlene böbürlene oturmaz... Konuşurken böbürlene böbürlene konuşmaz!
HİÇ’tir o!
Hiçliğini idrâk etmiştir o!
Allah yanında HİÇ olduğunun bilincindedir o!
HİÇ olduğu zaman, HEP olur!
Ne demektir “HİÇ olduğu zaman HEP olmak”?
Eğer sen Hiç’sen, o Hiç’in olduğu yer, Allah’tan hâli değildir!
Allah’ı tefekkür eden dimağ, HİÇLİKte HİÇ olduğunu görür!
İşte “Allah Bâki’dir!”in mânâsı, “bugün sen varsın da, sen fâni olacaksın, yok olacaksın da geride Allah kalacaktır” değil!
“Sen yoksun! Sen hiçbir zaman var olmadın! Senin ismin altında varolan, Bâki olan Allah’tır. Ezelden ebede her an her dem varolan, Allah’tır” mânâsına!
Eğer bunu anlarsan, kavga gürültü biter... Musa ile Firavun dost olur!
Diyor ki; İsa 2.ci defa gökten indiği zaman, yeryüzünü öyle bir huzur sukûn, dostluk, sevgi kaplayacak ki kurtla kuzu tilkiyle tavşan dost olacak!
Düşmanlığı dost eden o idrâktır ki, karşısındakini düşman gözüyle ayrılık gözüyle bakmayı kaldırtan idrâktır!
Sen ben kalkınca aradan, ortaya çıkar yaradan!
Bunu anlayabiliyorsan, herşeyini paylaşırsın!
***
”HİÇ” OLABİLİRSEN, “HEP”SİN!
Benlik, yana yana tükenince "HİÇ" kalır!... "Hiç" olunca da "HEP"e dönüşür!.
~~~
"Hiç" olabilirsen, "hep"sin!.. "HEP" olduğunda nesin?..
~~~
Her ne ki "yok"luğunu farkeder, "Var"lığa kavuşur!.
~~~
Sınırsızlığınla yaşamak, "hiç" olmakla mümkündür!..
~~~
Ol hazrete girmek, ancak, varlığını "hiç" etmekle mümkündür.
***
HİÇLİĞİN FARKEDİLMESİYLE KİŞİ İSTİĞFAR EDER!
Allah’tan haşyet duymanın hâli kişiyi hiçliğe götürür. Allah indinde bir hiç olduğunu farkeder.
Sonsuz-sınırsız kuvvet, kudret, ilim… O sonsuz, sınırsız kuvvet, kudret, ilim içinde bir hiç olduğunu fark eder.
Bu hiçliğin, -bu hiçliğin yaşanması demiyorum- bu hiçliğin fark edilmesiyle birlikte, kişi istiğfar eder.
“Estağfirullah” der demiyorum.
O sonsuz varlık yanında, indinde bir hiç olduğunu fark eder. İşte bu fark ediş, istiğfarıdır. Bu fark ediş istiğfarıdır kişinin.
***
ALLAH ZÂTI İTİBARİYLE “VAHİD-ÜL AHAD”DIR
Allah, “Ahad”dır! Yani, öyle bir TEK’tir ki; bölünmesi, parçalanması, cüzlere ayrılması, zerrelere bölünmesi veya zerrelerden parçalardan teşekkül etmesi, oluşması mümkün değil! SONSUZ SINIRSIZ BİR TEK!
“AHAD” olan “ALLAH”, sınırsız-sonsuz, zerrelere bölünmezdir.
~~~
"ALLAH"ın "AHAD" oluşunu şâyet iyice idrâk edersek, görürüz ki (bâsiretle), bir ALLAH, bir de de yanısıra kâinat gibi iki ayrı yapı mevcut değildir!..
Yani, bir “ALLAH” var, bir de âlemler mevcut; değil!.
Başka bir deyişle; bir içinde yaşadığımız âlemler, kâinat mevcut; bir de bunların ötesinde, bunlardan ayrı, bunların dışında bir "TANRI mevcut" anlayışı, tümüyle bâtıldır!.
Hazreti MUHAMMED'in açıkladığı “ALLAH”, bir TANRI değildir!
Hazreti MUHAMMED'in açıkladığı “ALLAH”, AHAD'dır!.
Hazreti MUHAMMED'in açıkladığı “ALLAH”, sonsuz mânâlara sahip olup, her an bunları seyir hâlindedir!.
Bu “SEYR”in mahalli de, “esmâ” âlemidir!.
ZÂT'ı itibariyle Vâhid-ül AHAD...
Sıfatları itibariyle HAYY, ALİM, MÜRÎD, KADİR, SEMİ, BASÎR, KELÎM'dir.
Kendisinde bulunan özellikleri itibariyle, sayısız mânâlara sahiptir ki; bunların bir kısmı gene Hazreti Muhammed tarafından “esmâ-ül hüsnâ”da açıklanmıştır.
~~~
Bilelim ki... “ALLAH VAHİD-ÜL AHAD”dır... Kendisinin gayrı olarak, kendisini anlayacak, idrâk edecek, değerlendirecek ve de övebilecek, varlık, vücud ve özellilkler sahibi ikinci bir bilinç mevcut değildir!.
***
ALLAH’IN CÜZÜ OLMAZ! “ALLAH” CÜZLERDEN BİLEŞİK BİR
TÜMEL YAPI DEĞİLDİR!
Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de bu konuda nasıl ikaz ediliyoruz:
-"Ve ceâlu lehû min ibâdihi cüz'a !..innel insâne lekefûrun mübîn.. " (43-15)
-İBÂDINDAN BİR KISMI O’NA CÜZ OLUŞTURDULAR!.. MUHAKKAK Kİ İNSAN, GERÇEĞİ ÖRTÜCÜDÜR.. (43-15)
Bakın burası "ALLAH" kavramı hakkında en önemli açıklamayı getiren âyetlerden birisidir..
“PANTEİST” görüş ile “İslâm'ın VAHDET” görüşü arasındaki korkunç uçurumu ve farkı bilmeyen câhiller; Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın getirdiği ve açıkladığı "ALLAH" anlayışından tamamıyla uzak bir biçimde konuya yaklaşarak; " ALLAH”ı ötemizde bir TANRI olarak tasavvur edip; buradan aramızdan birilerini de sanki O'nun bir "CÜZÜ" yani parçasıymış gibi kabullenmektedirler!!.. Sanki, "ÖTEMİZDEKİ ALLAH (!)", gelip, buradaki birisinin varlığına nüfuz ediyor, yani ortaya çıkıyor... da; yukarıda bahsi geçen âyet de bunu iptal ediyor; gibi anlaşılmış bir kısım tefsirciler tarafından ..
Kur'ân-ı Kerim’in ruhuna erememekten oluşan, tamamıyla bir yanlış anlamadır bu!..
Halbuki yukarıda söz konusu edilen Kur'ân âyeti ile vurgulanan, ve mânâsı apaçık bir biçimde ortada olan gerçek şudur:
-"Onlardan bazıları ALLAH'a "CÜZ" isnat ediyorlar!!!. Oysa, " ALLAH", "CÜZ" kavramından berîdir... Yani "ALLAH" isminin mânâsı "CÜZ" kavramını kabul etmez!. "ALLAH"ın "CÜZ"ü olmaz!. Çünkü, "ALLAH", biline ki "AHAD"dır; yani "CÜZ"lerden bileşik bir tümel yapı değildir!. " ALLAH" “sınırsız” varlık olması hasebiyle, kendisinin dışında bir ayrı vücud kavramı, kabul etmez; ki artık O'nun “CÜZÜ” olan ikinci bir nesne olsun!.. "
Burayı çok iyi farketmek ve idrak etmek zorundayız değerli okurlarım...
Şayet "ALLAH"ın bir mekânı varsa, şayet "ALLAH"ın bir sınırı varsa, yani "ALLAH" bir yerde bitiyorsa, elbette ki O'nun bittiği yerde başlayacak olan iri yada ufak bir takım varlıklar olabilir... Ve yahut, O' nun dışında ya da içinde, O' nun CÜZLERİ olabilir!!!...
Ancak, "ALLAH"ın eğer "VÂHİD-ül AHAD" olduğunu farketmişsek, veya idrak etmişsek, hiç değilse böyle olduğuna iman etmişsek, bilmeliyiz ki “AHAD” olan "ALLAH", “CÜZ”ü olmaktan değil, "CÜZ" kavramından dahi münezzehtir!...
Nitekim, konu buraya gelince, hemen hepimizin çok iyi bildiği "İHLÂS" Sûresi’ni hatırlayalım:
"-De ki: ALLAH “AHAD”dır !.."
***
ALLAH AHAD İSE…
Allah "Ahad" ise, "sen"in yerin ne?..
***
HİÇLİK NE ZAMAN BAŞLAR?
Şirk, “göre” kalktığında biter; “hiç”lik başlar!.
***
EF’AL ÂLEMİNDEN ÇIKAN İNSAN DÜŞÜNCESİ, ESMÂ VE SIFAT MERTEBESİNDEN GEÇER,
ZÂT’IN HİÇLİK NOKTASINA ÇARPAR!
Kâinat içinde bilebildiğimiz algılayabildiğimiz herşey onun esmâsının özellliklerinin âşikâre çıkmış algılanabilir hâlidir.
Biz bu sayısız özelliklerini algıladığımız varlığın sonsuz sınırsız Hayat sahibi, İlim sahibi, Kudret sahibi, İrade sahibi, Semi, Basir, Mütekellim olan bir Zât olduğuınu anlayabiliriz ama “bu sıfatlarla muttasıf olan
Zât nedir ?” dediğimiz zaman orada fikir düşünce akıl durur.
Onun ötesine varamaz . Varmak istediği zaman ters döner tekrar sıfat mertebesine ve sıfat mertebesinin sonucu olan ALİM isminin kapsamı olan ALİM isminin kapsamına rücu eder.
Yani Ef’al âleminden çıkan bir insanın düşüncesi esmâ mertebesinden geçer sıfat mertabesinden geçer Zât’ın HİÇLİK noktasına çarpar tekrar sıfat mertebesine döner ve esmâ mertebesinde tefekküre başlar.
***
ALLAH’IN “AHAD” OLUŞU MUTLAK,“VÂHİD” (BİR OLUŞU) OLUŞU İSE İZÂFİDİR; GÖRESELDİR!
"ALLAH"ın "AHAD" oluşu mutlaktır!
"ALLAH"ın "VAHİD" yani "BİR" oluşu ise mûzaftır; yani izâfîdir; yani GÖRESELdir; yani rölativdir!
Bu son derece önemli; ve kavranılması da o derece güç bir gerçektir ki, tasavvuf da bundan "HAKİKATLARIN HAKİKATI" olarak bahsetmiştir.
Aleme basiretle bakabilirsen eğer
Gördüğün her şey tek değer
Derin düşünürsen aklın erer
Dersin ben yokmuşum meğer.
Kaynak : Ahmed Hulusi - Kavramlar
Kaynak : Sebahattin Zorlu - Gerçekle Yüzleşmek
O´ndan geldik,
O´nunla, O´na gidiyoruz,
İkilik olmadan,
Ayrılık olmadan,
Yakınlık olmadan,
Uzaklık olmadan,
Kavuşma olmadan,
Kendinden, kendine, kendinle.
sebahattin zorlu / gerçekle yüzleşmek
Tasavvufu Allah´a giden yollardan biri gibi düşünebiliriz. Bu yolda iki hedef vardır. Birinci hedef eskilerin tabiriyle Allah´a ermek, ikincisi ise ölüm ötesi yaşama hazırlık. Birincisi biraz çetindir, çünkü yolda soyunarak yürümek lazımdır. Bazıları yolda yürürken kendilerini de yanlarında götürür, fakat bu durumda bir gönüle iki can sığmayacaktır. Yalnız, kişiliğinden ve beşeri değerlendirmelerden soyunanlar gerçeği yaşayacaklardır!
Sebahattin Zorlu
Gerçekle Yüzleşmek kitabından alıntı.
Sûfilere göre kendiliğinden var olan varlık birdir o da Hakk Teâlâ'nın varlığıdır. Bu varlık ezelidir; çoğalma, bölünme, değişme, yenilenme kabul etmez. Hak; zat, sıfat ve fiilleri itibariyle bütün suret ve şahıslarda mutlak olmaktan çıkmaksızın ve asla değişikliğe uğramaksızın tezâhür ve tecellî etmektedir. İçinde farklılıklar ve değişme barındıran tüm evren ve içindeki canlı ve cansız her unsur, ancak O'nun varlığı ile ayakta durmaktadır.
Kabe'nin çevresinde bir utanç duvarı!
Hz. Muhammed karikatürleri karşısında ayağa kalkan İslam Dünyası, tam 6 yıldır Kabe’nin yanıbaşında yükselen ve bittiğinde 585 metre yükseklikte olacak çağımızın “Babil Kulesi” Burj El-Beyt rezaletine, bırakın dur demeyi sesini bile çıkarmıyor... Sadece Batılılar mı ikiyüzlü?
http://www.solakkedi.com/okumafisleri/dunyanin%20civisi/dunyanincivisi.html