toplam 24 kişi bulundu. 20 adedi gösteriliyor.
| tuttum | sadeceyasemin |
| tuttum | fauxreal |
| tuttum | zoezoezoe |
| tuttum | emptyspace |
| tuttum | borderlines |
| tuttum | aluminum |
| tuttum | melsapphire |
| tuttum | Engel |
| tuttum | OTTO botto ROBOTTO |
| tuttum | southcafe |
| tuttum | mutfakrobotu |
| tuttum | Lumenis |
| tuttum | HaNdEee |
| tuttum | mtlda |
| tuttum | leela |
| tuttum | komidin |
| tuttum | victoria |
| tuttum | aclockworkorange |
| tuttum | Burtonesk |
| tuttum | CHAYEN |
~19 ahkam var.
virginia woolf'u ve kadınlarını bir nebze anlayabilmek için mutlaka izlenmesi gereken bir film.
beni çok derinden etkilemiş olan film ama evet ben de Meryl Streep'i rolüne fazla yakıştıramamıştım.
üç kadından beni en çok Julienne Moore'un oynadığı laura brown karakteri etkiledi.
ahhh o cümleleler sevdiğini üzdüğünü bilmenin ağırlığı şimdi yastığımın altında olsaydı bir iki sayfa daha okusaydım keşke sevmek böyle oluyormuş diyebilseydim .. belki de kendine üzülmekten öte ona verdiğin üzüntüye üzülürsün onu üzmekten dolayı dertlenirsin,kendi çektiğiklerini hiçe sayarak,kitabı bambaşkaydı aslında ama filmde fena sayılmazdı diğer uyarlamalarla karşılaştırıldığında özellikle...
we have years between us,
always the years
always the love
always the hours..
Michael Cunningham'in Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway adli eserini yeniden yazmasi sonucu ortaya cikan muhtesem romanin sinemaya uyarlanmis versiyonu. Mrs Dalloway'de gecen olaylar Cunningham'in eleginden gecerek bambaska karakterlerde bambaska hallerde ortaya cikar. Meshur ying-yang sembolu gibi the hours ve mrs. dalloway birbirini tamamlayan iki parca gibidirler. iki kitap arasindaki fark ise, Mrs Daloway'in modernist, The Hours'un ise postmodern bakis acisina yakin olmasidir. film de en az roman kadar basarilidir, bu su goturmez bir gercek. fakat film hakkinda yorum yapmak bence gregor samsa'nin bocek halinin resmini cizmekle esdeger olurdu... demek istedigim filmden sunu anladim, bunu anladim diye kissadan hisse cikarmaktan ziyade, filmi en az 50 kere izleyip en ufak ayrintisina kadar analizini yapmis ve Woolf romaniyla karsilastirmis olan ben, filmin genel olarak agzimda biraktigi tattan hoslaniyorum. ayrica philip glass'in minmalist tarzi karakterlerin nevrotik anlarini yansitmada cok basarili. ayni melodinin ufak varyasyonlarla cok az hareket etmesi, kendi zihinleri icinde sikisip kalan ve icinde olduklari ruh halinden kurtulamayan the hours dunyasi sakinlerinin maceralarini adeta yasatiyor bize. ama cok emek istiyor bu film. once woolf'u anlamak lazim. sonra mrs. dalloway'i en az iki kere okumak lazim. sonra da filmi izlemek.. bir kac kere... herkese iyi sanslar dileyerek bir quote'la noktaliyorum..
"you can not find peace by avoiding life, Leonard..."
sevgili leonard,yüzüne bakmak hayat
herzaman
yüzüne bakmak hayat
olduğu gibi
ve en azından bilmek
onu,olduğu gibi sevmek
ve sonra vazgeçmek
leonard
aramızda hep yıllar var
hep aşk
hep saatler...
filmin sonu.. virginia kendini huzura kavuşturacak maviliğin kollarına bırakırken sevdiği adama son itirarfını yaptı ama onun arasında sadece leonardla değil yaşadığı yüzyılda onu anlamayan ona bir yabancıymış gibi bakan(bu duuma en çok oturan kelime outsider dır aslında)insanlarla hep arasında yıllar ve saatler vardı.
filmde kadınların eşcinselliğinin ön plana çıktığı düşünülsede aslında 3 ayrı zaman diliminde yaşamış 3 ayrı kadının saatlerin arasına sıkışmış hayatını anlatıyordu film (bu 3 kadını mitolojideki zamanı simgeleyen ve adları horea olan tanrıçalarla özdeştirebiliriz ayrıca)jullienne moore un canlandırdığı karakterin toplumun bütün baskısına karşı kendi olamadan yaşadığı saatlere başkaldırışı ve ailesini terk etmesi, buna karşılık annesinden nefret eden onun canavar kadın olarak anılmasına neden olan oğlununda aynı nedenden ötürü hayatına son vermesi tabiri caizse cuk oturmuş bir ironiydi intihar sahnesinden önceki konuşmaysa filmin adını açıklığa kavuşturan konuşmaydı büyük bir hayat dersiydi belkide.
film bir virginia woolf biografisi değil her kadının her insanın yaşadığı toplumun kuralları arasında sıkışmışlığın öyküsüydü bana göre.insanın seyrettikten sonra hayatını değiştirecek kararlar almasını sağlayan filmlerdendi.oyunculuğa gelince sadece filmin kadın oyuncuları değil erkek oyuncularıda büyük birer ustalık sergilemişler fakat ne yazıkki filmdeki aynı zamanda yaşamdaki kadın hissiyatının üstünlüğü altında kaybolmuşlar
sonunda kitabını buldum..ilginçtir beyaz perdeye aktarılan kitaplarda,hep görsel anlatım eksik kalırken ve ben filmi begenmezken şimdi kitap ve filmin birbirini mükemmel bir şekilde tamamladığını görüyorum..kitap filmin ,film kitabın eksiklerini tamamlıyor...gerçekten ilginc...
30 küsur kez izledim,herdefasında ilkkez izliomusum gibi bi heyecan kaplıo içimi.zihnime kazıdığım onca replik...kesinlikle değer...
çiçekleri kendisi almış bir mrs. dalloway'le başlayan film.
bilen bilir, mrs. dalloway kitabı şu cümleyle açılmaktadır:
mrs dalloway "bugün çiçekleri kendim alacağım." dedi.
ayrıca nedense metric'in grow up and blow badly şarkısının hep virginia woolf'a ithafen yazıldığını düşünmekteyim. paylaşayım dedim, içimde kalmasın...
sinemada seyrettik, 3 kişiydik, film bitti, istiklal caddesinin başına kadar yürüdük, kimse kimseyle konuşamadı...
bi tanem
tekrar delirmeye başladığıma kesinlikle eminim.
sanırım;yaşadığımız acı ve zorluklarla dolu günlere benzer bir başkasına daha katlanamayacağız.
ve ben bu kez kendimi toparlayamayacağım.
sesler duymaya başladım...ve konsantre olamıyorum.
dolayısıyla,yapılması en uygun şeymiş gibi gözken her ne ise onu yapıyorum.
bana mümkün olan en büyük mutluluğu verdin.
hiç kimsenin olamayacağı kadar,her şart ve durumda benimle birlikteydin.
hayatını mahvettiğimi biliyorum.
bensiz idare edebiliyordun ve edeceksin.biliyorum.
görüyorsun ya,bunu bile doğru dürüst yazamıyorum
sana söylemek istediğim şey...,hayatımdaki tüm mutluluğu sana borçlu olduğum.
bana karşı tamamen sabırlıydın...ve inanılmaz derecede iyi.
benim için anlamlı olan herşey artık geride kaldı,senin mutlak iyiliğin ve şevkatin hariç...
senin yaşamını daha fazla mahvetmeye devam edemem.
bizim olduğumuzdan daha mutlu olabilmiş bir başka iki insan olabileceğini sanmıyorum.
...virginia
tekrar tekrar izlenesi depresif film. hepsi çok iyiydi de the hours deyince gözümün önünde bitiveren karakterdir ed harris.
The Hours feminist yazar Virginia Woolf’un hayatının son dönemine bir bakış ile başlar. 1941 yılında, 28 Mart sabahının erken saatlerinde Woolf ceplerini taşlarla doldurur ve sakince evinin yakınındaki Ouse nehrine yürümeye başlar. Nehrin kenarına geldiğinde durmaz ve yürümeye devam eder, yavaş yavaş batarak kendini ölüme teslim eder.
The Hours filminin dünyasında verilmek istenen ileti korku ya da dehşet değildir aslında. Bir yaşam sona ermiştir, ancak bambaşka bir gerçeklik başlamıştır da. Virginia’nın ruhu bir kuş gibi başka bir insanda dirilmek üzere göç etmiştir. İntihar, bu noktadan bakıldığında, en azından böylesine ağır bir ruh taşıyan birisi için, kabul edilebilir bir seçenek haline gelir. İntihar, katlanılması güç gerçeklikten ve modern zamanların stresinden kaçıştır aslında.
Michael Cunningham’ın Pulitzer ödüllü aynı adlı eserinden uyarlanan The Hours Virginia Woolf’a ve onun Mrs. Dalloway adlı romanına bir övgü mahiyetini taşımaktadır.
Çağlar değiştikçe nasıl bazı şeylerin aynı kaldığı ve bazen şeylerin biçim değiştirdiği filmde bize hissettirilir. Arada sadece saatler vardır ve saatler geçse bile bazı şeyler asla geçmeyecektir. Filmdeki kadınlar aynı saatlerde paralel kaderleri yaşamaktadır.
Bir erkek yönetmenin gözünden kadınlara bakılan binlerce filmden bir tanesidir The Hours. Homoseksüelliğin hoş görülmesi gerektiğine ilişkin doneler, araya serpiştirilen aşk ıtırcıkları, çiçekler ve onların anlam ve önemi ve kadınlığın o baş döndüren dünyası. Şenlikli bir ortam ve bir o kadar da dram. İşte The Hours… Oyuncu seçimi gerçekten dâhiyane ve hikâyenin akışı pürüzsüz…
Şahsen izlenmeye değer bulduğum bir film. Kimilerine göre Hollywood’un son dönem sanat filmlerinden bir tanesi. Kimilerine göre son dönem yapılmış “eşcinselliğe övgü” filmlerinden… Filmde de dediği gibi, Mrs. Dalloway sessizliği örtbas etmek için her zaman partiler vermektedir (ve hayat bir şekilde devam etmektedir).
nedense Meryl Streep cok gozume batti o filmde, samimiyetsiz buldum kendisini-pohh bana dustu sanki
Hala Nicole Kidman'ın ve Julienne Moore'un oyunculuğundayım ben. Özellikle Virginia Woolf hikayesi çok başarılı olan film.
bu filmi izleyinceye kadar hiçbirini tanımazdım. virginia woolf'u biraz belki.
çok sevdiğim ama neden sevdiğimi anlamadığım bi film.
...
valla her sahnesi nerdeyse aklımda ama söyleyecek bişi bulamıyom.
3 farklı zamandan 3 kadın..birbirleriyle kesişen 3 hayat..
michael cunningham'ı seviyorum.
philip glass'ı da seviyorum.
evet virginia woolf'u da..