Boğazımın düğümlenmesine sebeb olan, can yakan bir eser.
İnsanın yarattığı en büyük vahşet olan savaş üzerinden hayatı sorgulamaktadır. Film sadece savaş karşıtı değildir, insanın doğasını sorgular.
this great evil - where's it come from?
how'd it steal into the world?
what seed, what root did it grow from?
who's doing this?
who's killing us, robbing us of life and light, mocking us with the sight of what we mighta known?
does our ruin benefit the earth, aid the grass to grow and the sun to shine?
is this darkness in you, too?
UNKLE - An Eye For An Eye ve explosions in the sky - have you passed through this night? adlı şarkılarda bu eserden parçalar bulabilirsiniz.
Saving private ryne ile karşılaştırmak saçmadır.
Önce bir itiraf!...
The Thin Red Line'ı duymadan önce Terence Malick diye biri olduğunu dahi bilmiyordum ( …tabii bu büyük ayıptı, ama zamanla tüm filmlerini izleyerek Malick ayıbımı kapattığımı umuyorum...bence herkes Terence Malick sinemasını tanımalı..)
The Thin Red Line adını ilk kez, gösterildiği dönemde,filmin kendisine göre oldukça mütevazi ve bir bakıma da sessiz sedasız yürütülen Oscar kampanyası sayesinde duydum... Daha sonra gazete ve dergilerde,ayrıca televizyon kanallarında yapılan tüm sinema programları ve eleştirmen tavsiyelerinin ortak noktası filmin kurgusunun ve senaryosunun temeli olan savaşın anlamsızlığı, hayatın anlamı felsefesinin, oyunculukların, müziğin, görüntü+sanat yönetiminin ve yönetmenlik dehasının filmi neredeyse bir mücevher haline getirdiği idi... Ayrıca yönetmenin yıllardır çok titiz ve seçici davranarak filmografisine kattığı sadece iki filmle, Amerikanın bir dönemini ve dünya sinemasını da derinden etkileyen bir Sinema adamı olmasına karşın popülariteden daima uzakta duruşuyla yeni Salinger olarak nitelendirilmesi de, tüm eleştirilerle beraber filme olan ilgimi arttırdı...Ve daha sonra film vizyona girdi. The Thin Red Line' ı Beyoğlu Lale sinemasında ilk izlediğim cumartesi sabah seansındaki kalabalığı ve birbirinden değişik insan profillerini hiç unutamam.. Emeklisinden üniversite öğrencisine, muhafazakarlardan entelektüellere, hemen her gruptan insanlar bu filmi izlemeye gelmişlerdi. Çünkü ilk haftalarında gerçekten de boş salonlara oynayan film, sonradan keşfedilmişti ve o an salon dopdoluydu. İlgi başından sonuna dek sürdü...filmi kendi içinde zaman zaman bıçaksırtı bir duygusallıkla oldukça etkilenerek bitirdiğimi çok iyi hatırlıyorum. Ayrıca ilk defa bir sinema salonundaki bütün insanların filmin sonundaki End Credits' i de izleyerek salondan oldukça yavaş hareketlerle ( neredeyse büyülenmiş halde dersem bu hiç de abartı olmaz inanın…) çıktıklarına şahidoldum..İşte bunu birebir yaşamak bambaşka bir şeydi ve sanırım bu deneyim bir filmin ne kadar güçlü olabileceğini de gösteren en büyük kanıttır. The Thin Red Line'ı daha sonra tam dört kez daha izledim..iki kere yine vizyonda olduğu süre içinde, diğer iki kez de Beyoğlu Sineması özel gösterimlerinde, acaba ben deli miydim?...
Dvdsi çıktığında çok sevindim fakat
altyazısızdı, büyük hayalkırıklığına uğradım..Bu film nasıl altyazısız olabilirdi? üstelik ekstralar açısından da oldukça zayıf bir versiyondu..hala umutla bekliyorum, bol ekstralı ve türkçe altyazılı yeni bir Dvd baskısını, umarım birileri bunu duymuştur! Maalesef dublajlı vcd sini aldım ama olsun, buna da şükürdü… Evde de defalarca izledim ve en sevdiğim arkadaşlarıma da izlettirdim..Kimi çok sevdi, kimi sıkıldı. Kimi de hiç sevmedi ama olsun, artık böyle bir filmin olduğunu en azından biliyorlar..
İçinde bulunduğu oldukça uzun zaman dilimine rağmen imza attığı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az ama öz işle efsaneleşen ve yarattığı bu efsane imajına uygun olarak filmleri dışında hemen hiçbir yerde ve hiçbir şekilde görülmeyen bir sır yönetmen…Bu yönüyle ben Terence Malick’ i sinemanın J.D. Salinger’ ı olarak görüyorum. Bir “Gönülçelen” O, bir sır yönetmen. 1999’ da Berlin’ de En İyi Film dalında Altın Ayı ile taçlandırılan ve yine En İyi Film dahil, tam 7edi dalda aday olduğu Akademi ödüllerinde Güdük Akademi tarafından her zamanki gibi esgeçilen, önce ve sadece Terence Malick hayranlığı ve kırk yılda bir kapıyı çalan bir Malick projesinde yeralabilmek için büyük küçük demeden, üstlendikleri tüm rollerde parlayan starlarla dolu bir kadro ve tüm zamanların en özel savaş karşıtı filmlerinden biri, The Thin Red Line…
Bakalım dönemin sinema eleştirilerinde bu başyapıt için neler denmiş:
“ Yirmi yıllık bir bekleyiş ve muhteşem bir dönüş…Terence Malick’ in anti-savaş destanı The Thin Red Line’ ın ana ekseni İkinci Dünya Savaşı sırasında Pasifik cephesinin Guadalcanal yakasında süren çatışmalar üzerinde yükseliyor. Ama Malick, James Jones’ un başyapıtınuın beyazperde uyarlamasında savaşı, tezlerine “meze” olarak kullanıyor.
Saving Private Ryan ile aynı iklimde gezinen The Thin Red Line, insan ruhu ve daha uhrevi amaçlar peşinde koşanları kendine çekiyor. Spielberg, savaşı kutsallık kisvesi altında klasik Amerikan tezleri ve kahramanlık türevleriyle donatırken, Malick din ve milliyet ayrımını bir kenara koyuyor. Ardından da savaşın felsefesini öykünün içine serpiştirilen onlarca karakter aracılığıyla dile getiriyor. Bir iç ses eşliğinde başlayan film, cenneti bulan ve tadan er Witt’ in ( Jim Caviezel ) cehennemi andıran mücadelelerin içine çekilmesiyle farklı bir kanala kayıyor. Klişe olacak ama bazen kelimeler kifayetsiz kalır ya, The Thin Red Line’ ı ifade ederken de aynı ruh durumuna giriyorsunuz. En iyisi salona koşmak ve huşu içinde filmin atmosferinde sürüklenmek…”
“George Clooney, Sean Penn, Nick Nolte, Adrien Brody, Jim Caviezel, Ben Chaplin, John Cusack, Elias Koteas, John C.Reilly ve Woody Harrelson’ dan oluşan güçlü bir kadroya sahip The Thin Red Line, İkinci Dünya Savaşında Pasifikte Orduda ve ahlaki değerlerinde yaşanan kaosu çarpıcı bir gerçeklikle anlatıyor. Gene Siskel’ in “Dahice… Müthiş bir başarı…Modern savaş filmlerinin en iyilerinden!.” Dediği benzersiz bir sinema başyapıtı…” Ama bence Vcd baskısının kartonetindeki bu cümleler The Thin Red Line’ ı anlatmak için yetersiz kalıyor. The Thin Red Line nasıl anlatılabilir ki? hangi cümleler kurulursa bu film hakettiği değerde insanlara anlatılabilir ve hangi kelimeler filmi tüm boyutlarıyla anlatabilmeyi sağlar? İnanın bir eleştirmen olmadığım için seçilmesi gereken kelimelerden, kurulması gereken cümlelerden hiç emin değilim..bu yüzden bir kusurum olursa, affola...
Ama benim gözümle The Thin Red Line'ı sorarsanız eğer… Savaşın tam da ortasında hiçbir şeye takmadan! özgürce uçan kelebekler sahnesiyle aslında savaşın "hiç", hayatın ise herşey olduğu başka nasıl bu kadar güzel anlatılabilir?.. Ayrıca ben başka hiçbir filmde böyle güzel, bu kadar mavi kelebek görmedim ki, mavi de zaten özgürlüğün rengi olarak tanımlanır çokca. Savaşın ve savaş uğruna yitirilen hayatların bedelinin bu olmaması gerektiği, bu kadar kolayca ve aptalca gidilen ölüm, ölen genç insanlar...Arka plandaki o ulvi ses, monologlar. Eşlere yazılan mektuplar...o mektuplarda dile getirilen acılar, umutsuzluklar yada her şeye karşın dönüşe, dönünce kurulabilecek daha iyi, daha mutlu bir hayata dair umutlar. Savaşın trajedisi, o savaşın içinde olan askerlerin ruh hallerinin oldukça yavaş, ama daha hızlı anlatılsa filmin genelini yaralayabilecek anlatımı ve daha önce hiçbir filmde rastlamadığım, her dakika ve her kareden neredeyse damla damla izleyenin içine süzüldüğüne inandığım "insaniyet" duygusu. Vahşeti defalarca yaşatan savaş sahnelerinin arasına asıl olanın, daima yaşam döngüsünün olduğunu kanıtlarcasına serpiştirilen doğa enstantaneleri, muhteşem görsel yapı ve sinematografi…
Zamanında Saving Private Ryan ile karşılaştırılıp genelde esgeçilen, ancak hemen her yönüyle Saving Private Ryan'ı fersah fersah aşan ve hatta onunla karşılaştırılmasının aslında filmin kendisi ve yönetmenine yapılabilecek en büyük saygısızlık olduğunu düşündüğüm, sinema becerisi, iyi yönetmenlik ve iyi film yapımına dair hemen her yönüyle de pek çok savaş filminden daima bikaç adım önde olan, işte tam da bu yüzden cafcaflı prodüksiyonları daima ödüllendirmiş bilumum Oscar ve benzeri jürilerin de midesine oturan bir sinema eseri bence The Thin Red Line...
Ne çok acayip sinema hilelerine başvuruş, ne de kendini çok fazla önemseyerek hemen her adımda ön plana çıkma isteği… tüm bunların dışındaki her şeyse Terence Malick dehası ve sineması.… işte bu yüzden ben The Thin Red Line' ı hem çok seviyorum, hem de çok önemsiyorum...