Zeka bir kazanım değildir. Sen zeki doğdun. Ağaçlar kendi tarzında zekidir, kendi hayatları için yeterli zekaları vardır. kuşlar zekidir ; hayvanlarda da öyledir. Aslında dinlerin Tanrı'dan kastettikleri tek şey evrenin zeki olduğudur ; her yerde gizlenmiş bir zeka olduğudur. Zeka hayatın özünde vardır. Zeka hayatın doğal bir niteliğidir. Tıpkı ateşin sıcak olması ve havanın görünmez olması ve suyun aşağı doğru akması gibi, hayat da zekidir.OSHO COK GUZEL ANLATMIŞ.soyle bir söz vardı.BOŞ ZİHİN TANRININ CALIŞMA ATÖLYESİDİR.ve bende soyle dıyorum boş zihin evrenin içindeki gercekliginin calişma atölyesidir.cocukken oynadıgımız saklambac oyununun içinde tanriyı bulmaya calışmamız galiba zeki olmak. kimden saklanıyor tanrı cocukken saklanan kişinin nerelere saklanacağını biliyorsun en azindan hissediyorsun bu durumda gorunmez olan varlıklarn neden saklandığını bulmaya calişmamızda zeki oluşumumuzu anlatıyor galiba.:):)hislerin,duyguların,kelimelerin içindeki saklanışlari.:)hep tanrıyı sobeleme istemiştim kucukken ve öldüğümde karanlığın içine girdigimde tanrıyı sobeleyecekmiyim acaba :)İnançların değiştikçe realiten de değişecektir, realiten değiştikçe tüm gerçeğinin ifadesi de değişecektir. Bu gerçeğin bilincinde ol. Gerçek kişiseldir ve sürekli değişir. Bu gerçekle yüzleşme cesaretini bulmak, gerçeğin sabit olmadığının farkında olmaktır. Bu farkındalıkla realiteni değiştirme gücünün sende olduğunun bilincine varır ve Her Şey Olan Sen tanımını sürekli yeniden yapabilirsin.zeki olmak budur bence Kişisel ve Sürekli Gelişen Gerçekligin içinde kendini geliştirmek.
“Mükemmel olmamanın mükemmelliğini deneyimlemeyi bilmek.Varlığının özünde bu cesareti hissettiğinde ve yolunu dünyayla paylaştığında dünya da tüm zenginliklerini seninle paylaşacaktır.
Peki, sahneye çıkmadan önce rolleri kim belirliyor? Bana hangi rol düşecek: kurban rolü mü, cani rolü mü? Yoksa her şey bir ışık-gölge oyunu mu?Öldürmek, öldürülmek: kim karar veriyor buna? Belki ışık huzmesinin düştüğü yerde bulunanlar; ama gölgede kalanlar ne yapıyor? Ve ben sahnenin hangi bölümünde duruyorum? Gerçekten her şey bir tiyatro sahnesindeymiş gibi mi yaşanıyor: girmek, çıkmak, repliğini unutmak, yanılmak? Kurbanların hırıltılarını, soğuk can çekişme terlerinin, canilerin uykularının, sadece bedenlerin yaşadığı donuk gecelerinin sonu ne oluyor? Gökyüzünde bunları barındıran –bir katalog, bir arşiv, kozmik bir bellek- bir yer var mıdır? Ve hatta bir rejisör dışında varoluşları tartan bir terazi bulunur mu: kefenin bir tanesine eylemler, bir tanesine yargının ağırlığı mı konur? Mikael’in kılıcı havada dolaşırken alev alev yanar mı, yoksa uzayı aşıp geçen hiçliğin ıslığı mıdır duyulan?Yoksa evren, yalnızca her türlü enerjiyi emen, öğüten kara deliklerin bulunduğu dev bir işkembe midir? Dünyanın tek anlamı bu sonu gelmeyen çiğneme-hazmetme-dışkılama hareketinde, bu mide enzimleri senfonisinde mi yatar?
Geviş getirme sona erdiğinde, inek ölür.
Ya evren?
Bizler protein, mineral, aminoasit, sıvı, enzimlerin tepkileriyiz; başka bir şey değil miyiz? Çırpınan, yutan ve yutulan beyazımsı tırtıllar mıyız? Ama tırtıl da dönüşümün onurunu taşır: o yumuşacık dokusundan bir kelebeğin beklenmedik ihtişamı çıkıverir.
Ya büyülü sözcük “dönüşüm” ise? Ya karanlığın tek varlık nedeni Işığı karşılamaksa?
Küsüratta değil tam sayısında da büyük hata var. Yüzde 100!!! Şunu şöyle düzeltelim mi?
BİR BABA ZEKA GENLERİNİ ASLA OĞLUNA AKTARAMIYOR!!! ya da SOYUNUN SOPUNUN DEVAMI ZEKA İSE, ERKEK ÇOCUKLAR ANNELERİNİN SOYUNU SOPUNU SÜRDÜRÜYOR!!!
Bakın şimdi neler olacak, dünyanın çivisi bizim memleketten çıkacak...
“Eyvah ki eyvah! Her düşünce, her tabu allak-bullak, tepetakla oluyor” diyerek vurguladığımız “EYVAH!” başlıklık yazım 04.10.1996 tarihli yerel gazetelerimizde yayınlanmış. Yani bundan tam 10 yıl önce konuyu biz okurlarımıza aktarmışız. Hem de kendi kaynağından ve dolaştırmadan doğrudan sizlerin bilgisine sunmuşuz. Bu konu şimdi, yani on yıl sonra, sanki “Yeni Bir Haber”miş gibi sunuluyor.

Efendim, bu konuda “Babasının Oğlu” şeklindeki övünme dil tespihini tarihe gömmüştük. Şimdi ancak “Anasının Oğlu” geçerlidir. Bir başka tanımlamayla, erkekler kendi zeka genlerini asla ve asla oğullarına aktaramıyorlar. Sadece kız evlatlarına % 50 şansla aktarabiliyorlar. İşte böylece bilim “Yandı Gülüm Keten Helvası” diyerek oğlan babalarının “İllaki bir erkek evlat isterim” dayatmasının ne kadar boş ve ne kadar anlamsız bir tabu olduğunu insanoğlunun aklına sunuyor.
Bundan tam 10 yıl önce bizim sizlere aktardığımız bilimsel araştırmanın raporları Avustralya Genetik Mühendisliği kaynaklı ve bu araştırma raporu dünya bilim literatürlerine geçmiş durumda.
Raporlara göre Erkek çocuklar zeka genlerini kuşaktan kuşağa sadece ve sadece annelerinden alabiliyorlarmış. Doğal olarak rapor bilimsel olduğundan bunu bu şekilde açıklamıyordu. O rapor zeka genlerinin şifrelerinin sadece X kromozonunda bulunduğunu, Y kromozonunda ise zeka genlerinin izine rastlanmadığını dile getiriyordu. İşte biz bu ilginç durumu yorumlayınca iş ortaya çıktı.
Çünkü, cinsiyeti belirleyen kromozonlar anneden daima X olarak geliyor, babadan gelen kromozonlar ise X veya Y olarak değişiklik arz ediyor. Babanın X kromozonu ile annenin X kromozonu doğacak olan çocuğun cinsiyetini “Kız” olarak belirlerken, babadan gelen Y kromozonu ile anneden gelen X kromozonu doğacak olan çocuğun cinsiyetini “Erkek” olarak belirliyor.
İşte bu duruma göre bir baba hiçbir zaman oğluna zeka genlerini aktaramıyor. Oysa anne, hem kızına ve hem oğluna zeka genlerini aktarabiliyor. Durum böyle olunca annelerin zekası kesintisiz olarak evlatlarına aktarılabilirken, babaların zekası cinsiyet nedeniyle kesintiye uğruyor. Hem de “Soy ve Nesep Felsefesi” nin babaları bir böbürlenmeye soktuğu erkek evlatlar üzerinde tam ve kesin bir kesinti oluşturuyor.
Bunu okuduğum zaman atalarımın atalarının atalarına kadar derin bir düşünceye dalmıştım, Malazgirt’ten geçip Orta Asya'ya kadar uzanmıştım. İşte bu büyük, büyük, çok büyük atalarımızın, bizim bugün “Elimin kiri", "Eksik Etek" ve hatta "Sunulmuş” olarak tanımladığımız kadına verdikleri değeri düşündüm. Onlar gerçekten bugün sahip olduğumuzdan çok daha büyük sırlara mı sahiptiler? Onlar bu sırları nasıl bildiler de “Anaerkil” bir düzen içinde yaşadılar? Bu sorunun yanıtının “Biz erkeklerin her şeye gücü yetiyor da niçin kadınsız yaşayamıyoruz?” sorusu altında olduğunu kolayca farkedebiliriz. Kadınlar tarlada, çapada, işte ve nerede olurlarsa olsunlar hem çalışıyorlar, hem de doğurabiliyorlar. Yani çocukta yapıyorlar, karizma da...
Doğa da adeta bunu kanıtlıyor. Hiç kimse sürüsündeki dişi koyunu, dişi danayı mezbahaya kesime göndermiyor, onları üretken oldukları için elinde tutuyor. Arı kovanlarında çiftleşme dönemi dışında bir tek erkek arı bulmanız olanaksızdır. Kümeslerimizde bıçağa mahkum olan, ne kadar genç olursa olsun daima ikinci horozdur. İstisnaların dışında düşündüğümüzde anne veya baba olarak yaşlanıp elden ayaktan düşerek bakıma muhtaç kaldığımızda istatistikler daima “Gelinler”i değil “Kızlarımız”ı gösteriyor.
Bir erkek olarak niçin çalışıp didiniyoruz? Sadece kendi yaşamımızı sürdürmek için değil, eşimizin ve dolayısıyla onun bize sunmuş olduğu evlatlarımızın yaşamını sürdürebilmek için değil mi? Şimdi de erkekleri ve kadınları sırasıyla aile düzeninden dışarıya çıkaralım. Bir kadın yüz erkekle 9 ayda bir çocuk doğururken, bir erkek yüz kadına 9 ayda yüz çocuk sağlayabiliyor savunması da tepetakla oldu. Çünkü klonlama yöntemi kadınlara erkeksiz doğurabilme olanağı verirken henüz erkeklerin ayaklarını yerden kesecek ilginç bir bilimsel açıklama çıkmadı.
Şimdi de bu bilimsel açıklamayı yine teknik olarak ele alalım. Araştırmanın sahibi bilim adamı Horst Hameister’e göre, erkeklerin zekâ seviyesi bu nedenle kadınlardan aşağıda ve ruhsal rahatsızlıklara meyilli. Erkeklerde bir tane X kromozomu bulunduğunu belirten Hameister, bunun üzerindeki zekâ genlerinin kombinasyonu iyi olmadığı takdirde, erkeklerin zeki olma şansının düştüğünü kaydetti. Hameister, kadınlardaki ikinci X kromozomunun eksikliği giderdiğini ifade etti.
Haydaaa! Şimdi de buradan buyuralım efendim. Yahu kadınlarımız bu iş için “N’olur n’olmaz” dercesine adeta bir de işin “Stepne”sine sahipler iyi mi? İşte her düşünce, her tabu allak-bullak, tepetakla oldu. Sıkı sıkı sarılacak yeni bişeyler bulmak lazım...
Talat Turgay