ben kısaca sakinleşiyorum ...
coşkulu taklidi yaparak kahkahalar attı
ve arkamı döndüğümde o orada sigarasını yakmak için çakmağı sarıp sarmalamıştı
"gelmiyor musun?" diye sorduğumda
"geliyorum hayatım" diye cevapladı..
ama yaptığı şey gelme eylemine benzemiyordu
-en azından benim bulunduğum yerden öyle gözüküyordu-
sigarasının sondan üçüncü nefesini alırken
kahkahaları devam ediyordu hala
etrafına toplanmışlardı
ve ne onlar onu bırakmak istiyor
ne de o, onların yanından ayrılmak istiyordu
-en azından benim bulunduğum yerden öyle gözüküyordu-
sıkılmıştım
beklentim azalmıştı
-ki hala bekliyordum bir şeyleri
ve o olmadan yazamadığım saçma sapan dizeler geliyordu bir yerlerden:
“keman telleri kesiyordu bileklerimi
ben iki tane penayı yutmaya çalışırken
sonra piyano tuşu dişlerimden do minör’e benzeyen bir nota kaçıverdi
dilimle sertçe üzerlerine bastırınca”
gücümü toplayıp
sinirli taklidi yaparak bağırmaya karar verdim
ve bağırdım:
“ya hemen gelirsin, yada beni bir daha göremezsin,
bulamazsın gizlendiğim yeri!!”
“tamam be, geliyorum hemen”, buzlu cevabımı aldım.
Aslında gidemezdim onu bırakıp
Öyle bir bağ vardı ki aramızda ondan ayrılmaya gücüm yetmezdi
En azından ben böyle bir şeye cesaret edemezdim
Etsem de bu kararımı uygulayamazdım
“Benim zevk alacağım şeyleri bozmak hoşuna gidiyor değil mi?”
dedi (ve en sonunda geldi).
hemen o kahkahaların sebebini sordum sinirlenerek(bu kez taklit değildi)
“yine onları görünce heyecanlandın değil mi?
Yine seni baştan çıkarmalarına izin verecektin neredeyse…”
“Of, yeter, biliyorsun nasıl olsa ben istemedikçe benden ayrılamayacağını,
Ama ben istersem anında gidersin, o yüzden sus biraz da bırak sensiz de eğleneyim,
Gideceğin zamana ben karar vereceğim nasıl olsa”.
Donup kaldım, ama artık sıkılmıştım, söyledikleri doğruydu, ama cevap verdim yine:
“biraz daha onlarla takılmaya devam edersen beni göndereceğin zaman o kadar uzak olmayacak, biliyorum bunu, bitsin artık”
“zavallısın sen.
O üçünü de seviyorum ben. Seni de seviyorum ama bazen çok çekilmez oluyorsun
Sorgulama artık, bırak da biraz rahat edelim, ikimiz içinde iyi bu; hatta o üçüyle yaşadığım ilişki, bizim ilişkimize olumlu yansıyor, ama sen o kadar sıkıcısın ki, bunu bile göremiyorsun”
Hareketsizdim yine..
“Ne oldu?
Biliyorum, üçünden de nefret ediyorsun ama onlar beni mutlu etmek, eğlendirmek için varlar,
Senden sonra tanıdım onları, ama senide bırakmak istemiyorum, ama benimde ihtiyaçlarım var, kabul et bunu, her zaman oturup seninle vakit geçiremem, böyle bir varlık değilim ben”
Hareketsizliğimi bozdum
Ve eve gidip havada uçuşan dizelerimi yazmama yardım etmesini istedim..
Beni daha da silikleştiren bir cevap aldım
“zaten sen sadece düşün ve dizelere sığın, peki, şimdi eve gidelim, yardım edeceğim sana, ama sıkıcı olmaya başladı artık”
hareketsizliğime geri döndüm..
eve geldik
ve gelir gelmez sinirli bir şekilde bilgisayar ekranının başına oturdu
“evet, hadi bakalım, yazıyorum, çok yorgunum, kendimi iyi hissetmiyorum ama” dedi
ve tuşları her parmağıyla ayrı ayrı yumruklarcasına yazmaya başladı:
“keman telleri kesiyordu bileklerimi
ben iki tane penayı yutmaya çalışırken
sonra piyano tuşu dişlerimden do minör’e benzeyen bir nota kaçıverdi
dilimle sertçe üzerlerine bastırınca”
sonra ben tam ikinci dizeye geçmeye çabalarken
on tane tuşa birden sertçe vurulmuşçasına bir gürültü duyuldu
yukarıya doğru çekilmeye başladım
ve anladım
ağlamak istedim
zaman gelmişti
ama ağlayabilen bir varlık olmadığım için kendimi bıraktım
yükseliyordum
ve baktım ona son kez
klavyenin üzerine düşmüş başına
ben yükselmeye devam ettim
ve ona söylediğim gibi oldu
o üçü sonumuzu getirdi
“seks, para ve alkol”
bedenimi bu üçüyle paylaşmıştım
ve şimdi ondan ayrılırken
bir ruh olmanın verdiği soyutlukla
onun şeklini kaybetmeye ve şeffaflaşmaya devam ettim
bedenimin başı klavyenin üzerinde hareketsizdi…
ve o üçü bedenimi yeni bedenlerle aldatmaya çoktan başlamışlardı…
A.Ç.
hUZur
delikleri kireçten tıkanmış bir duş başlığının hemen ucundaki su gibi içimdeki,
plastik borudan büyük bir basınçla gelip, deliklerden dışarı çıkamaması gibi..
sıkışıyor, çıkamıyor..
hiç bir şeyi sallamıyor gibi gözüken biri,
zamanında her şeyi çok ciddiye almıştır.
zamanında çok düşmüştür,
hep ayakta kalabilen
artık sorularla uğraşmayan,
beyninde hiç cevap bulamamış olandır geçmişte
her yeni öğrendiğin şey
daha önceden bildiğini unutturmaz,
tam aksine,
her yenisi eskisinin üstüne yığılır
üst üste
bir yerden sonra fazla gelmeye başlar öğrendiklerin
hiç öğrenmemiş
bilmemiş
farkına varmamış olmayı dilersin
güç ister gerçekleri bulmak,
daha doğrusu ve daha da çok isteyeni gerçekleri kabullenmek
çok geçtir ama
artık
cahil kalma lüksün yoktur
zor olduğunu bilsen de
yeni gerçekler peşinde koşmaktan alamazsın kendini
yorulan kaybeder bilirsin
hiçbir şey yapmayan daha da yorulur
isimlendiremediği bir parça vardır herkesin içinde.
birisi sana “seni seviyorum” dediğinde,
oradaki “sen” aslında o içinde, isimlendiremediğin parçadır..
bir diğeri “iyi ki varsın dediğinde”,
“var”olan, o içindeki şeydir yine
“hiçbir şey yapmadan kazanacağıma,
her şeyi yaparak kaybederim dediğinde”,
kaybeden sen değil, o içindekidir..
bir yıldız kayarken dilek tuttuğunda,
kayan yıldız değil,
o içindeki şeydir bir kez daha..
yazdığın her hangi bir yazıda,
kalemi tutan sol elin değil,
içindeki “şeydir” boş sayfayı kalemle okşayan..
en başta söylediğim gibi,
kireçten tıkanmış duş başlığından fışkıramayan su gibi,
senin biriktirdiklerinle giderek büyüyen yığının arkasında sıkışmış
içindeki isimlendirilemeyendir…
ruhumdur belki de…..
belki de seninki....
sigaradan sıkılmış bir vaziyette yenisini ararken, saçlarımı siyah bir bulutla topladım ve bir kaç tane yıldız benim görmediğim bir yerlerde gitmediğim yerlere doğru kaydılar...baktığım yer karanlık hala, sadece sigaranın kırmızısı ve dumanın mavisi...
hareketli bir sakinlik ve suskun bir geveze..
şimdilik bu..
Dumansız Sigara
kaybettiğini bilmekle başlayan
bir sabahta olabilir her şey
hissettiklerini
hissetmek istemediğini hissettiğin bir an.
gözlerinin yandığı
ve sebebinin ne yeni kalkmış olman ne de uykusuzluk olmadığı bir an
sevdiğini söylediğin bir zaman
ve sesini kendine bile duyuramadığında
buz pistinin üstünde ayakta durmak için mücadele verirken
buz patenlerinin de buzdan olduğunu anlaman
bir otobanda
hiçbir yere gitmeyen arabalara otostop çekmek;
ve arabalara hiç varolmayan.
bir gecede olabilir her şey
bir bardak biranın ve bir sigara paketinin karşısında uyuyakalırsın
zamanın olmadığı ve yine de biralardan da hızlı aktığı bir barda.
ve yine oturduğun, uyuyakaldığın yerde uyanırsın ne yazık ki;
biran (artık sıcaktır) yine masanın üstündedir
sigara paketi yine biranın yanındadır.
Ve bir de yarısına bira dökülmüş,
yarısı sigara yanıklarıyla dolu boş kağıtta
bu şiiri bulursun.
A.Ç.
Fazla Bilgi Ne Yapacağını Şaşırtır İnsana..
hepsi bir hata mıydı?
yalan mıydı tüm inandıklarım?
seni daha fazla istedim hayatımda,
bencillik de denilmez buna
çünkü sen zaten hayatımdaydın
öneri senden geldi
bende tereddütsüz onayladım,
sahte bir onayda değildi bu.
birbirimi hakkında çok şey bilmemizdi
tedirgin eden ve umut veren
(tedirgin edici ve umut verici şeyler aynıydı genelde)
açıklamak istesem de açıklayamadım
kalemle kağıt yüzyıllardır tanıyorlardı birbirlerini
ama her yeni el
kalemle kağıda farkında olmadıkları ve daha önce yapmadıkları şeyler yaptırırdı
işte ben o Yeni El’in tahriğine kapıldım
hangimizin kağıt hangimizin kağıt olduğunu düşünemedim
öngöremedim gözükmeyenleri..
şimdi anlıyorum ki
kağıt bendim,
sonuç benim üzerime yazıldı;
silmenin imkanı olmayan bir mürekkeple….
A.Ç.
HAI
ruhumdaki duygu pisuarlarına
nefretlerini işemek isteyen kadınlar
kuyruktalar
birbirlerini iterek sıranın bir an önce kendilerine gelmesini istiyorlar.
martılara umudunun parçalarını koparıp atan kızın yanına yaklaşıyorum, vapurda..
martılar bi' an için tedirgin oluyorlar ve benimle gözgöze gelmemeye çalışıyorlar..
kıza bakıyorum..
gözlerindeki siyahlık,
gözyaşlarını daha da şeffaflaştırıyo'..
ve ruhundaki karanlık,
martılara daha da çok umut parçası atmasına neden oluyo'.
"işe yarıyo mu peki?" diye soruyorum
ve sadece gözlerime bakıyo' bir saniyeliğine
ve bu sefer daha da büyük bir parça koparıp en yakınındaki martıya doğru hafifçe fırlatıyo'.
"bende katılmak isterdim sana, ama bu martılara atacak umudum yok sanırım yanımda" diyorum..
bir an için hareketsiz duruyo' ve gözlerini gözlerimin arkasındaki perdeye kadar sokarak:
"ne martısı?" diye soruyo'.
şaşırarak cevap veriyorum hemen
"işte, şunlar" diyorum, elips şeklinde pike yapan ve vapurun yanında süzülen 30 kadar beyaz-gri martıyı göstererek.
"onlar martı değil ki, zaman onlar, zaman.."
"ama nasıl olur" diyorum.
"bu elimdekiler ne peki biliyor musun?"
"evet, umutların.."
"neden bunlara simit demiyo'sun peki?"
"bilmem uzaktan seni onları atarken farkettim, gözlerinde gördüğüm ifadeden anladım, umutlarını parçalayarak martılara attığını.."
"peki gel yanıma, dikkat et simdi martı dediğin şeylere"
"....."
"şimdi o göz gibi görünen siyah deliklere bak, ne kadar acımasızca yakaladıklarını farkedebiliyor musun, attığım umut parçalarını?"
"...ee, ..evet..gerçekten, neden peki bu acımasız ifade...anlayamadım aslında tam olarak ne demek istediğini?"
"ancak, zaman umut parçalarını bu kadar zevkli bir acımasızlıkla yok etmek ister; işte o yüzden, simit şeklindeki umutlarımı parçalayıp attığım martı şeklindeki zaman denen yaratıklar, inanılması güç bir zevkle yok ediyorlar her bir parçayı...anladın mı şimdi?"
"evet"
"peki senin hiç bir umudun yok mu gerçekten, bir parça bile?"
"sanırım bir parça var"
"nerde, görebilir miyim?"
kızın gözlerine bakarak sol elimle sağ eline uzandım, elinde kalan büyük ve son parçayı da elinden alarak fırlattım, hiçbiri yakalayamadan denize düştü ve kız ona bakmak için başını çeviricekken, sağ elimle sol elmacık kemiğinden hafifçe tutarak gözlerini gözlerimden ayırmasına izin vermedim.
"işte benim umudumu tutuyorum şu anda elimde" dedim, sol elimle sağ elini tutarken.
"anlamıyorum, neden ben?" dedi.
"çünkü sen henüz diğerleri gibi kuyrukta beklemiyorsun"
"ne kuyruğu?" diye sordu, tedirgince.
"boşver" dedim.
"peki, ama anlamıyorum hala seni, nesin sen?" diye yeni bir soru ekledi havadaki boşluğa..
"ben..ben.." dedim ve diğer elini de tuttum. ortasındaki çizgisi aşağıya doğru eğik bir H harfine benzemiştik ve ellerinden daha da sıkı tutarak kollarını havaya kaldırdım ve şimdi de ortasındaki çizgi olmayan A harfine benzemiştik ki, arkasındaki kapıya yaslandı ve beni kendine doğru çekti, kollarımız birleşti (kalın I harfi) ve sonra tam dudaklarımız birleşecekken şöyle dedi:
"sen..sen 'Yalan'sın ve işte bu yüzden sana inanıyorum".
ve dudaklar bu kez konuşmadan anlaşmaya başlamışlardı..
martılar kalmadı, simit çoktan bitmişti..
zaman ilerliyordu yine ve ben onu umutlanmaya inandırmıştım;
kim olduğumu gerçekten de anlamıştı
ve hiç ayrılmayacakmışız gibi öpüşmeye devam ettik..
ve bir kez daha farkettim ki; kuyruktaki kadınların sayısı daha da artacaktı..
A.Ç.
dikenleri değil, gülün yapraklarıydı ruhumu kanatan.
sevgililerin nefretleri değil, sevgileriydi beni ağlatan.
korkaklığım değil, cesaretimdi beni tedirgin eden.
yalanları değil, değil gerçekleriydi hayatın beni uzaklaştıran.
sessizlikleri değil, kelimeleriydi beni delirten.
zamanın hızlılığı değil, yavaşlığıydı beni yaşlandıran.
yeniden başlamak değil, yeniden bitirmekti beni yoran.
dostlar değil, düşmanlardı beni ayakta tutan.
yeni değil, oldukça eski olandı beynimi bulandıran.
müzikleri değil, sözleriydi bedenimdeki inancı sallayıp yuvarlayan.
düzensizlik değil, düzendi kafamı karıştıran.
sıradışılık değil, sıradanlıktı midemi bulandıran.
zorluk değil, kolaylıktı beni soğutan.
ve geriye çekilip baktığımda olanlara ve yapılanlara ve olduğuma ve yaptıklarıma;
bazı şeylerin bitme zamanı gelmeden bitirilmesi daha iyi olabilir, herkes ve herşey için..
ve özellikle bu kafiyeli şiiri okumak zorunda kalan sizin için.....
A.Ç.
+
İntiharın kalbine umudu sapladım
Ölmeden hemen önce bana son kez güldü ve yine aşık olacaksın dedi..
A.Ç.
Yoğun Bakım
kabullenme adında
kırmızı-mor bir ip bağladım ruhuma
ve duygularım kangren oldu.
sanırım fazla sıkmışım.
kurtuluş yolu; KESMEK.
ama nerden sonrasını kesersem kurtarırım?
dostluğa kadar mı?
aşktan aşağısını mu?
iki yada üç tane korkumu mu?
sol taraftaki yalanı mı?
yoksa bütün gerçekliğimi mi?
sağ taraftaki baş inancımı mı?
beş umudumu birden mi?
yoksa; yalnızlığımın tümünü mü kaybetme tehlikem var?
kabullenme ipini kopardım
ve
mosmor hala duygularım
hastaneye gidemiyorum
çok Acil
ve bu operasyonu kendi kendime yapmak zorundayım.
teşhisi koydum.
sol taraftaki inandığım üç şeyi kesersem kurtulabilirim.
elime kendine güven bıçağını
ve cesaret neşterini alıyorum
ve yapıyorum operasyonu.
ruhum çok kan kaybediyor ama sonunda durdurabiliyorum kanamayı.
Sonuç:
uzun bir yoğun bakım dönemi,
Hayati tehlike yok.
Yalnızlık Bölümü’nde istirahat.
(ama birkaç kadın gerekebilir,
aşk iğnelerimi düzenli olarak yapmaları için)
A.Ç.
damlat gözyaşlarını gözlerimin üstüne
bırak senin tuzunu emiyim
zaten çok nadir olarak herşeyin yolunda olduğuna yada olabileceğine inanırsın
ama dikkat et etrafındakilere
genelde seni birşeylere inandırmaya çalışırlar
ve öyle zamanlar vardır ki; işleri çok kolay olabilir
uykusuz kal bazen sebepsizce
gözlerinin kapanmaması için mücadele verirken
bırak içindekiler yukarıya doğru yağsın odanın içinde
konuşma, sus ve seyret etrafındakileri
gör ne kadar da sıradan davrandıklarını
ve de gör ne kadar sıradanlaşabileceğini
umuda kaptır kendini, hayal kur
iste ve kazan ve kaybet ve kaybet ve kazan ve iste
bu sıra değişebilir ama umutsuzluğunu da al yanına
ne zaman ihtiyacın olacağını bilemezsin
ağla bana
benim için değilse bile
bana ağla
sadece gözyaşlarını istediğim zaman inan bana
ama benden benim gözyaşlarımı isteme
benim onları akıtma yöntemim biraz farklı
seni inandırma yöntemim
ve
beni inandırma yöntemimin farklı olduğu gibi
ve "sen" demek gibi bir hilem olduğumu farketmeden ben
git
beni de al giderken
ve bırak arkada kalan ben kelimelerle oynayarak bi'şeyler yaptığını zannetsin..
A.Ç.
Beyindeki temassızlık ve tamirci kadınlar
durup düsünmelisin bazen elinde yanan sigaraya bile hayran olmalısın
ve aklına gelen ilk adamı silmelisi ilk önce (yada kadını, tercih senin)
kadınların kontrolünü kaybetmiş yada kontrolü onların eline vermiş bi adam olarak dinle beni;
sevişmekten daha da korkunş olan tek şey var:
sevmek
ve sevdiğimiz zaman mezarımızı açmaya baslar duygularımız
durup geri adım atmamıza izin vermeden
ve sende
ve sizlerde benim gibi seviyorsanız,
yada sevmişseniz ki bu eylem kolay kolay bitmez,
en azından mezarımızın manzaralı olmasını umud ederim..
simdi tüm sevenler için nefret gözyaşlarımı akıtıyorum sevgili bira şişeme...
A.Ç.
Kedi Kendi Kuyruğunu Yakalayamaz
Gençlik heyecanları
var hala hareketlerinde,
inanıyorlar,
inanmak istiyorlar neredeyse her söylenene.
Televizyona tutsaklar.
Bundan memnunlar, çünkü tutsak olduklarını bilmiyorlar.
Yeninin her zaman iyi olduğunu düşünüyorlar,
eski umurlarında bile değil.
Yanlış yapmaktan çok korkuyorlar,
hep doğruyu bulabileceklerini sanıyorlar.
Fazla bağlanmıyorlar kimseye,
bağlanmaktan korkuyorlar büyük ihtimalle;
yüzlerinde “ben cesurum” diyen gülüşleriyle.
Yarını da umursamıyorlar, dünü de..
Bugüne de değer vermiyorlar.
Aşkı her gün yaşıyorlar
“Aşık oldum, aşık oldum” diyerek
dilleri çenelerinde koşuyorlar etrafta
ve iki gün sürüyor aşkları.
Bu korkak cesurlar,
herkese evet cevabı vererek
kimseyi kaybetmemeye çalışıyorlar.
Hayır diyerek dikkatleri üzerlerine çekmeyi istemiyorlar.
Kaybetmekten nefret ediyorlar;
kaybetmenin kazanmakla
aynı şey olduğunu göremiyorlar.
Kitap okuyarak gerçekleri
daha gerçek bir şekilde görmek istemiyorlar.
Bilgiyi sevmiyorlar, birkaç gerekli bilgi dışında.
Gerçeğin korkutucu olduğunu biliyorlar içlerinde…
Yazı yazmıyor çoğu;
ama gerektiğinde en güzel yazıları
-başkalarının yazılarını-
bularak savunuyorlar.
Savaşı gerekli görüyor bazıları,
nefreti seviyorlar çünkü.
Benim bildiğim gibi onlarda biliyorlar
nefret etmenin sevmekten daha kolay olduğunu.
Aynı toplumun içinde yaşıyorlar her gün
Ve ölüm hiç akıllarına gelmiyor;
çok mutlu olmuyorlar ama,
kötü olmayı kaldıramıyorlar.
İyi ve huzursuzlar,
kendileri de farkındalar
huzursuzluklarının
Anlam veremedikleri
şeylere yanaşmıyorlar;
temkinliler..
Ve arada sırada,
içlerinden biri çıkıp,
“Onlar” diyerek
kendilerini anlatan yazılar yazıyor.
A.Ç.
Ruh Okyanusundaki Denizatları Dört Nala
Kafama vuracak sert bir şey aradı gözlerinden ateş çıkararak ve bulamayınca otuz saniye önce bacaklarına örttüğü battaniyeyi –bir süper kahramanın pelerini gibi rüzgarda dans ettirerek- başıma geçirdi, sağ kolunu zorlayarak. Battaniye yüzümü yakarak kucağıma düştükten sonra yüzümde belirmeye başlayan sırıtışı fark edip daha da sinirlendi ama ikinci bir saldırıda bulunmadı. Sırıtmamın sebebi tabi ki de bana değer verdiğini fark etmem ve de onu bu hale getirebilmiş olmamdı. Battaniyenin tüylü parmaklarının gözlerimin önüne serpiştirip görüş açımı kapattığı saçlarımı sol elimle geriye attım ve sırıtmaya devam ettim. Defolup gitmemi söylemeden kalkmıştım bile oturduğum koltuktan, ama yinede içindekileri kusarcasına defolup gitmemi söyledi, bende öyle yaptım.
Araba zorlanmadan çalıştı ilk kez; 1974 model bir vosvos’tu. Kendimden daha yaşlı bir arabaydı ilk arabam, belki bana bazı tavsiyelerde bulunur diye almıştım onu. Onun benden önceki on iki sahibi de benzer hatalar yapmış olabilirlerdi benimkiler gibi; kendileri ve hayatları, daha doğrusu kendilerine ait olmayan hayatlarıyla ilgili. Hayatımı sadece kendi istediğim gibi yönlendirmeye çalışıyordum ve en büyük sorunda bundan kaynaklanıyordu. Kırmızı ışıkta durunca, kalan on sekiz saniyeyi değerlendirmeye karar verdim ve bir sigara yaktım, sarı ışığa iki saniye kala ilk duman şelalesi cigerlerimdeydi ve bir anda düşündüm ki bana değer vermeyen bir insan bu kadar sinirlenip kendinden geçemezdi. Vosvos tecrübelerini anlatıyordu işte. Mutluluğum ve kendimi beğenmişliğim yaklaşık bir saniye sürdü ve sarı ışıkta gaza bastım. Nereye gitmeliydim? Kesinlikle eve değildi.
Her şeyin garip bir şekilde farkında olmak bir lanet türüydü.
Boş verememek ve maskelerin altını ve gerçeklerdeki yalanı ve yalanlarlardaki gerçeği görmek. Çok kitap okumak, filmlerdeki diyalogları not etmek, melodilerinden çok şarkı sözlerine kapılmak, farklı insanlarla değişik yerlerde ve değişik şekillerde birlikte olmak sadece basit sağlamalarını yapıyordu sizin çoktan bildiğiniz şeylerin.
On beş dakika geçmişti geleli ve ikinci biramı yarılamıştım. Her zaman geldiğim bardaydım yine. Güvenli bir sığınak gibiydi, çoğu zaman evime tercih ederdim. Ruhu olan şarkılar çalardı hep; ruhu olmayan insanlara ve bu şarkıları dinleyenler onlara ruhlarının olmadığının hatırlatılmasından rahatsız olup kaçarcasına giderlerdi. Geriye ruhları can çekişenler ve ruhlarından kalan kırıntıları toplayarak geriye kalanları korumaya çalışanlar kalırlardı. Tek başına oturup bir şeyler içen birisi her zaman ürkütür insanları, içki içmesine bile gerek yok, tek başına olduğunu belli eden ve birisini beklemediği çok açık olan bir insan diğerlerinin kafasında soru işaretleri oluşturur. Anlayamazlar. Bu barı da bu yüzden seviyordum işte, çalışan iki barmeni, sahibini ve daimilerini tanıyınca alışıyorlardı senin yalnızlığına, arada sırada yalnızlığını yanındaki bar taburesinden kaldırıp onun yerine oturmaya çalışırlardı, bazen ses çıkarmadan izin verip sıradan konuşmalarına bırakırdın kendini bilinçli olarak yada gözlerini göz-çukurunun sol üst köşesine dayayarak basit bir şekilde uzaklaşmalarını sağlardın. Bu barın güvenliliği de sekizinci biradan sonra kayboluyordu ama; tehlikeli bir adama dönüşmeme az kalıyordu yalnızsam ve dokuzuncunun yarısındaysam. O gecede bilinçli davranarak, dokuzuncunun dörtte üçündeyken hesabı istedim, tuvalete gittim, tuvaletten geldim, hesabı ödedim ve bardan çıkarak sokağın kalabalık yalnızlığına girdim, bir kitap yazsam adı ”Kalabalık Yalnızlık” olabilirdi, diye geçirdim içimden barın kapısı gıcırdamaya devam ediyorken henüz.
A. Ç.
altın yeleli aslan kükredi
gümüşten dişlerinin parlaklığı
kendinden emin kasıntı yürüyüşü
gözlerindeki cesaret hüznüyle
neden böyle olmalıydı ki diye sorma lüksüm yok artık
kabul ediyorum ki bi' ara olmuştu
ama artık yok
dönmeyecek sevgiliyi beklerken de aşık olabilirsin, evet..
ama dönmeyecek sevgili sen olduğunda dahada kötü..
A.Ç.
Ruh Okyanusundaki Denizatları Dört Nala
Kafama vuracak sert bir şey aradı gözlerinden ateş çıkararak ve bulamayınca otuz saniye önce bacaklarına örttüğü battaniyeyi –bir süper kahramanın pelerini gibi rüzgarda dans ettirerek- başıma geçirdi, sağ kolunu zorlayarak. Battaniye yüzümü yakarak kucağıma düştükten sonra yüzümde belirmeye başlayan sırıtışı fark edip daha da sinirlendi ama ikinci bir saldırıda bulunmadı. Sırıtmamın sebebi tabi ki de bana değer verdiğini fark etmem ve de onu bu hale getirebilmiş olmamdı. Battaniyenin tüylü parmaklarının gözlerimin önüne serpiştirip görüş açımı kapattığı saçlarımı sol elimle geriye attım ve sırıtmaya devam ettim. Defolup gitmemi söylemeden kalkmıştım bile oturduğum koltuktan, ama yinede içindekileri kusarcasına defolup gitmemi söyledi, bende öyle yaptım.
Araba zorlanmadan çalıştı ilk kez; 1974 model bir vosvos’tu. Kendimden daha yaşlı bir arabaydı ilk arabam, belki bana bazı tavsiyelerde bulunur diye almıştım onu. Onun benden önceki on iki sahibi de benzer hatalar yapmış olabilirlerdi benimkiler gibi; kendileri ve hayatları, daha doğrusu kendilerine ait olmayan hayatlarıyla ilgili. Hayatımı sadece kendi istediğim gibi yönlendirmeye çalışıyordum ve en büyük sorunda bundan kaynaklanıyordu. Kırmızı ışıkta durunca, kalan on sekiz saniyeyi değerlendirmeye karar verdim ve bir sigara yaktım, sarı ışığa iki saniye kala ilk duman şelalesi cigerlerimdeydi ve bir anda düşündüm ki bana değer vermeyen bir insan bu kadar sinirlenip kendinden geçemezdi. Vosvos tecrübelerini anlatıyordu işte. Mutluluğum ve kendimi beğenmişliğim yaklaşık bir saniye sürdü ve sarı ışıkta gaza bastım. Nereye gitmeliydim? Kesinlikle eve değildi.
Her şeyin garip bir şekilde farkında olmak bir lanet türüydü.
Boş verememek ve maskelerin altını ve gerçeklerdeki yalanı ve yalanlarlardaki gerçeği görmek. Çok kitap okumak, filmlerdeki diyalogları not etmek, melodilerinden çok şarkı sözlerine kapılmak, farklı insanlarla değişik yerlerde ve değişik şekillerde birlikte olmak sadece basit sağlamalarını yapıyordu sizin çoktan bildiğiniz şeylerin.
On beş dakika geçmişti geleli ve ikinci biramı yarılamıştım. Her zaman geldiğim bardaydım yine. Güvenli bir sığınak gibiydi, çoğu zaman evime tercih ederdim. Ruhu olan şarkılar çalardı hep; ruhu olmayan insanlara ve bu şarkıları dinleyenler onlara ruhlarının olmadığının hatırlatılmasından rahatsız olup kaçarcasına giderlerdi. Geriye ruhları can çekişenler ve ruhlarından kalan kırıntıları toplayarak geriye kalanları korumaya çalışanlar kalırlardı. Tek başına oturup bir şeyler içen birisi her zaman ürkütür insanları, içki içmesine bile gerek yok, tek başına olduğunu belli eden ve birisini beklemediği çok açık olan bir insan diğerlerinin kafasında soru işaretleri oluşturur. Anlayamazlar. Bu barı da bu yüzden seviyordum işte, çalışan iki barmeni, sahibini ve daimilerini tanıyınca alışıyorlardı senin yalnızlığına, arada sırada yalnızlığını yanındaki bar taburesinden kaldırıp onun yerine oturmaya çalışırlardı, bazen ses çıkarmadan izin verip sıradan konuşmalarına bırakırdın kendini bilinçli olarak yada gözlerini göz-çukurunun sol üst köşesine dayayarak basit bir şekilde uzaklaşmalarını sağlardın. Bu barın güvenliliği de sekizinci biradan sonra kayboluyordu ama; tehlikeli bir adama dönüşmeme az kalıyordu yalnızsam ve dokuzuncunun yarısındaysam. O gecede bilinçli davranarak, dokuzuncunun dörtte üçündeyken hesabı istedim, tuvalete gittim, tuvaletten geldim, hesabı ödedim ve bardan çıkarak sokağın kalabalık yalnızlığına girdim, bir kitap yazsam adı ”Kalabalık Yalnızlık” olabilirdi, diye geçirdim içimden barın kapısı gıcırdamaya devam ediyorken henüz.
A. Ç.